Üstad Kadir Mısıroğlu
Üstad Kadir Mısıroğlu
Akçaabat'da 27 Ramazan'da seher vakti Seher Mukabelesi okunurken doğdu.. Akçaabad'ın Dürbinar Mahallesi'nin Dere Mahallesi semtinde iki katlı, ahşap kagir karışımı bir evde.
23 Ocak 2011 Pazar Saat 01:47

1933

Akçaabat'da 27 Ramazan'da seher vakti Seher Mukabelesi okunurken doğdu.. Akçaabad'ın Dürbinar Mahallesi'nin Dere Mahallesi semtinde iki katlı, ahşap kagir karışımı bir evde.

İlk ve Orta öğrenimini memleketinde tamamladı.

"1947 de Büyük Doğu ile tanıştım. İlk mektepten itibaren parlak bir talebeydim. Hocalarım beni el üstünde tutarlardı. Hariçten ne bulabildimse okumam sebebiyle daima sınıf arkadaşlarımın üstünde bir seviyem vardı. Büyük Doğu, CHP, M.Kemal Paşa ve Inkılaplara bakış açımın teşekkül etmesinde mühim bir merhale oldu. Esasen öteden beri evimizin dindar havasında bunlar menfur ilan edilmiş olduklarından bende, bu istikamette bir temayülün ilk nüvesi mevcuttu.'[1]

Trabzon Lisesi ve İÜ Hukuk Fakultesi mezunu. Üniversite çağında İstanbul'da talebe yurtları kurup çalıştırdı. Elinden onbinlerce genç geçti.

Mesela Asım Mail Mail.. /Aralık 1985 de öldürüldü). Mıısroğlu ile hukuk okurken tanıştı. Kadir Eskişehir Cezaevine düştüğünde staj yapmaktadır. 7 sene hapis cezası alır Kadir. Asım Yazıhanesini Sakarya'dan İstanbul'a taşır. 40 yaşını doldurmadan suikasta uğradı. Hamile karısı ve iki çocuğu bırakarak. Babası da böyle vurulmuş.

("Sebil s.5. Ekim 1998

Geçmiş Günü Elerken:

Sanırım 1958 yılındaydı. Necip Fazıl Bey'le gün olmazdı ki; görüşmeyelim. Kendisinden bir matlubu olmadıkça hiç kimseye iltifat ve takdir ifade eden bir tavır almayan Üstad, her nedense bana karşı bu hususta pek cömertti. Topluluk içinde fırsat düştükçe metheder, bir yere giderken de beraber götürür, hatta canı konuşmak isyemediği zaman emreder bir uslupla işi bana havale ederdi:

-Sen konuş Kadir!..derdi.

Bir kaç dargınlığımız esnasında -biraz da belki beni yumuşatmak için- aşırı iltifatlar ihtiva eden mektuplar[2] göndererek bu tavrını yazıya dökmekten bile içtinab etmemiştir.

Birgün:

-Mahir İz, diye birini tanıyor musun?' diye sordu.

-Evet, dedim. Ve ilave ettim:

-Neden soruyorsunuz?

Dedi ki:

-Bana bu adamdan çok sitayişkar bir şekilde bahsettiler.. Şuurlu, kültürlü bir insanmış. Biraz da eskilerden galiba! .. Bana gelip giden talebeleri var. Ona da benden bahsetmişler. Çok tanışmak istemiş. Vefa'daki İmam Hatip Mektebi'nde müdürlük yapıyormuş. İstersen haydi beraber gidip şu adamla bir tanışalım!

Bu sözler gösteriyordu ki; Üstad'ın, Mahir İz Bey hakkında pek de bir fikri yoktu. Bildikleri kulak dolgunluğundan ibaretti ve talebelerinin söylediklerine inhisar ediyordu. Esasen Mahir İz Bey'in cephemizde meşhur olması, bu İHL Müdürlüğünden sonradır. Kendisinden başkasına bir kıymet atfederek adam gözüyle bakmak alışkanlığı olmayan Üstad için bu durum gayet tabii idi.

Önceleri Rüştiye muallimi iken Mehmed Akif'in etrafında dolaşan edebiyat meraklılarından biriydi. Milli Mücadele'nin başlamaıs üzerine Akif'i takiben Ankara'ya gitmiş, sulh zamanına kadar Meclis'in zabıt katipleri meyanında çalışmış, sonra gelip İstanbul'da muallimliğe devam etmiş ve Haydar Paşa Lisesi'den emekli olduktan sonra İstanbul İmam Hatip Mektebi'nde Müdürlük yapmaya başlamıştı.

Ben kendisini Haydar Paşa Lisesi edebiyat muallimi iken tanımıştım. Talebelerinden Ertuğrul Düzdağ ile genç yaşta vefat eden Ahmed Yücel [3] bizim toplantılarımıza katılırdı.

Gazeteye ilan vererek Necip Fazıl'ın sevenleriyle "Seyhan Talebe Yurdu'nda bayramlaşacağını ilan eder ve bunda bir gösteriş şansı tevehhüm ederdik. Birçoğu hadiseli geçmiş olan bu toplantılardan birine böyle bir ilanla muttali olarak gelmiş buluan bu 2 genç vasıtasıyla Mahir İz Bey'i Üstad'dan evvel tanımış bulunuyordum.

Bayazıd'a kadar dolmuşla, ondan sonra kısmı yay yürüyerek Vefa Semtindeki İstanbul İHL sine geldik.

İHL Kovacılar Caddesi 79 numarada şimdi İlim Yayma Cemiyeti Talebe Yurdu olarak inşa edilmiş bulunan modern binanın yerinde İmpatarorluktan kalma 3-4 katlı bir ahşap konaktı. Daha sonra Fethiye'deki bugünki İHLbinası yapılıp da mektep oraya taşınınca bu ahşap konağı Vefa Talebe Yudu adıyla yıllarca çalıştıracağımı nereden bilecektim. [4]

Binaya cadde üstünden hemen giriliyordu. Kapıcı bizi karşılayıp ne istediğimizi sordu. Necip Fazıl Bey maroken eldivenlerinin birini giymiş öbürünü de kamçı gibi dizine vurarak:

-Mahir İz Bey'in odasını göster!.. diye iki büklüm kapıcıya bağırdı. Adamcağız kandilli temennalarla bina ortasından yukarı katlara çıkan merdiveni göstererek:

- Buyrun efendim, buradan yukarı çıkınız! Mahir Bey'in odası 3.kattadır. dedi.

Necip Fazıl Bey önde ben arkada bu asırlık ahşap konağın hgarap merdivenlerini gıcırdata gıcırdata üst kata doğru çıkmaya başladık. Bşna gayet loştu. Merdiven başlarına konulmuş küçücük ampuller yanmaktaysa da pek fayda sağlamıyordu. Sani yukarı doğru çıkmıyor da aşağı doğru bir dehlize iniyorduk. Bu manzara Necip Fazıl Bey'e pek nahoş tesir etmiş olsa gerekti. Şatafat, ihtişam ve konfora alışkın ve meclub [5] olan Üstad, daha Mahir İz Bey'le karşılaşmadan hissen menfileşmişti sanırım. Zira 3.katta tam merdiven başına gelen kapısı üstünde "Müdür' yazılı olan odanın önünde durdu. Ben de hemen arkasında idim. Kapıyı açar aömaz eşikte durakladı. Mahir İz Bey'in masası tamda kapıya karşıydı. Yakinen tanışmasa bile bir edebiyat muallimi olarak hiç şüphesiz Necip Fazıl Bey'i tanıyordu. Derhal yerinden fırlayarak Üstad'ı istikbal etti. Lakin Üstad bir ayağı içerde bir ayağı dışarda olduğu halde gözlerini müdüriyet odası duvarlarında gezdiriyordu. Mahir Bey iltifat ve ihtiramlarla şöyle buyrun böyle buyrun diyorsa da Üstad'ın bu sözler kulaklarına girmiyordu.

Hakikaten Mahir İz Bey'in oturduğu odanın duvarları bir acayip idi. Bir şey asılmadık avuç içi kadar boş yer mevcut değildi. Mesela bir ayet, onun üstünde bir beyit, onun kenarında Akif Bey'in resmi, onun üzerinde bir manzara, onun da üzerine bir ayet ilh.. her taraf dopdoluydu. Üstad kapı eşiğinde ve ayakta eldivenli elindeki diğer eşdiveni bir yelpaze gibi sallayarak top gibi gürledi.

-Ne bu rezalet!.. Kim bu duvarları böyle çingene bokçasına çevirmiş?!

Mahir İz bey Osmanlı çelebisi ihtiramlığı ile karşılık vermeye çalıştı:

-Efendim, bendeniz burada vazifeye yeni başladım. Henüz sağa sola müdahale edecek vakit bulamadım!..

Necip Fazıl Bey yatışacak yerde daha fazla bağırarak:

-Ne demek vazifeye yeni taşındım. Bu zevksiz manzaraya nasıl tahammul edebiliyorsun. Burada bir saniye bile oturulamaz!...

Mahir İz Bey habire özür beyan ediyor Üstad'ı methedici cümlelerle bir defa içeriye girip karşısına oturtmaya çalışıyordu. Lakin Üstad gerginleştikçe gerginleşiyor. Mahir İz Bey'in iltifatları kulağına girmiyordu. Nihayet askeri kumandaya tabi bir er sertliği arkasına dönüp:

-Kadir, dedi. "yürü gidiyoruz. Oturacağı odayı bulduğu gibi muhafaza edip ona müdahale etmeyen bir kimse ile konuşacak sözümüz yoktur!..

Bir balyoz gibi patlayan bu cümleler karşısında perişan olan, Üstad'ı yatıştırmaya çalışan Mahir İz Bey'in bütn gayretleri boşa gitti. Üstad "pat' pat pat diye basamaklara öfke dolu adımlarını basa basa biraz evvel çıktığımız harap merdivenleri inmeye başladı. Mahir İz Bey caddeye kadar arkamızdan aynı iltifatlarla yumuşatıcı gayretlere devam etti ise de Üstad artık ne geri dönüp baktı ne de bir karşılık verdi.

Tekrar Bayazıd'a kadar birlikte yürüdük. Yol boyunca bana bu hareketini makul gösterecek bir yığın sebeb saydı. O günkü görüşle ben de kendisine hak vermiştim. Öyleya davamızın kurmaylarından olması gereken bir insana bu pasiflik yakışır mıydı?!

İşte Necip Fazıl'ın Mahir İz Bey'le tanışması böyle olmuştu.)

1960 ihtialinden sonra Bursa'da Çekirge Kaplıcalarından alınıp derhal İstanbul'a getirildi. İstanbul Harbiye binasında bir ücreye konuldu. Sonra Balmumcu Askeri Kışlası'na aktarılmış, işkencelere uğramıştı.

'27 Mayıs İhtilali'nde İstanbul Merkez Komutanlığı olarak kullanılan tarihi Harbiye Binası'nın dehlizlerindeki hücreye hapsedilişimi, İniversite'deki solcu ve Halk Parti'li militanlarca o zaman pek moda olan Halk Mahkemesi'nde sille tokat ve küfür yağmuru altında muhakeme edilişimi ve evimde yapılan çeşitli aramaları, 12 Mart Muhtırası'ndan sonra Eskişehir Örfi İdaresi'nce zoraki bir surette hapsedilişimi, orda 7 sene hapis, 5 sene amme haklarından men ve 20 ay sürgün cezalarına çarptırılışımı, ta 1974 umumi affı ile kurtuluşuma kadar giden fırtınalı hadiseleri düşümdüm. Zihnimde: "Acaba bu ihtilal da bize dokunur mu?' diye bir endişe belirdi. Gerçi Eskişehir Cezaevi'nde iken rahmetli Hüsrev Altınbaşak[6] gelceğe dair birçok beyanlarda bulunmuş ve bu arada "Bu hapis senin için de benim için de sondur' demişti. Kendisi 1980 ihtilalinden önce vefat ettiği için diğer birçok kerametleri meyanında bu da gerçekleşmiş sayılabilirdi. Bununla beraber yine de endişeye kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.' [7]

"1970 ocak ayında İstanbul MTTB'de Harf Inkılabı ile alakalı bir konferansım dava mevzuu yapılarak hakkımda Eskişehir Örfi İdare Mahkemesi'nce 7 sene hapis, 5 sene amme haklarından men ve 20 ay sürgün cezası verilmiştir. Hem kanuni ikametgahım ve hem de konferansın verildiği yer İstanbul olduğu halde, Eskişehir'in bir selahiyet tecavüzü ile bu davaya bakmasındaki garabet ve hukukun defaatle nasıl çiğnenmiş olduğunu göstermek için ciltler dolusu yazmak gerekir. Şahidlerin hapsedilmesinden tutunuz da, askeri şahısların kendi fiilleri hakkında şahid olarak dinlenmelerine ve hatta önce beraat olarak yazılmış oan kararın Kumandan İrfan Özaydınlı'nın baskısıyla yırtılıp 7 sene hapse tahvil edilmesine kadar nice nice kanunsuzlukların sergiendiği bu macerayı inşallah müstakil bie eser halinde "Bir Mahkemenin Muhakemesi' adıyla kaleme alacağım.' [8]

Sebil Yayınevi'ni kurdu, haftalık Sebil Dergisi'ni yayımladı. Yakın dönem tarihine ilişkin incelemeleriyle tanındı. Yazı ve kitaplarından dolayı koğuşturmaya uğradı.12 Eylul İhtilalinden sonra uzun yıllar Avrupa'da kaldı.[9]

Aziz Vatandan Ayrılışın Hikayesi:

'12 Eylül 1980 İhtilali'nin gecesinde ve ilk günün havasını evvelce izah etmiştim. O'ndan sonra Türkiye'de takriben 1 ay daha kaldım. Bu müddet zarfındaki müşahedelerimin hülasası şudur: Bir kere herkes kumandanlarının şahsiyetini, ne yapma ihtimalleri olduğunu ve ihtilalin hakiki sebebini merak ediyordu. Umumi tecessüsün böylece üç mihrak noktası vardı.

Kumandanların şahsiuyetleri hakkında daha önce dinlediklerime ilaveten bazı kendilerini yakinen tanıyanların da bilgi aldım. Böylece aşırı bir yönleri olmayacağını, aşağı yukarı tahmin edebiliyordum. İhtilal Reisi sıfatıyla Evren'in Konya'da yapılan bir mitingdeki konuşmasını televizyonda seyrettim. Bu mitingin manzarası şairin:

"Aşağılık köpekleriz,

Kimi görsek etekleriz'

mısralarını hatırlatan bir basitlik manzarası arz ediyordu. Evren sivil liderlerden bahsettikçe:

-Onlara bırakmayın Paşam, siz idare edin siz!' diye bağıranlar oluyordu. meydanı dolduranlar, aynı meydanlıkta takriben 1-2 ay evvel, "Erbakan Hoca tarafından tertiplenmiş olan ve "Konya Mitingi' diye pek çok tezvirata sebeb olan kalabalığa eşti. Denilebilir ki; Konya kalabalık bir şehirdir. Yahut civar vilayetlerden oraya adam taşınmıştır.. Belki.. Fakat yine de manzara halk namına iğrençti. Gayet iyi biliyordum ki; bir ay geçmeden aynı adamlar örfi idarenin sıkı tutumundan rahatsız olacak ve mırıldanmaya başlayacaklardı. Halkın idealist değil oportunist olduğunu o mitingin görüntülerinden bir kere daha müşahede ederek elem duydum. Lakin asıl üzücü olan bir ihtilal lideri olarak Evren'in konuşmasındaki seviye idi. Bir ara demişti ki:

-İslamiyet o yüce dindir ki; mezhep farkı kabul etmez... Hangi tarikattan olursanız olun, kucaklaşınız!..

Adamların kültür ve dini bilgi seviyesi bence bu bir cümle ile belli oluyordu. Bununla beraber 5 kişi hakimi mutlak kesildikleri halde her türlü suistimale açık Türkiye'de biri hariç temiz kaldıklarını objektif bir surette tahlil etmek gerekir ki biz bunu ileride başka bir vesile ile yapacağız.

27 Mayıs ihtilalinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü vazifesi görmüş olan bir Albay Abdulvahid Erdoğan vardı ki kendisi ile pek çok maceralarım olmuştur. İkide bir nezarete alınmam yüzünden eski bir arkadaşımın kartı ile kendisini ziyarete girmiştim. O zaman askeri personel Sirkeci'deki Sansaryan Hanının 5.katında "Siyasi Kısım' da barınıyordu. Bu katın bir tarafını da örfi idareye vermişlerdi. İçeriye zorla girmiş olmama rağmen akşama kadar tutuklu kaldım, ve akşam üzeri şapkasını almış gitmekte olan binbaşı Fuad Yılmaz bey beni görüpte ilgilenmeseydi, o gece orada miasfir kalacaktım. Fuad Bey'in yardımı ile Albay Abdulvahid Erdoğan ile görüşme imkanı buldum.

Kendimi takdim edince adam yerinden hışımla kalktı. Lakin ibraz ettiğim kart ve Fuat Bey'in sözleri O'nu biraz yumuşattı. Beni odanın kenarındaki bir sehanın etrafına oturttu ve karşıma geçip güya nasihate başladı:

- İslamiyet o dindir ki; Nurculuk, Süleymancılık, Hanefilik, Nakşibendilik, Şafilik tanımaz.'

Adama ne diyebilirdim. Bütün bu kelimeleri aynı katogoride sayıyordu. Üstelik sarhoştu. Ağzı leş gibi kokuyordu. Sabah girdiğim emniyette akşama kadar aç biilaç endişe içinde beklemiştim. Bir an evvel kurulmak için her dediğine başımı sallamaktan başka çarem yoktu.

Evren'in yukarıda mealen naklettiğim cümleleri duyunca, Albay Abdulvahid Erdoğan'ı hatırlamaktan kendiöi alamadım. Demek ki orduda eski tas eski hamam hali vardı.

Daha ihtilalin ilk günlerinde başta Temyiz Mahkemesi hakimleri olmak üzere, üst kademe bir tebrik bahanesi ile adeta "arz-ı ubudiyet' gösterisi kuyruğuna girmişlerdi. 5 general de bu merasimlerde Biat kabul eden birer hükümdarı andırıyorlardı. Rolleriniğ ne de çabuk hazmetmişlerdi. TV de bu sahneleri gördükçe düşünüyordum ki, son asırda büyük ve azametli imparatorluğumuzun geniş ve münbit topraklarını kaybederek küçük bir Türkiye haline gelişimiz elbette hazindir. Lakin bundan daha hazin olanı milletimizin yediden yetmişe şahsiyetinden pek çok şey kaybetmiş olmasıdır. Bu manzaralrı TV de seyrederken bir Tevfik Paşa bir Hindenburg ve benzeri fazilet kahramanlarına dair zihnimden düşünceler geçiyordu.

Kuvvete tabi olmayarak - menfaatına rağmen hak bildiği yolda yürüyenler, müteveffa Kennedy'nin "Fazilet Mücadelesi' isimli kitabında topladığı cinsten vakaların kahramanlarıdır. Bizim tarihimizde de böyle pek çok hadise vardır. Ancak milli hüviyetimizden dönüş başladığı günden itibaren böyle müstesna davranışlar giderek azalmıştır. TV yi seyrederken hatırıma gelmiş bir iki şahsiyetli davranışı nurada nakletmekisterim:

Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa, Kuvayı Milliye'ye son derece müzahir davranmış ve bu yüzden kendisi hakkında M.Kemal Paşa'nın makut nutkunda vatanperver Vezir ifadesi yer almıştır. Oğlu İsmail Hakkı Okday Beyin bize anlattığına nazaran 1930 lı yıllarda iyi niyetli birisi Tevfik Paşa'nın tecrübelerinden devlet istifade etsin diye O'nu M.Kemal Paşa ile görüştürmek istemiş. İşi tezgahlarken iki tarafında gurusunu düşündüğünden M.Kemal Paşa'ya Tevfik Paşa'nın kendisi ile görüşmek istediğini, Tevfik Paşa'ya da Kemal Paşa'nın kendisi ile görüşmek istediğini söylemiş. Görüşme katileşmiş, randöviye bağlanmış olduğu bir sırada Tevfik Paşa soruvermiş:

-Nerede görüşeceğiz?!

-"Dolmabahçe Sarayı'nda deyince Tevfik Paşa:

-Yoo, demiş "Ben orada Padişah etekledim. O'nun bir Paşa'sına aynı muameleyi yapmaya vicdanım razı olmaz.'

Ne kadar ısrar ettilerse de Paşa kabul etmemiş ve teşebbüs akim kalmış.

I.Cihan Harbi nihayetinde Alman İmparatoru Wilhelm Hollanda'ya kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Almanya ise tamamen başsız bir durumdaydı. Bir anarşi girdanına sürüklenmişti. Hindenburg'a demişler ki:

-Senin yaygın bir şöhretin var. Almanya'yı bu keşmekeşten kurtarabilirsin. Seni Reisiscunhur seçelim.'

Hindenburg:

-Hayır, demiş. "Ben Kral'a sadakat yemini yaptım. Bu sebeble alsa Reisicumhur olamam!'

Durumdan haberdar olan Wilhelm resmen yemini kendisine iade ettiğini bildirmedikçe Hindenburg Alman Reisicumhurluğunu kabul etmemiştir.

Bir bunu, bir de bizim M.Kemal Paşa'nızı düşünün..

..Umumi tecessüsün 2.odak noktası ihtilal liderlerinin ne yapma ihtimalleri olduğu idi. Ben kendime göre bazı tahminlerde bulunuyor ve bu adamlardan aşırı bir şey müsbet veya menfi beklemiyordum. Üstelik büyüklerden birisi daha ilk günlerde: "Umdukları ve düşündükleri %90ını yapamayacaklardı' demişti. İhtilalin arka ğlanına az çok vakıf bulunduğum için bu söz de yüreğime su serpiyordu.

Doğrusu bu 5 kişinin CHP yi kaptmak, din derslerinin bütün mekteplere mecburi sıfatı ile koydurmak ve İsrail ile münasebetleri asgariye'ye indirmek gibi icraatları olabileceğine o gün asla ihtimal vermiyordum.

Hukuk Fakultesi'nden bir arkadaşım E.Vilayeti Adalet Partisi başkanıydı. Kendisi ihtilal gecesi henüz harekat başlamadan Demirel'e telefon etmiş ve ihtilal ihtimali üzerinde durarak fikrini sormuş. Kendisinin bana anlattığına göre Demirel:

-Evet olacak! haberimiz var! Lakin korkma, bize bir şey olmayacak' demiş. Demirel ihtilalden haberdar idi. Sonra başka öğrendiklerimle bu bilgileri birleştirince anladım ki; Demirel bu ihtilalden sadece haberdar değil aynı zamanda methardardı. Bununda sebebi gayet basitti:

Biz MSP olarak azınlık hükümeti olan AP'den desdeğimizi çekiyorduk. Önce Erbakan Hoca'nın başkanlığında yeni bir hükümet düşünülmüş, Ecevit eski ortaklığı yıkmakla yaptığı hayatı kavramak mevki ve mecburiyetinde kaldığından bunu kabul etmiş, AP liler bu anlaşmayı bozmak maksadı ile Erbakan Hoca hakkında meşum eroin hikayesini allayıp pullayıp basına sızdırmış, bundan sonra partisiz bir başbakan idaresinde "Milli Koalisyon Hükümeti' düşünülmüş bunun için namzet dahi bulunmuş idi: Mehmed Özgüneş.

Bu maksatla diğer partilerden de birer ikişer adam ayarlanmış, Irak'tan petrol vaadi alınmıştı. Çünkü o sırada hükümeti devr alacak kadro için en büyük hendikap Petrol idi. Irak kurulacak yeni hükümetin İsrail'le münsabetlerini kesmesi ve Yahudilerin "Kudüs'ü başşehir yapmak kararının protesto edilmesi mukabilinde istenildiğiğ kadar petrol vermeyi vaad etmişti. Böylece hükümetin yıkılması an meselesi haline gelmişti.

İşte bütün bu hazırlıklardan az çok haberdar olan Demirel, "Bana yar olmayan, onlarada yar olmasın' kabilinden ihtilal hazırlıklarına yeşil ışık yakmıştı. O'nun da diğerleri ile birlikte "Uzunkaya'ya gönderilmesi güya objektif davranıldığı görünümü vermek için idi fakat yarı yolda hesaplar değişmiş, menfaatler çatışmış ve sonraki gayri melhuz hadiseler husule gelmiştir.

İşte ihtilalin bir ucu Amerika bir ucu da Demirel'in iktidar hırsına bağlı sebepleri kısaca bundan ibaretti. Bunları daha Türkiye'de iken biliyor ve hadiselerin nasıl gelişeceğini merakla bekliyordum. İhtilalin üzerinden tam 1 ay geçmişti ki; 12 Ekim 1980 de gece yarısı gelen bir telefon üzerine Ankara'ya çağrıldım. Davet eden arkadaşlarımızdan birisiydi. Sebeb söylemiyordu. Bir iki gün evvel Uzunkaya'daki misafirler tahliye edilmiş ve Erbakan Hocamız çocuğuna kavuşmuştu.

Ertei gün uçağa atladım ve öağrıldığım adrese gitmek üzere Ankara'nın yolunu tuttum.

(Sebil s.5 1 Ekim 1988, 5. Bölüm)

O gün ikindi vaktinden sonra evin oturma odasında çay içiyor, sohbet ederek gidip teslim olmak üzere İstanbul'dan gelecek bavullarımızı bekliyorduk ki; ev sahibi gülerek yanımıza geldi ve dedi ki:

-Bizim hanım tekin değildir. Paşa'nın (son devrin büyük meşayihinden Bayburtlu Dede Paşa Hazretleri'ni kastediyor) çok duasunı almış, hizmetinde bulunmuştır. Piran'ın mimmetiyle olacak ki; gördüğü rüyalar aynen çıkar. Hem de pek sık ve pek net rüyalar görür. Şimdi içerde ikindi namaznı kıldıktan sonra divanın üzerine uzanmıi ve uyuya kalmış. Sizin hakkınızda bir rüya görmüş, garip bir şey.'

Bu girizgahla başlayınca merakımız uyanmıştı. Hemen sorduk:

-Nasıl bir rüya görmüş?

Anlattı:

-Mazhar Bey'le ikiniz buradan çıkmış, ileriye doğru gidiyormulunuz. Zemin, yemyeşil çimenlikmiş. İleride yüksek Harbiye Binası görünyormul. Bizim Hanım sizi uzaktan gözleriyle takip ediyormuş. Tam Harbiye Binası'nın önüne gelince duraklamışsınız. Kısa bir konuşma ve müşavereden sonra Mazhar Bey'le birbirinizden ayrılmışsınız. O doğruca Harbiye Binası'nın içine girmiş. Siz ise Harbiye Binası'na arkanızı dönerek hızlı hızlı oradan uzaklaşıp kaybolmuşsunuz. Bundan sonra hanım uyanmış. Kadir Bey hapse girmeyecek diyor.'

-Hayırdır inşallah!..dedik ve bu rüyaya bir mana vermedik. Çünkü ikimiz de gidip teslim olmak üzere İstanbul'dan gelecek valizlerimizi bekliyorduk. Hapse girmemek veya teslim olmamak diye bir mesele mevzubahs değildi. Gerçi Mazhar Bey o senenin Şubat ayında MSP Genel Kurulu'ndan istifa edip ayrılmış olduğunu gösteren vesika ile hapse girmeden bu vartayı atlatmaya çalışmıştı. Fakat bu gayretten hiçbir netice hasıl olmadığı için O da kadere boyun eğip gidip teslim olmak için ortağının İstanbul'dan getireceği valizi beklemeye koyulmuştu. Rüya o andaki realiteler uymuyordu.

Bir müddet bu rüyanın tahlil ve tevili üzerinde fikir yürüttük. Sonra gelip giden bazı meraklı dostlarla sohbet edildi. Böylece vakit bir hayli ilerlemiş oldu. Misafirler arasında ihvanımız çoktu. Bu sebeble birinin aklına hatm-ı hace yapmak geldi. Hatmi- Hace'den sonra oturmuş çay içiyor, müdavele-i efkarda bulunuyorduk ki, birisi Efendi'ye telefon edilip bir emirleri olup olmadığını sormayı teklif etti. Bu yapıldı. Efendi misafirlikteymiş. Oraya adam gönderilerek soruldu. Gelen cevapta yanlış nakledilmiş değilse, bir garipti.... Efendi, "hiç korkmasınlar, hiçbir şey olmayacak. Onlar umduklarının %99 unu yapamayacaklardır. Kadir Bey'le Mazhar Bey yurt içinde iseler, teslim olsunlar.' Kİmse teslim olalım mı, olmayalım mı diye sormuş değildi. "Yurt içinde iseler' de ne demek oluyordu? Kendisine sual dorulan zat bizim yurt içinde olduğumuzu zaten biliyordu. Acabe haberi bize telefonla nakleden genç mi yanlış söylüyordu!? Her kafadan bir ses çıkmaya başladığı sırada İstanbul'dan beklediğimiz valizler geldi. Artık gece vakti gidip teslim olunmak düşünülmezdi. Buna rağmen Mazhar Bey acele ile o gece gidip teslim olmaya taraftar görünüyordu. Halbuki gece vakti bütün selahiyet nöbetçi amirinde olurdu. O ise menfi ruhlu bir insansa, bize herşeyi yapabilirdi.

Eski tecrübelerimize istinaden konuşarak Mazhar Bey'i etresi gün sabah erkenden tesşim olmaya ikna ettim. Bu sırada ortaya eski Milletvekillerinden Avukat İ.M. geldi. O da hararetle münzara ve münakaşalara katıldı. Derken Adapazarı'nda avukatlık yapmakta olan ve 1-2 yıl önce adi bir suikasta kurban giderek hayatını kaybeden Adapazarı Avukatlarından Asım Mail Mail çıkageldi. İ.M. yi Mazhar Bey, Asım Mail Beyi ben çağırtmıştım. Çünkü üzerinde çok emeğim bulunan bu gençten Eskişehir hapsimde ek çok yardım ve alaka görmüştüm. O zaman henüz çiçeği burnunda, stajını yeni bitirmiş bir avukat olmasına rağmen benim için pek çok hayret sarfetmişti.

Avukatlar çoğalınca müzakere hukuki bir mecraa döküldü. İ.M. iddia ediyordu ki; benim sivildeki davalarım MSP davasıyla birleşecek ve kendilerinin durumunu ağırlaştıracaktır. Hakikaten sivilde bana karşı açılmış 30 dan fazla dava vardı. Bunlar mahut TCK ın 163.maddesi ile ilgili veya "Atatürk aleyhine işlenen suçlar'a dair kanuna istinaden açılmış bulunuyordu. İ.M. bir evvelki Genel İdare Kurulu'nda bulunmuştu. MSP hakkındaki savcılık tahkşkatı yürütülürken son iki devre mensuplarının ifadesine başvurulmuştu. Bu bakımdan kendisini de dava açılacaklar arasında görüyor ve kendi durumunda benim davalarım dolayısıyla ağırlaşmasından endişe ediyordu. Halbuki sonra ilk tahkikat bitip de dava açılınca, bunun son iki senelik idare kuruluna münhasır olduğu görülecekti. Kendisine dedim ki:

-Boşuna endişe ediyordunuz. Bana yazılarımdan dolayı açılmış olan davalar MSP davasıyla birleştirilemez. Biliyordunuz ki Genel Kurmay Başkanlığının bir prensip kararı vardır. Buna göre örfi idare mahkemeleri dava çokluğu dolayısıyla ancak örfi idaresnin ilanına tekaddüm eden son 3 ay içinde açılmış olan davalara bakıyorlar. Daha eski tarihli olanlar sivilde devam ediyor. Benim davalarım İstanbul Sivil Mahkemeleri'nce 1402 sayılı örfi idare kanununa istinaden kendilerinin bakacağı bir dava olup olmadığı hususunun karara bağlanması için örfi idare mahkemelerine gönderiliyor. Bu mahkemelerde "tarihlerinin eski olduğu' ve "anarşik bir mahiyetinin bulunmadığı' esbabı mucibesiyle' onları aid oldukları Mahkemelere geri gönderiyor. Şimdiye kadar hep böyle oldu. Dosyalarımın hemen hepsi de Selimiye^'deki Askeri Mahkemelere gitti ve geri geldi.'

İ.M. itiraz etti: " Sana yeni bir dava açılmadığı için böyle olmuş. Yeni bir dava açılınca iş değişir.' Bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için sağa sola telefon ettik. Malesef gelen cevaplar ep O'nu teyid ediyordu. Demek oluyordu ki; bana karşı sivil mahkemelerde açılmış 30 dan fazla dava MSP davasıyla birleştirilecek ve arkadaşlarımın durumunu en azından psikolojik olarak ağırlaştıracaktı.

Selimiye^de Askeri Başsavcı olarak çalışmakta olan Albay Süleyman Takkeci eski bir ahbabımdı. Böyle İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nden oraya havale edilmiş bir davam dolayısıyla bunu geri iade ettirmesi için ziyaretine gitmiştim. Oturmuş konuşuyorduk. 12 Mart'tan sonra da orada vazife görmüş tecrübeli, imanlı, anti-komunist bir hakimdi. Sonradan DİSK Davasındaki mukavemeti sebebiyle solcular ayağını kaydırmaya ve kendisini emekliye sevkettirmeye muvaffak olmuşlardır.

12 Mart döneminde başlayan ahbablığımız hep devam etmişti. Ziyaretim 12 Eylül ihtilaline tekaddüm eden günlerde idi. Bana demişti ki:

-Bu birşey değil Kadir Bey! Biliyorsun Genel Kurmay'ın prensip kararı var. Örfi idarenin ilanından evvel açılmış davalarda 3 aydan fazla geriye gitmiyoruz. Bu bakımdan dosyanı geldiği yere geri göndeririz. Lakin dikkat ette sana yeni bir dava açılmasın! O zaman seni kurtaramam! Zira burada öyle hakimler var ki; anlatamam. Dün senin oturduğun şu sandalyede onlardan biri oturuyordu. O esnada dosyan geldi ve adın geçti. Alakalandı ve suç tarihinin eski olduğunu ve bu sebeble Genel Kurmay'ın mezkur kararı gereğince de dosyayı iade etmek mecburiyetinde olduğumuzu öğrenince de çok üzüldü ve:

-Ah şu Kadir Mısıroğlu'na yeni bir dava açılsa da O'nu elime bir düşürebilsem. Vallahi O'nu gaz döker yakarım!' dedi.

Bir hakimin ağzına yakışmayacak bu sözler için kendisine dedim ki:

-Oldu mu şimdi? İnsan hemşehrisine böyle mi yapar? Binbaşı cevap verdi:

-Bu işte hemşehrilik rol oynamaz Albayım. Bu Atatürk meselesi..'

Aksine fikir yürüten İ.M:

-Şimdi, diyordu, Erbakan Hoca biz laikliği ihlal etmedik deyince hakimler seni müşahhas bir delil olarak gösterecekler.'

O'na dedim ki:

-Erbakan Hoca'da pekala diyebilir ki, O'nu Genel İdare Kurulu'na ben geçirmedim. Ayrı bir listeden seçilip oraya geldi.'

İ.M.cevap verdi:

-Bu sökmez. Çünkü "neden O'nu haysiyet divanına verip ihraç etmediniz, aranızda barındırdınız. Genel İdare kuruluna seçildikten sonra da aynı mahiyette yazmaya devam etmiş ve laikliği ihlalden vazgeçmemiş olduğu cihetle, niçin buna seyirci kaldınız?'

O bu yolda mütalaa serdediyor, ben de cevap yetiştirmeye çalışıyordum ki, orada hazır bulunanlardan birisi:

-Senin Almanya'da oturman yok mu, neden çekip gitmiyorsun? Diyerek ortaya bir fikir attı.

Bu fikir herkese cazip göründü ve hemen hemen bütün orada bulunanlar beni böyle bir harekete imale için çeşitli sebepler ileriye sürmeye başladılar. Ben ise buna asla taraftar değildim. Dedim ki:

-Ben böyle bir şeyi asla yapmam. Yazılarımı yazarken kaçmayı düşünmüş değildim. Bilakis neticesi ne olursa olsun, hak ve hakikati izhar etmeyi ibadet ve milli bir vazife saydım. Beni takip eden gençler, kaçtığım taltirde hüsrana uğrarlar ve cesaretleri kırılır. Demek ki, kaçmayı düşünmüş de onun için böyle cesurane yazıp söylemiş diye düşünürler. Taptığım iş değdiği taktirde neticesi ölüm olsa da korkmam. Kadere imanım var. Cesaretimin kaynağı bu iman ve Allah'tan beklediğim mükafaat ümididir..

Sonra ayrı bir mülahazam daha var. Ben baktiyle Şevket Eygi böyle yaptığı için pekçok tenkid etmişimdir. Şimdi aynı şeyi ben mi yapacağım. Asla olmaz!..

O zaman İ.M. dedi ki:

-Anlaşılan sen bu işi yapmayacaksın. Mahkemede de bu kafayla konuşursan iyi bir kahraman olursun. Ama unutma kiü bunun faturasını hakimler bize çıkarırlar.'

Bu son cümle beni bir hayli düşündürdü. Öyle ya ben merdane bir tavır içinde hareket ederken bunun zararına, başta Erbakan Hoca olmak üzere bütün arkadaşlarımız birlikte katlanmaya mecbur kalacaklardı. Bu sebeble durakladım ve düşünmeye daldım. Bunu gören arkadaşlar ısrarlarını arttırdılar.

Pekiyi ama bu iş nasıl olacaktı? İhtilal olmuş, bütün çıkış kapıları kontrol altına laınmıştı. Bu istikametteki tereddütleri Asım'ın şu sözleri izale etti:

-Ben, dedi. Seni Bulgaristan'a sigara kaçakcılarının motorlarıyla kaçırabilirim.

O zaman ısrar daha da arttı. Çünkü teklifi gerçekleştirecek çare de bulunmuş oluyordu.

Bu sırada aklıma, Mazhar Bey'in hiç hapse girmeden kurtulması imkanını araştırması için başvurulan albayın sözleri geldi. O demişti mki:

-Ben olsam onların yerinde hemen teslim olmam. Çoluk çocuğumla bayramı geçirir, (Çünkü ertesi gün Kurban Bayramı'ydı) O'ndan sonra gelirim. Askeri Ceza kanununa göre 7 gün müddetleri var. Teslim olmakta 7 günden fazla gecikmezlerse hiçbir şey olmaz.'

Bu sözleri hatırlayınca düşündüm ki; bunlara mukavemet edip münakaşaya devam edeceğime kabul etmiş gibi görünüp, gideyim. Bayramdan sonra gelip teslim olurum. Bayram içinde gelip eni evimden alırlarsa, zaten durumda bir değişiklik olmaz.

Bu mülahazaları içimde mahfuz tutarak dedim ki:

-Pekiyi.. Kabul ediyorum!.. Eskiler "Cumhura muhalefet kuvve-yi hatadan doğar' demişler. Buyrun ne tapacaksanız yapalım.' Saate baktılar, 12 ye 5 vardı. 12 de ise sokağa çıkma yasağı başlıyordu. Sabahın 5,5 una kadar bu devam ediyordu. Şehirlerin giriş ve çıkışlarında askeri ve sivil ekibler beklemekteydi. Sadce İstanbul-Ankara yolunda kontrol yoktu. 5 dakika içinde Ankara Asfaltına çıkabilirsek kontrol engelini atlatabilirdik. Bulunduğumuz yer Ankara Bahçelievler'di. Süratle Ankara karayoluna çıkmamız mümkündü.

Bu düşünceler ortaya konulunca hazirundan birisi hapishaneye götürmek üzere Ankara'ya getirttiğimiz valizi kaptığı gibi yürüdü. Çok süratle vedalaşıp aşağıya indik. Valizi bagaja koyarken ev sahibi yarı ısırılmış bir elmayı bana uzattı. Bunu yukarıda yemeye teşebbüs etmiş, fakat baktin kifayetsizliği sebebiyle geriye bırakmıştı.

-Al bu da senin nasibin. Paia'nın himmetine mevdusun.' Dedi. Acele vedalaşıp arabaya atladık. Avukat Asım'la Ankara asfaltına mülaki olduğumuzda saat 12 yi birkaç dakika geçiyordu. Sabahın 5,5 una kadar bu yol üzerinde kalmamız gerekiyordu. Kendisene sordum:

-Nereye gidiyoruz?

-Önce Adapazarına bizim eve gideriz. Duruma bakarım. Gider çocuklarını alır gelirim. Bayramda misafir kalırsınız. Bayramdan sonra da kaçakçıların motoruyla seni Bulgaristan'a postalarız. Ben onların, avukat olarak pekçok işlerini gördüm. Umarım ki, onlar da benim bu işimi görmekte tereddüt etmezler.'

Araba Nova marka bir Amerikan arabasıydı. Radyoyu açtı. Saat başı kısa haberler veriliyor ve bunda isimlerimiz tadad olunarak, her nerede isek gidip örfi idareye teslim olmamız isteniyordu. Bir ara yol tıkandı. Bir trafik polisi yanımıza geldi. Camdan Asım'la havasi beş-on kelime konuştular. Polis Asım'la konuşurken radyo yine isimlerimizi sayıyordu. Adam ajansla ilgilenmedi. Kim olduğumuzu bilmediği için "bedavadan Vatan kurtaran aslam' olma şansını kaybetti.

Asım arabayı her ne kadar yavai sürdü ise de Adapazarı kavşağına geldiğinde saat 5,5 u doldurmamıştı. Bu sebeble yolumuza devam ettik. İzmit'te gümrük memuru bir arkadaşı varmış, bekar oturuyormuş.

-O'na gideriz, diyordu!

İzmit'e geldiğimizde vakit dolmuş, şehrin girişlerindeki kontroller kalkmıştı. Lakin aradaığımız arkadaş evinde yoktu. Bayram tatili için memleketin gitmiş imiş. Şimdi ne yapacaktık, kimin evine gidebilidrdik? Asım bayramdan sonra dönüp gelme kararımı bilmiyordu. Bu sebeple yolumuza devam edip, beni İstanbul'daki kendi evime götürme teklifimi kabul etmiyor ve:

-Orayı kırk defa yoklamışlardır. Hemen gelip seni tevkif ederler' diyordu.

(Sebil s.8 1 Ocak 1989, 8. Bölüm)

"Turistik Yugoslav Oteline ulaştığımızd neredeyse geceyarısı olmuştu. Boş odası olup olmadığını sorduk:

-Sadece bir odam var!..' dedi.

Bu oda da tek yataklı idi. Yolumuza devam edip başka bir otele gidemezdik. Heyecan ve yorgunluğumuz son haddeydi. Güç bela otelciyi bu odaya bir ilave yatak koyması için ikna edebildik. Tanımadığım bir insanla burada sabahlamaya mecburdum. Lakin sonra anlayacaktım ki; bu yol arkadaşımla aynı odada sabahlamanın tek mahzuru O'nu yakinen tanımamış olmam değilmiş!.. Güzel bir banyo yaptıktan sonra yatağa girdimse de sabaha kadar uyumak kabil olmadı. Oda arkadaşım dehşetli bir surette horluyordu. Yorgun olduğundan önce O'nu ikaz etmek istemedim. Bilahare ikaz ettimse de, bir faide hasıl olmadı. Geceyi oturma salonundaki koltuklardan birinde geçirmeye mecbur kaldım.

Sabahleyin birlikte kahvaltı salonuna indik. Kahvaltımızı yaptıktan sonra kahvemizi içerken kendisine dedim ki:

-Bak arkadaşım!.. Benim adım Ahmed Uğurlu değil, Kadir Mısıroğlu!..'

Gözleri faltaşı gibi açıldı:
-Abi, Asım abiye gücendim. Demek ki; bana tam itimadı yokmuş. Ben O'nun için canımı veririm. Bana doğruyu söyleseydi ne vardı!..'

Sözünü kestim ve:

"Dur, Asım'ın günahını alma! O'nun sana itimadı tamdır. Bana, sana her hususta güvenebileceğimi söylemişti. Lakin ihtiyat etmiş, böyle yapmıştır. Bana ismimle hitapetmen, Türkiye'den çıkıncaya kadar tehlileki olabilirdi' dedim ve ilave ettim:

-Ben MSP Genel İdare Heyeti azasıyım. Biliyorsun bir kaç gün evvel hepimiz hakkında umumi bir tevkif kararı çıktı. Gerçi bu davadan bir şey çıkmaz, umarım hepimiz beraart ederiz. Lakin ihtilal zamanlarında gerçekler ortaya çıkıncaya kadar bazı yakışıksız muamelere maruz kalmak ihtimali vardır. Bu durum benim için de mevzu bahistir. Bu sebeple arkadaşlarımızın kararı üzerine bu yolu ihtiyar ettik. Şimdi seninle Salzburg'a kadar gideriz. Oradan Almanya'ya geçme imkanı hasıl olursa bir kaç gün bende misafir kalır, gezer tozar, çoluk çocuğuna uygun hediyeler alır, geri dönersin. Aksi halde Salzburg da Almanya demektir. Oradan alış veriş yapar, biraz gezer tozar, geri dönersin.

"Benim Almanya oturmalı pasaportum vardır. Ordan öteye geçmem mesele olmaz.' Daha bazı ilave sözlerle O'nu tatmin ettim. Tekrar yola girdik.

Otel yol kenarındaydı. Hafif bir yokuşla yoldan ayrılıp oelin önüne geliniyor ve 200 metrekarelik bir inişle tekrar ana yola bağlanıyordu. Bu yokuşu inip de ana yola indiğimiz anda Yugoslav Polisi önümüzü kesti ve arabamızı kenara çektirdi. Şöfer kendisine Boşnakça bizi durdurmasının sebebini sordu. Polis sür'atli gittiğimizi söyleyerek 10 Mark ceza vermemizi bildirmiş. Şöfer onunla münakaşaya tutuştu. Meselenin ne olduğunu sorunca böylece anlattı. Polis haksızdı. Arabamız 40-50 km.den fazla sür'atli seyretmemişti. Esasen süratlenmek için zaman ve zemin henüz müsaid hale gelmemişti. Fakat Yugoslav polislerinin böyle nahak yere ve kasten ceza yazdıklarını, otobanlarını bu surette yaptıklarını Türk işçilerinden evvelce öğrenmiştim.

Polis benim Boşnakça bilmediğimi anlayınca sözü Almancaya döktü. Şehadet parmağını yukardan aşağıya bıçak gibi indirerek:

:'Zehn Mark!' yani 10 Mark deyip duruyor, söfer de vermemek için inat ediyordu.

Kendisine dedim ki:

-Kardeş bunlar böyledir! Karar verdikleri cezayı alırlar. Boşuna münakaşa etme! Kabahat bizde, buralarını 500 sene idare etmişiz. Elimizde tutup bu domuz çobanlarına kaptırmasaydık. Şimdi burası ülkemizin bir parçası değil, laf anlatamazsın. Al şu 10 Markı, ver kendisine, yolumuza devam edelim!'

İtiraz edip mani olmak istediyse de polise 10 markı uzattım. Dizinin üzerinde bir makbuz yazdı. Yugoslav parasıyla oraya bir rakam kondurdu. Bunun 10 Marktan fazla mı eksik mi olduğunu kontrol imkanımız yoktu. İşittiğime göre hep böyle yaparlar, cezayı mark olarak tahsil eder, makbuzu Yugoslav parasıyla keserler, zulmen hem kendileri kazanır hem de devletlerini kazandırırlarmış. Böylece Türk işçilerinden haksız yere aldıkları paralarla bütün otabanlarını yapıp bitirmişler.

Almanya'ya giderken Yugoslavya'ya yayık gibi dar uzun bir mesafeyle geçilir. Takriben 1000 km kadardır. Güzel güneşli bir gündü. Yolun iki tarafı münbit bağ ve bahçelerle doluydu. Ecdanın kanı pahasına fethetmiş olduğu bu güzelim toprakları "İttihatçı Sergerdeler'inin ne elim facialara sebep olarak ve süratle kaybettiklerini düşünüyordum. Zihnim yakın tarihin facialar silsilesi üzerinde gezinerek Yugoslavya'yı geçip, bitirdih.

Yolda Üsküp'e uğramak düşüncesindeysem de bilakare bundan vazgeçtim. Bu maksatla Yugoslavya'daki eski Sebil abonelernin adreslerini bürodan İzmit'e getirtmiştim. Keşye uğrasymışım. Şimdi gitmeyi arzu ettiğim halde oradaki müslümanların tedirdinliğğine sebep olan hadiseler dolayısıyla o ninsanlara zarar vermekten korkuyorum.. Üstelik, elimedki pasaport da oldukça netameli!.. İngiliz Hükümeti tarafından siyasi mülteci olarak kabul olunmuşum ve vatansızlara mahsus mavi pasaport taşıyorum. Yugoslavya'da pek çok okuyucum vardı, ki hala da vardır. Geldiğimi duyanların toplaşacakları muhakkaktır. Pasaportum Yugoslav polisini tedirgin etmek için kafi iken bir de bu toplanma dolayısıyla seyahatimin arka planında bir dini veya siyasi maksat olduğuna vehmedecekleri muhakkaktır.'

(Sebil s.13 1 Haziran 1989, 11. Bölüm)

Özal dönemi'nde tekrar Türkiye'ye döndü.

Eserleri:

-Lozan Zafer mi Hezimet mi ,[10]

-Yunan Mezalimi ,

-Macar İhtilali ,

-Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi ,

-Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler ,

-Moskof Mezalimi ,

-Musul Meselesi ve Irak Türkleri ,

-Kanlı Düğün , [11]

-Kırık Kılıç ,[12]

-Uzunce Sevindik ,[13]

-Trabzon Mebusu Şehidi Muazzez Ali Şükrü Bey ,

-Osmanoğullarının Dramı ,

[1] Mısıroğlu, K.; Hicret

[2] Gerçekten benim için müstesna bir hatıra mahiyetinde olan Üstad'ın bu mektupları ve birlikte çekilmiş resimlerimiz '27 Mayıs ihtilali'ni müteakiben çalıştırmakta olduğum "Yıldız Talebe Yurdu'na nagihani bir baskın düzenleyen Örfi İdare mensuplarınca bir jip dolusu kitapla birlikte müsadere edilip götürülmüştür. İlim ve Hukuk namına bir cinayet teşkil eden bu kitap ve evrak müsaderesinin hazin tafsilatını da daha sonra hikaye etmeye çalışacağız.

[3] Şuurlu, gayretli bir gençti. Son derece okumayı seven, vaktinin çoğunu Sahaf'larda geçiren, mert, mazbut karakterli bir insandı. Edebiyat Fakultesi'nde okuyordu. Mektebini bitirip dine, devlete hizmet etmek aşkıyla doluydu. 1968 de mide kanaması geçirmiş, vucut kanı pıhtılaştıramadığı için günlerce kendisine kann verildiği halde kurtulamamıştır.

Rus Başbakanı Kosigin'in Ayasofya Camiini müze sıfatı ile ziyareti esnasında O'na tek başına yuh çekerek, polislerce kargatulumba götürülmüştü. O derece Osmanlı haytanıydı ki, Şehzade Mahmut Şevket Efendi'yi görmeye giderken benden kendisi namına -mecazi değil, hakiki manasıyla- Şehzade'nin ayaklarına kapanıp öpmemi ısrarla rica etmişti. Halbuki ne bende böyle hareket yapacak his ne de Şehzade de bunu kabul edecek bir temayül vardı.

Bir gün postanede beraberdik, bir mektup atacaktı. Üzerini yazmamı benden rica etti.

-Sen neden yazmıyorsun, dedim.

-Ben yeminliyim, dedi. Bu gavur harfler



Kaynak: www.ulumulhikmekoeln.de

Etiketler: Üstad Kadir Mısıroğlu
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 1831 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK