1980'li yılların sonunda Sovyetler Birliği'nin dağılması
ve tarih sahnesindeki rolünün tamamlanmasıyla birlikte iki kutuplu dünya da
sona erdi. Ve başlayan bu yeni dönemde tarihin muhtemel seyri konusunda yeni
yaklaşımlar da ortaya atılmaya başlandı. ABD'nin öncülük yaptığı ve "Yeni
Dünya Düzeni" adı verilen bu yeni dönemde birçok düşünür, liberalizmin
totaliter sistemler karşısındaki zaferini tartışmaya başladı. Buna göre artık
"Tarihin Sonu" gelmiş ve insanlar ulaşabilecekleri en son değere
ulaşmışlardır.
Bu yeni dönemin en önemli teorisyenlerinden Francis Fukuyama, liberal
kapitalist değerlerin insanlığın ulaşabildiği en yüksek değerler olduğunu ileri
sürmüş ve dünyanın her yanındaki siyasal yönetim sistemlerinin ve yaşam
anlayışının birbirine benzediğini iddia etmiştir. O'na göre ideolojilerin
belirleyiciliği ortadan kalmıştır ve dünya, ekonomiye dayanan yeni bir
rekabetin içine düşmüştür.
Francis Fukuyama "Tarihin Sonu" isimli makalesinde
şunları söylemektedir:
"Batı'nın ya da Batı düşüncesinin zaferi, her şeyden önce Batı
liberalizmine alternatif olduğu varsayılan sistemlerin büsbütün tükenmesi
olayında kendisini göstermektedir. Geçtiğimiz son on yıl içerisinde, dünyanın
iki büyük komünist ülkesinin entelektüel ikliminde yadsınamayacak değişiklikler
yaşandı ve bu iki ülkede de önemli reform hareketlerinin başladığı gözlendi.
Fakat bu olgu, yüksek politikalar boyunca uzanmakta ve aynı zamanda Çin'in
kasaba ve kentlerinde köylü pazarlarının ve renkli televizyonların
yaygınlaşmasında; Moskova'da geçen yıl, kooperatif lokantalarının ve büyük
giyim mağazalarının açılmasına; Japonya'daki süpermarkatlerde tiz bir sesle
Bethoven müziğinin çalınmasına ve Prag'dan Rangun'a ve Tahran'a kadar rock
müzik parçalarının ilgi ve coşkuyla dinlenmeye başlanmasına yansıdığı gibi
Batı'nın tüketim kültürünün engellenemez bir şekilde yaygınlaşmasında
görülebilmektedir."
Fukuyama'ya göre; bu olup bitenler sadece herhangi bir
ideolojinin başka bir ideoloji karşısındaki zaferini değil, Batı'nın, Batı
ideasının bütün diğer "dünyalar" karşısındaki ezici galibiyetini
işaret etmektedir. Bu sebepten dolayı olup biten hâdiseler, soğuk savaş
döneminde veya savaş sonrası dönemin herhangi bir evresine değil, tarihin
bizzat kendisine nokta koymaktadır. İnsanoğlunun ideolojik evrimi artık en son
noktasına ulaşmış ve Batılı liberal demokrasi, nihaî yönetim ve yaşama biçimi
olarak evrenselleşmiştir.
Francis Fukuyama'nın `Tarihin Sonu mu?' adı altında formüle
ettiği, bu düşünce Batı düşüncesinin günümüzde diğer düşüncelerin çöküşüyle
alternatifsiz kaldığı şeklinde kendisini göstermektedir. Alternatiflerin
olmadığı bir dünya düzeninde farklılıklar arasındaki çatışmada ortadan
kalkmaktadır. Dolayısıyla da bütün büyük düşünürlerin farkların çatışmasına
dayandırdığı tarih olgusu da. Fukuyama'nın yeni dünya düzeni öngörüsündeki
alternatiflerin yokluğu nedeniyle sona ermiş olmaktadır
Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, üzerinde düşünülmesi gereken
en önemli dönemlerden biridir. Bu yüzyıl, teknolojik gelişmelerin çok hızlı bir
şekilde ilerlediği ve insan hayatını fazlasıyla etkileyen bir dönem oldu.
Bu yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki büyük dünya savaşı sonucu onlarca
devlet ve şehir yerle bir oldu, milyonlarca insan öldü ve yine bir o kadarı da
yurtlarından sürülerek sefil bir hayata mahkûm edildiler.
Doğrusu materyalist bakış açısıyla tarihe bakanlar Fukuyama'dan farklı
düşünmüyorlardı. Onlara göre tarih ancak çatışma ve rekabetle gelişebilirdi.
Fransız ihtilalinden dünya savaşlarına kadarki bütün bu gelişmelerde bu
materyalist dünya görüşünden kaynaklanıyordu.
Francis Fukuyama 11 Eylül saldırılarından sonra insanlığın geleceğini
şöyle tanımlıyordu: "Benim kullandığım 'tarih' kelimesi farklı bir anlam
taşıyordu. İnsanlığını yüzyıllar boyunca liberal demokrasi ve kapitalizm gibi
kurumlarla tanımlanan, modernliğe doğru ilerlemesine atıfta bulunuyordu. 1989
yılında komünizmin çöküşünün arifesinde yaptığım bu gözlem, evrimsel sürecin
dünyada da daha büyük toplulukları modernliğe doğru bir araya getirmesiydi.
Liberal demokrasi ve serbest pazar ekonomisinin ötesine baktığımız zaman
gelişmesini bekleyeceğimiz başka bir şey yoktu. Bu yüzden tarihin sonuydu."
Ancak son yıllarda Balkanlarda, Kafkaslarda ve özellikle Ortadoğu'da
yaşanan savaş ve çatışmalar tarihin sonunun gelmediğini gösteriyordu. Bu son,
'Tarihin Sonu' değil belki de sadece tarihin bir sayfasının sonu olabilirdi. Bu
seferde özellikle Harvard Üniversitesi'nden Prof. Samuel P. Huntington
önümüzdeki yılların medeniyetler çatışmasına sahne olacağını iddia ediyordu.
"Medeniyetler Çatışması" tezini ortaya atan Huntington, dinlerden
kaynak bulan medeniyetler çağına geri dönüldüğünü ileri sürüyordu. Önümüzdeki
yüzyılda dünya, tümüyle bütün bu katışmalara sahne olacaktı. Yine Huntington,
en büyük çatışmanın ise Batı ve İslam Medeniyetleri arasında yaşanacağını öne
sürüyordu.
11 Eylül saldırılarından sonra yaşanan gelişmelere bakıldığında Prof.
Samuel P. Huntington'un İslam ve Batı Medeniyetleri arasındaki çatışma öngörüsü
doğrulanır gibiydi. Bu dönemle birlikte batı terörizmle savaş açtığını söylüyor
ancak nedense terörist ülkeler olarak da hep islam devletlerini gösteriyordu.
Bush'un kendi deyimiyle bu bir "Haçlı Savaşıydı. Nitekim bu savaş başladı
ve gittikçe daha da büyüyor.
Bu noktada Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezini
kendisinin ortaya atmadığı, birilerince özellikle yazdırıldığı düşünülebilir.
Bu sayede insanlar zihinsel olarak bu medeniyetler çatışmasına hazırlanacak ve
yeni yol haritaları belirlenecekti.
20. y.y.'da yaşanan sorunların temelinde ise 19. y.y.'da ortaya atılan
Materyalist ve Darvinist teorilerdi. Maddeyi mutlak varlık sayan, zayıfların
ezilmesini öngören, kimseye karşı sorumluluk duymayan; aile, barış, sevgi, vefa
gibi manevi değerlerden uzak, her türlü ahlaki değeri hiçe sayan bu anlayışın
insanlara yıkımdan başka bir şey getirmediği açıkça görülmektedir.
21. y.y. ise insanların gerçekleri görmeye başladığı ve manevi değerlere
sahip çıkmaya başladığı bir dönem olmaya başladı bile. Bu nedenle onlar her ne
kadar da tarihin sonunun geldiğini iddia etseler de aslında kendi sonlarının
geldiğinin farkında değiller.
Fukuyama bu soruların
cevabının 1989 yılında yayımladığı meşhur "Tarihin Sonu"
denemesindeki paradigmadan hareketle verilebileceğini düşünüyor. Diyor ki, o
denemede "tarihin sonu"na ulaştığımızı söylerken kastettiğim tarihi
olayların sona ereceği değil fakat insan toplumlarının farklı yönetim şekilleri
bakımından evriminin modern liberal demokraside ve piyasa temelli kapitalizmde
zirvesine çıktığı idi. Fukuyama bu tezin, 11 Eylül'den sonraki olaylara rağmen
hala doğru olduğunu düşünüyor. Ona göre, ABD'nin ve diğer gelişmiş
demokrasilerin temsil ettiği modernlik dünya politikasına hakim güç olarak
varlığını sürdürecek ve Batı'nın özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanan
kurumları dünya çapında yayılmaya devam edecektir.
Oryantalizm, katlanarak, birbirine bağlanarak günümüze kadar
gelen bir kültürel olgu. Bu olgu bütün Batılı bilgi hücrelerine, politika,
tarih, edebiyat, felsefe gibi pek çok alana nüfuz etmiştir. Bunun ulaştığı son
nokta, Francis Fukuyama'nın `Tarihin Sonu mu?' adı altında formüle ettiği, Batı
düşüncesinin günümüzde diğer düşüncelerin çöküşüyle alternatifsiz kaldığı
yolundaki tezidir. Fukuyama bu varsayımın kendisine ait olmadığını, Hegel'den
kaynaklanan tarihselci bir düşünce biçimince, Marx'taki komünist ütopya ile
belirlendiğini söyler.
Francis
Fukuyama
21.
Yüzyılın Gerçek Tarihi
20. yüzyıl
geride kaldı. Şu an 21. yüzyılda; yepyeni bir çağdayız. Geçtiğimiz yüzyılda
materyalist felsefenin, hangi isimle ortaya çıkarsa çıksın- yıkımdan başka bir
şey getirmediğini gören insanlar artık Allah'a yöneliyor. Özellikle 20.
yüzyılın son dönemlerinde başlayan, dine ve maneviyata yöneliş, hızlı bir
şekilde tüm dünyayı sardı.
20. yüzyıl insanlık tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Bu yüzyıl
biterken bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler, ister istemez bir
sonraki yüzyılın nasıl olacağı sorusunu ortaya çıkarmıştı.
1980'li yılların sonunda iki kutuplu bir dünyanın ortadan kalkması, tarihin
muhtemel seyri konusunda yeni yaklaşımların ortaya atılmasına neden oldu. Bu
yaklaşıma "Yeni Dünya Düzeni" adı verildi. "Yeni Dünya
Düzeni", kısa zamanda birkaç teorik zemine birden oturtuluverdi.
Yeni dönemin en önemli teorisyenlerinden olan Francis Fukuyama, liberal
kapitalist değerlerin insanlığın ulaşabildiği en yüksek değerler olduğunu iddia
ediyordu. Fukuyama "Tarihin Sonu mu?" makalesiyle başlattığı
tartışmada, dünyanın her yanındaki siyasal yönetim sistemlerinin ve yaşam
anlayışlarının birbirine benzemeye başladığını iddia etmişti. Ona göre
ideolojilerin belirleyiciliği ortadan kalkmıştı ve dünya, ekonomiye dayanan bir
rekabetin içine düşmekteydi. Elbette bu iddia ilk değildi, Fukuyama'dan önceki
dönemlerde de, determinist ve Darwinist bir tarih anlayışı çerçevesinde tarihin
rekabet ve çatışmayla geliştiği tezi ileri sürülmüştü.
Fukuyama'dan Tarihin Sonu İddiası
Yeni teze göre ise insanlık, tarih içinde ulaşmak istediği son mutlu noktanın
eşiğindeydi. Francis Fukuyama, 11 Eylül saldırılarından sonra Wall Street
Journal'da çıkan bir yazısında, sosyal bilimlere uyarlanmış Darwinist bir
yaklaşımla, insanlığın geleceğini şöyle tanımlıyordu:
"Benim kullandığım 'tarih' kelimesi farklı bir anlam taşıyordu.
İnsanoğlunun, yüzyıllar boyunca liberal demokrasi ve kapitalizm gibi kurumlarla
tanımlanan, modernliğe doğru ilerlemesine atıfta bulunuyordu. 1989 yılında
komünizmin çöküşünün arifesinde yaptığım bu gözlem, evrimsel sürecin dünyada
daha büyük toplulukları modernliğe doğru bir araya getirdiğiydi. Liberal
demokrasi ve serbest pazar ekonomisinin ötesine baktığımız zaman gelişmesini
bekleyeceğimiz başka bir şey yoktu. Bu yüzden de tarihin sonuydu."
Determinist tarih inancıyla, insanlığın artık yolun sonuna geldiğini iddia
edenler, Avrupa, Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki istikrarsızlık ve
birbiri ardına çıkan savaşlar karşısında şaşırdılar. 20. yüzyıla kadar İslam
ahlakının yaşandığı Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Afrika'nın çok farklı
kültürleri ve etnik yapıları içinde barındıran bölgeler kargaşaya gömüldüler.
Bu gelişmelerin üzerine başta Harvard Üniversitesi'nden Prof. Samuel P.
Huntington olmak üzere bir takım teorisyenler, genelde muhalif bir tez ileri
sürerek, önümüzdeki yılların medeniyetler çatışmasına sahne olacağını iddia ettiler.
Bu kişilere göre medeniyetler arasındaki kültürel farklar fikri çatışmalara
neden olacak ve bu çatışmalar kutuplaşmaları hızlandırıp fiili hale dönecektir.
Samuel P. Huntington, 1993 yılında yazdığı 23 sayfalık bir makaleyle
"Medeniyetler Çatışması" tezini ortaya atmıştı. Bu tez ilk ortaya
atıldığında farklı tepkiler aldı. Son dönemdeki gelişmeler ve Batılı bazı
devlet adamlarının verdiği demeçler bu tez hakkındaki tartışmaları tekrar
canlandırdı.
Dünya yeni bir döneme girerken Huntington da Fukuyama gibi ideolojilerin
belirleyiciliğinin sona erdiğini ve dinlerden kaynak bulan medeniyetler çağına
geri dönüldüğünü ileri sürüyordu. Yazarın düşüncelerine göre, bu dönemde
medeniyetler arasındaki çatışmalar giderek çoğalacaktı. Önümüzdeki yüzyılda dünya,
tümüyle bu çatışmalara sahne olacaktı. Huntington, en büyük çatışmanın ise,
Batı ve İslam medeniyetleri arasında yaşanacağını öngörüyordu. (www.fikiryazilari.net)
Medeniyetler Çatışması Görüşüne Kuran'da Bildirilen Çözüm
Kuran'da insanlara çatışma değil, barış ve esenlik vaat edilmektedir. Allah
Kuran'da, insanlar arasında farklı dinlerden bile olsa uzlaşmanın ve hoşgörünün
var olması gerektiğini şöyle bildirmektedir:
"De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir
kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim." (Al-i
İmran Suresi, 64)
Bu gerçek, Huntington'ın medeniyetler çatışması öngörüsünü tek başına geçersiz
kılmaktadır. Çatışma olabilmesi için iki tarafın da saldırgan ve kavgacı bir
düşünceye sahip olması gerekir. Oysa İslam diğer dinlere ve medeniyetlere karşı
hoşgörülü ve uzlaşmacıdır.
20. yüzyılda yaşanan belaların sebepleri ise, ağırlıklı olarak 19. yüzyılda
ortaya atılan fikirlerdi. İlk çağlardan beri, yaratılışı inkar eden ve maddenin
mutlak varlık olduğunu iddia eden ideolojiler, Darwin'in ortaya attığı evrim
teorisinden güç bulunca, geniş bir alana yayıldılar. Bu çarpık ideolojiler bir
anda toplumların hayat felsefesi haline geldiler.
Materyalist ideolojilerin toplumlardaki uygulaması, zayıfı ezen, devlete
başkaldıran, aile kavramını hiçe sayan, barış, huzur, kardeşlik tanımayan,
sevgi, vefa, saygı gibi manevi değerlerden uzak, her türlü ahlaki değeri yok
sayan, sanattan, bilimden zevk almayan nesiller oluşturarak, yalnızca maddeye
önem veren bir anlayışın hakim olması şeklindeydi. Materyalist anlayış
doğrultusunda toplumlara empoze ettikleri fikirler sonucunda da Allah'ın
varlığını ve dini inkar eden, hiç kimseye karşı sorumluluk olmadığını düşünen
kitlelerin oluşması hedeflenmişti. 20. yüzyılın savaşların, belaların ve
sıkıntıların çağı olarak tarih sahnesinde yerini alması, işte bu materyalist
zihniyetin sonucudur.
Ancak artık 20. yüzyıl geride kaldı. Şu an 21. yüzyılda; yepyeni bir çağdayız.
Geçtiğimiz yüzyılda materyalist felsefenin -hangi isimle ortaya çıkarsa çıksın-
yıkımdan başka bir şey getirmediğini gören insanlar artık Allah'a yöneliyor.
Özellikle 20. yüzyılın son dönemlerinde başlayan, dine ve maneviyata yöneliş,
hızlı bir şekilde tüm dünyayı sardı.
Bu gelişmeler, Allah'ın kulları için seçip beğendiği İslam ahlakını yeryüzünde
etkin kılacağı vaadinin yakınlaşmasının da birer alametidir. Kuran'ın pek çok
ayetinden anlaşıldığı üzere, Allah İslam ahlakını, dilediği kullarını vesile
ederek hakim kılacağını müjdelemektedir. Allah, Nur Suresi'nin 55. ayetinde bu
vaadini şöyle bildirmiştir:
"Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara
va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi'
kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için
seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları
korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler
ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar
fasıktır." (Nur Suresi, 55)
Dünyanın geleceği ile ilgili teoriler üretenler her ne kadar birbirlerinden
farklı düşüncelere sahip gibi görünseler de, bunların ortak oldukları bir nokta
vardır; o da karamsarlıktır. Materyalist bakış açısıyla değerlendirdikleri
olaylar, ümitvar olmalarını engellemektedir. Daha da önemlisi Allah'ın inanan
kulları için daima iyi ve güzel olanı istediğini hesap edememektedirler.
21.Yüzyıl ve Ahir Zaman
Hükmü kıyamete kadar geçerli olan, tüm hayatımızı kapsayan emir ve bilgilerin
yer aldığı Kuran-ı Kerim'in en büyük mucizelerinden biri, ilk vahyin inmesinden
bu yana, her asırda yaşayan tüm insanlara hitap etmesidir. Allah, Kuran'ı
kıyamete kadar insanlara bir yol gösterici ve hidayet rehberi olarak
indirmiştir. Bunun yanı sıra Kuran'da geleceğe dair işaretler ve müminlerin
üzerinde düşünmesi gereken bazı sırlar da vardır. Kıyamete yakın bir dönem olan
ahir zamanda yaygınlık kazanacak olan inkarcı sistemlerin uygulamalarına ve
Allah'ın bu batıl sistemleri hakkı göndererek darmadağın etmesine yönelik çok
önemli işaretler bulunmaktadır.
"Ahir zaman" ifadesi anlam olarak son dönem, son zaman demektir.
İslam'a göre ahir zaman kavramı kıyamete yakın bir zamanda, Kuran ahlakının
üstün olacağı, insanlar arasında yaygın olarak yaşanacak olan son dönemi ifade
eder. Adı geçen bu dönem Allah'ın izniyle çok yakındır ve insanların bu konu
üzerinde derin derin düşünmeleri çok daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu nedenle
tüm Müslümanların etraflarında gerçekleşen olayları dikkatle takip etmeleri ve
bunları Kuran ayetleri ile Peygamberimizin hadisleri doğrultusunda
değerlendirmeleri gerekmektedir. Kuran'da ahir zaman konusuna dolaylı olarak
değinilmiştir. Ayetler üzerinde düşünüldüğünde günümüzdeki olaylara ve ahir
zamana işaret eden çok önemli sırlar bulmak mümkündür.
İnsanların hayalinde her zaman için daha güzele, daha iyiye yönelik bir özlem
bulunmaktadır. Daha güzel bir manzara, daha güzel yiyecekler toplumsal sorunların
yaşanmadığı huzurla dolu bir hayat, bolluk, bereket.
İşte ahir zaman, tüm bu "daha iyi", "daha güzel"
kavramlarını içinde barındıran bir çağı ifade eder. Ahir zaman, sıkıntının
yerini bolluğun ve bereketin, adaletsizliğin yerini adaletin, ahlaksızlığın
yerini güzel ahlakın, kargaşanın yerini barış ve huzurun aldığı, İslam
ahlakının hakim olduğu kutlu bir dönemdir. Güzel ahlakın tüm dünyada yaşanması,
Peygamberimizin vefatından sonra kıyamete kadar gerçekleşecek olan ahir zaman
alametlerinin en önemlilerinden biridir.
Peygamberimizin hadislerinde bu dönemi ve özelliklerini açıklayan detaylı
anlatımlar yer alır. Peygamberimizin ardından bazı İslam büyükleri de ahir
zaman hakkında önemli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu anlatımlara
bakıldığında, ahir zamanın, birbirini izleyecek olan bir takım önemli olay ya
da süreçlerle dolu olduğunu görürüz. Ahir zaman dünyanın büyük bir bozulma ve
karmaşa yaşadığı, ancak sonra da gerçek dinin yaşanmasıyla kurtuluşa kavuştuğu
bir dönemdir.
Ahir zamanın ilk aşamasında, dünya Allah'ı inkar eden bir takım felsefi
sistemler nedeniyle dejenere olacaktır. İnsanlar yaratılış amaçlarından
uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma
oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak, insanlar
"Nasıl kurtuluruz?" sorusunun cevabını arayacaklardır. Bu dönemde
İslam Dini, içine sokulan bir takım hurafeler ve batıl inanışlar nedeniyle
aslından uzaklaştırılmıştır. Bir yanda ateizmi ve dinsizliği telkin eden
felsefeler, öte yanda da dini içten tahrip eden bu tutucu güçler, insanlığı
büyük bir karanlığa sürüklemişlerdir. (Harun Yahya, Altınçağ)
Ancak Allah, ahir zamanın bu büyük karmaşası altında ezilen insanları kurtuluşa
ulaştıracaktır. Fitnelerin çoğalması, haramların helal sayılması, doğal
felaketlerin tüm dünyayı sarması ve birbiri ardınca hayret verici olayların
meydana gelmesi, tüm müminlere ahir zamanın yaklaştığını haber vermektedir.
Ahir zamanın en büyük müjdesi ise İslam ahlakının yeryüzüne yayılmasıdır.
Peygamberimizden aktarılan hadislerde ahir zamanda tüm dünyanın adaletle ve
barışla dolacağı müjdelenmektedir. Bu döneme "Altınçağ" isminin
verilmesinin nedenlerinden biri budur. Hadislerde emniyetin ve güvenin temin
edildiği, yokluk ve fakirliğin ortadan kalktığı, silahların sustuğu bu dönem
hakkında çok detaylı bilgiler verilmektedir. Kuran ahlakının yaşanmasıyla
meydana gelecek olan adalet ve barış dolu dünyada, ürünlerde ve mallarda da çok
büyük bolluk ve bereket yaşanacaktır. Böylece yokluklar, sıkıntılar ve açlık
ortadan kalkacaktır. Gerçekten de daha şimdiden bilgisayar, gen ve iletişim
teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, bu gelecek dönemi doğrular şekildedir.
Bilimde yaşanan gelişmeler insanın çevresini saran yaratılış delillerini daha
yakından kavramasını sağlamaktadır. Tıp biliminde hastalıkların önceden
teşhisi, robotlar, uydu teknolojileri ve daha birçok teknolojik alet, ahir
zamanın alametleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Süratli bir şekilde yaşanan
gelişmeleri iyi yorumlayabilen kişiler, Allah'ın müjdelediği bu kutlu dönemin
alametlerinin çok açık olduğunu hemen fark edeceklerdir.
Hz. İsa'nın Dönüşü
Hz. İsa'nın dünyaya ikinci gelişi, Allah'ın Kuran'da Müslümanlara vaat ettiği
bir müjdedir. Hz. İsa, diğer tüm peygamberler gibi Allah'ın insanları doğru
yola çağırmakla görevlendirdiği seçkin bir kuludur. Ancak Hz. İsa'yı diğer
peygamberlerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunlardan en önemlisi onun halen
ölmemiş, Allah katına yükseltilmiş ve yeryüzüne tekrar geri dönecek olmasıdır.
Birçok insan Hz. İsa'nın geçmişte "bir şekilde" öldüğünü ve bir daha
yeryüzüne geri dönmeyeceğini sanmaktadır. Bu inanç, Kuran'ı bilmemekten
kaynaklanan önemli bir yanılgıdır. Kuran dikkatli bir gözle incelendiğinde Hz.
İsa hakkındaki ayetlerin gerçek anlamları ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da
şöyle buyurmuştur:
"Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat
ettireceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim
ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra
dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben
hükmedeceğim." (Al-i İmran Suresi, 55)
Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden gönderileceği, Peygamber Efendimiz tarafından da
müjdelenmiştir. Peygamberimiz, hadislerinde Hz. İsa'nın, özellikle Hıristiyan
ve Yahudi dünyasına hitap edeceğini, onları içine düştükleri hurafelerden
sıyrılıp Kuran'a göre yaşamaya çağıracağını bildirmiştir. Ahir zamanla ilgili
olarak Peygamberimizin söylediği onlarca hadiste, onun gönderileceği dönemde
tüm yeryüzünün barış, adalet, huzur ve refahla dolacağı müjdelenmektedir.
Tüm Hıristiyan ve Müslüman alemi, yüzyıllardır bu kutlu misafiri karşılamayı
beklemektedir. Hz. İsa ile birlikte, tüm Müslüman ve Hıristiyanlar tek bir
inançta birleşecek ve dünya "Altınçağ" olarak anılan büyük bir barış,
güvenlik, mutluluk ve refah dönemi yaşayacaktır.
Bu makale, Araştırma Dergisi 03. sayı (Ocak 2002) 2. sayfada
yayınlanmıştır.