Şimdi de sivil darbe “numarası” çıktı. “Bir bu eksikti” demeyelim,
çünkü Türkiye, dünyada nev-i şahsına münhasır irrasyonel yapay
sorunlarla irrasyonel şekillerde boğuşan ender ülkelerden biri.
Her ne kadar Türkiye’nin “bağırsaklarını temizleme operasyonu”, nihayet ülkedeki bütün güç veya iktidar odaklarının aldığı ortaklaşa kararın bir sonucu gibi görünüyorsa da, Türkiye’nin kendine özgü derin açmazlarından ötürü, bu sürecin zorlu ve netameli bir süreç olduğunu hiçbir zaman gözardı edemeyiz.
Yani daha ne “numaralar”la karşılacağız! O yüzden olabildiği ölçüde sükûneti elden bırakmamak ve provokasyonların tuzağına düşmemek için azamî gayret göstermek gerekiyor.
Türkiye’nin
sömürgeleştirilememesine rağmen, kendi kendini sömürgeleştirmesi, deyim
yerindeyse, “kalenin içeriden ele geçirilmesi” ve teslim alınması
dünyada yalnızca bizim ülkemizin yaşadığı bir sorundur. İşte bu nedenledir ki içeride yapılmak istenen “bağırsakları temizleme” girişimleri, büyük engellerle karşılaşıyor.
Eğer
bu yakıcı meseleyi, bütün yönleriyle kavrayamazsak, yarın önümüze
çıkarılacak duvarlardan, engellerden, “örülecek çoraplardan” ötürü
şaşkına dönmekten ve yepyeni, beklenmedik çıkmazların eşiğine
sürüklenmekten kurtulamayız.
Türkiye’nin, tarih yapan özelliğinden ötürü, içeriden teslim alınması, birkaç yüzyıllık bir çabanın, mücadelenin ürünüdür.
Türkiye, Osmanlı medeniyeti
gibi muazzam bir tecrübeyi üretmiş farklı dinlere, kültürlere,
etnisitelere mensup insanları birlikte, adalet ve hukuk düzen/eğ/i
içinde, hiç kimseyi ötekileştirmeden yaşatabilmiş en kapsamlı insanlık tecrübesinin mekânıdır.
19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’dan başlayan ulusçuluk dalgası, Osmanlı coğrafyasında da derinlemesine ve hızla köksalmaya başlayınca, daha önceleri, Osmanlı daru’l-islâm’ında genel anlamda huzur ve sükûn içinde yaşayan gayr-i müslim azınlıklar, Avrupalı “devlet-i muazzama”nın, özellikle de İngilizlerin ve Rusların kışkırtmaları, el altından büyük destek vermeleri gibi hâricî f/aktörlerin de işin içine karışmasıyla, ulusçuluk ideolojisi
üzerinden Osmanlı devletine başkaldırdılar ve sonunda devlet, bu
başkaldırılar neticesinde parçalandı, dağıldı, yok oldu ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Anadolu coğrafyasına hapsolduk.
Tanzimat’tan sonraki süreçte gayr-i
müslim azınlıklara tanıdığımız seküler-sivil haklar, azınlıkları
azgınlaştırmaktan ve devlete başkaldırmaktan başka bir işe yaramadı.
Lozan’da belirlenen Türkiye’nin yol haritası, Türkiye’deki bütün gayr-i müslim unsurların Türkiye’den uzaklaştırılması gibi bizim tarihimizde yaşamadığımız bir açmazın eşiğine sürükledi bizi: Türkiye’deki
elit Sabataycı unsurlar ve elit diğer gayr-i müslim unsurlar dışındaki
bütün masum gayr-i müslim nüfusun Türkiye’den uzaklaştırılması,
Türkiye’nin içeriden teslim alınma sürecini kolaylaştırdı.
Bu
ülkenin başına gelen ve bugün bizi yapay kavgalarla boğuşmaya mahkûm
eden bütün sorunların kökeninde, büyük ölçüde bu gayr-i müslim nüfusun
Türkiye’den uzaklaştırılması sorunu yatıyor: Çünkü bu durum, Türkiye’nin
içeriden teslim alınmasını, yani kendi kendini sömürgeleştirme, terk
ettiği medeniyet iddialarını içselleştirme girişimlerini kolaylaştırdı,
kolaylaştırmaya da devam ediyor.
Eğer
bu ülkeden gayr-i müslim nüfus sürülmemiş olsaydı, Türkiye, kimliğini,
dinamiklerini, medeniyet iddialarını bu kadar kolay aşındıramayacak,
kaybedemeyecek, unutmayacak; toplumun kimyası bu kadar çabuk
bozulmayacak; zihni, kendi ve öteki algısı, İslâm ve Batı algısı bu
kadar flulaşmayacak; toplum dostunu ve düşmanını bu kadar kolay
birbirine karıştırmayacaktı.
O yüzdendir ki Maraş’ta halkın dinine, namusuna ve varlığına saldıran Fransızlara hücum eden Maraş’ın kahraman çocuklarının, Maraş’ın
Fransızlardan kurtuluş törenlerinde bir çarşaflının kürsüye çıkarılıp
kürsüde çarşafının çıkarılmasıyla Maraş’ın kurtuluşunu anma girişimlerine sanki normal bir şeymiş gibi tepki vermemeleri gibi inanılmaz ve tedirgin edici bir bilinç kaymasının, zihin kaymasının, unutmanın, dolayısıyla yokolmanın yaşanmasına yol açabilmiştir.
Eğer Türkiye’den gayr-i müslimler sürülmeseydi, Maraş’ın kurtuluş törenlerindeki bu hadiseler asla yaşanamazdı. İnsanlar, “biz Fransızları kovduk, şimdi içimizdekiler bizi Fransızlaştırmaya çalışıyor” diyerek teyakkuz hâlinde olurlardı.