Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam'ı Mercek Altına Aldık
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam'ı Mercek Altına Aldık
Rebeze.com sitesinin Sosyolog Müfid Yüksel ile yapılan röportajı istifadenize sunuyoruz
09 Ocak 2011 Pazar Saat 23:59

Sosyolog Müfid YÜKSEL'e  sorduk oda cevapladı:İslamcıların mücadelesi sınıf atlama mücadelesiydi, milli görüş kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan yoksundurlar, radikal İslamcıların en büyük sorunu selefiliktir, radikal islamcılar batı karşısındaki yenilmişliği dahada hızlandırdı, radikal İslamcı akımlar bu gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi dahada hızlandırmışlardır.kürt sorunu modern ulus devlet bağlamından kurtularak okunmalı...

Müfid YÜKSEL' le yaptığımız ropörtajı ilginize sunuyoruz;

Yüksel ailesinin hem İslami camiada hem de Kürtler arasında çok farklı bir yeri var. Bu aile bu iki camiayı, bilgi ve aksiyon bakımından beslemiş ve bunun da ciddi bedelini ödemiş bir ailedir. Değerli bir araştırmacı-sosyolog olan Müfit Yüksel aynı zamanda HAS PARTİ’nin Kurucular Kurulu ve Genel İdare Kurulu üyesidir. Kendisi ile Fatih’in güzel bir restoranında dolu dolu bir röportaj yaptık. Müfit Hoca o kadar iştahlı idi ki çoğu zaman soru sormak istesem de konuşmasını bölemedim. Yer yer heyecanlanmasına da sebep olan bu röportaj ile rebeze.com okuyucularını buluşturmaktan dolayı çok mutluyum.

Enes Atila PAY

Rebeze: Hocam sekülerleşiyor muyuz?
M. Yüksel: Evet, sekülerleşiyoruz, hem de çok hızlı.

Rebeze: Sizin meşhur bir lavabo örneğiniz var. Oradan başlayalım.
M. Yüksel: Evet. Müslümanlar kendi lavabo kültürünü bile koruyamadılar. Alaturka yerine daha çok alafranga tuvaletlerin yaygınlaşması, dindar müteahhitlerin yaptığı binalarda bizim İslami anlamda taharet kültürümüzü koruyabilecek alaturka sistemin terk edilip alafranga lavabolara dönüştürülmesi ve çok fazla yaygınlaşmış olması bizim ne denli modernizm karşısında yenik düştüğümüzün bir göstergesidir. Dindar kesimin işlettiği otel veya diğer sosyal kurumlarda da bu durum çok daha fazla görülmektedir. Hatta yeni yapılan camilerde bile alafranganın tercih edilmeye başlanması lavabo anlamında bile kendi kültürel öğelerimizi -ki İslam’ın taharet kuralları gibi en bireysel olarak korunabilecek alanı bile- koruyamadığımıza şahit oluyoruz.

Rebeze: Taksim gibi yerlerde yapılan yılbaşı kutlamalarında başörtülü bayanlar da vardı. Malum, erkeklerin hangi camiadan olduğunu görünüşünden anlayamıyoruz. O yüzden başörtülüler açısından soruyorum. Sonra çevremizde duyuyoruz. Muhafazakârlar kutlamayı evlerine de taşıdılar. Özel hazırlıklar falan yapılıyormuş. Neler oluyor hocam?
M. Yüksel: Evet. Lavabo kültürünü koruyamayan dindarlar yılbaşı kutlamalarına da entegre oldular. Yılbaşı kutlamaları ilk önce Mekke’nin Fethi’ne alternatif üretilmiş spontane bir kutlamaydı. Aynı günde bir şey kutlama ihtiyacı hisseden camiayı aynı zamanda devletin de resmi tatil vs. icraatları ile desteklemesi neticesinde bu yılbaşı gelenekselleşti. Son yirmi yıldır güç ve para ile tanışan gerek radikal İslamcı olsun gerek muhafazakâr camia olsun bu batının getirdiği medeniyet karşısında duramadılar; hatta ona eklendiler. Bu da sekülerleşmenin bir başka göstergesi tabi.

Rebeze: Peki dindarlar bunu nasıl meşrulaştırdılar?
M. Yüksel: Artık meşrulaştırma ihtiyacı bile duyulmuyor. (gülüyoruz)

Rebeze: Bu sekülerleşme sürecinde Ak Parti'nin rolü oldu mu?
M. Yüksel: Tabi oldu. Süreci hızlandırdı diyebiliriz.

Rebeze: Nasıl?
M. Yüksel: Şimdi Ak Parti belli birikimlerin neticesi idi. Bir taraftan Ak Parti, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi geleneğinden gelen; bir taraftan da radikal İslamcı grupların oluşturduğu bir partidir. Her ikisinin koalisyonundan oluşmuş. Biraz da eski Anaplıların, Doğruyolcuların içinde yer aldığı ama ana çekirdek olarak eski milli görüş geleneğinden gelenler ile eski radikal siyasal islamcı grupların bir araya gelmesinden oluşmuş bir koalisyon hareketi oldu. Milli görüş geleneğinden gelenler, milli görüşünün doğal durumundan dolayı İran patik, pragmatik, bilgi ve donanımdan yoksun idiler.

Rebeze: Milli görüş bilgi ve donanım noktasında yetersizdi öyle mi?
M. Yüksel: Evet, milli görüş kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan yoksundurlar. Kültür olarak, bilgi ve insan kalitesi açısından, donanım açısından son derece düşük seviyeli bir kadro ortaya çıktı.

Rebeze: Peki, AK PARTİ’ye geçip yönetici olanlar?
M. Yüksel: Evet, oraya geleceğim. Şimdi bu kadro, 1970'li yıllardan beri teşkilat işleri ile ilgili koşturmaktan zaman bulamayan, en fazla Milli Türk Talebe Birliği’nde, Akıncılar’da ya da başka yerlerde şiir geceleri düzenleyen, Mehmet Akif’ten, Necip Fazıl’dan bir kaç şiir okuyan, üç beş ilmihal bilgisi olan, biraz fıkıh bilen, bunun ötesinde hiçbir ciddi bilgi ve donanıma sahip olmayan insanlardan oluşuyor.

Rebeze: İslami bilgiyi mi kastediyorsunuz?
M. Yüksel: İslami ve diğer bilgiler, genel kültür donanımı yani seküler bilgiler açısından da yetersizdirler. Kendi alanlarında örneğin hukuk alanında ya da başka meslek disiplenleri alanında ünvan almış olanları dahi aynı şekilde değerlendirilebilir. İçlerinde belli bir donanıma sahip iki veya üç kişi bulabilirsiniz. Bu kesimin kötü niyetten değil teşkilat işleri ve başka faaliyetlerden dolayı araştırmalar yapmaya zamanları kalmıyor. Ayrıca bunların kitap okuma alışkanlıkları da yok. Bunun bir diğer sebebi de kırsal kökenli olmalarıdır ya da kırsal eşraftan oluşuyor olmalarıdır. Yani kasabalı tüccar, kasabalı esnaf...

Rebeze: Peki, radikal İslamcılar?
M. Yüksel: Evet, öbür tarafta da radikal İslamcılar vardı. Radikal İslamcılar 1970’li yılların sonlarında Milli Türk Talebe Birliği’nde ve kısmen Akıncılar içersinde yer alarak, 1979’daki İran Devrimi’nden etkilenerek aynı zamanda Müslüman Kardeşler Hareketi’nin literatürlerinden beslenen, Seyyid Kutup, Hasan el-benna, Mevdudi, Said Havva başta olmak üzere, biraz da Iran’dan gelen Ali Şeriati gibi düşünürlerin eserlerini okuyan, protest hareket edenlerden oluşmaktadırlar.

Rebeze: Biraz daha açarsanız …Bunlar kimlerden oluşuyordu? Asıl omurgasını teşkil eden sosyal tabaka hangisiydi?
M. Yüksel: Aslında tamda o dönemin antiemperyalist ideolojik hareketlere, soğuk savaş dönemi ideolojilerin konjoktörüne oturan, tam da ona tekabül eden ideolojik anlayışa sahip İslamcı öğrenci gruplarından oluşmaktaydı. Bu gruplar belli kitap evleri çevresinde kümelendi. Karton kapaklı da olsa Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Hasan el-benna gibi belli kitapları okuyan, 90'lı yıllara doğru İnsan Yayınları bu yılların başında biraz da Murat Belge ve Birikim Dergisi çevresi, İletişim Yayınları, Bağlam Yayınları gibi yayın evlerinin eserlerini okuyan kimselerden oluşuyordu.
Bu kimseler; Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi geleneğinden gelenlere nazaran bu anlamda çok ciddi fark attılar.
 
Rebeze: Entelektüel birikim açısından mı?
M. Yüksel: Evet, yoksa bu radikal islamcıların da çok ciddi bir donanım ve çok güçlü bir altyapıya sahip olmalarından kaynaklanmıyordu.

Rebeze: Peki bu saydığınız düşünürlerin söylemleri Türkiye konjoktörüne uygun değil miydi? Bu söylemlerin Türkiye’de bir karşılığı yok muydu? Ya da bunlar kendi ülkelerinde başarılı değiller miydi?
M. Yüksel: Hayır, bunlar kendi ülkelerinde de başarısızlardı.

Rebeze: Yani bunlar lokal çözümler mi üretiyorlardı? Evrensel çözüm önerileri yok muydu? Onu öğrenmek istiyorum...
M. Yüksel: Hayır hayır, radikal İslamcıların en büyük sorunu selefiliktir. İnanç ve itikat temelli olarak selefiliği, İbni Teymiyye, İbni Kayyim el-cevziye ekolünü benimsemiş olmalarıdır. O ekolün dışlayıcı ve tekfirci olması, nispeten bir şekilde hariciliğe atıf yapabileceğimiz temel bazı inanç öğeleri taşımalarından ileri geliyor.

Rebeze: Selefilik nasıl ortaya çıktı? Ortadoğu konjoktörü gereği miydi?
M. Yüksel: Hayır, bu Suudi Arabistan'da Hicaz’a hükmeden idarenin Vahhabi olmasından, İbni Teymiyye ve İbni Kayyim'in zihniyeti ve anlayışını esas alan bir yönetimin bu coğrafyaya hükmetmesinden dolayı ortaya çıkmıştır.

Rebeze:
Ama bu dedikleriniz bulundukları çağda modern saldırılara karşı siyasal tavır geliştirmişlerdir. Bunlar aynı zamanda o dönemlerde aksiyon adamları da olmuşlardır. Müslümanları siyasal olarak örgütlemiş emperyal hareketlere karşı direnmelerini sağlamışlardır. Mesela İbni Teymiyye Moğol istilasına karşı büyük bir direniş göstermiştir.
M. Yüksel: O başka bir şey. Adamın siyasi tavrına girmiyorum. İtikadi anlayışı açısından değerlendiriyorum. Yoksa adamın siyasi tavrı çok övgülere layık olabilir. O mücadelesi bir şekilde taktir edilebilir; ama itikat anlamında ehli sünnetin Eş’ari ve Maturidi gibi ekollerine temelden çatışmacı bir yapı içerisinden olması sorundur.

Rebeze: Özelllikle Eş’arilik diyebilir miyiz? Çünkü malum, selefilikten önce Hicaz ve Dımeşk bölgelerine hükmeden itikadi ekol Eş’arilik’tir. Bunda Selahaddini Eyyubi’nin açmış olduğu Şafii medreseler de etkili olmuştur.
M. Yüksel: Evet selefilik yayılmadan yüzyıl önce Ortadoğu’nun neredeyse tamamı Eş’ari’ydi.

Rebeze: Ve İbni Teymiyye de buralarda yani Dımeşk’te yetişmiştir.
M. Yüksel: Evet ama İbni Teymiyye kendi döneminde etkili olamamıştır. İbni Teymiyye son yüzyılda etkili olmuştur.

Rebeze: Evet, neyse hocam selefilik nasıl yayılmıştı. Onu anlatır mısınız?
M. Yüksel: Bu Suud hanedanının Arap yarım adasına ve Hicaz’a hakim olması ve bunun getirdiği yankılar ve sonuçlardır. Ve Irak, Suriye ve Mısır gibi İslam aleminin önemli ilim ve kültür merkezlerinde 1939-40 yıllardan itibaren İngiliz, Fransız işgalleri daha sonra da bu işgallerin ardından gelen askeri diktatörlükler bir anlamda orada bizim medeniyetimizin ilim ve kültür öğrenimi imkanlarını ortadan kaldırdı. Dolayısıyla Suriye, Mısır ve Irak’taki din, ilim ve fikir adamları orada kendileri için İslami anlamda da bir zemin ve soluk alabilecekleri bir alan bulamadıkları için Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’ye sığınmak zorunda kaldılar. Bu ister istemez Suudi Arabistan’ın resmi ideolojisiyle zaman içerisinde bu alimlerimizin bu düşünürlerimizin bütünleşmesini ve bir şekilde bağdaşır hale gelmesini sağladı. Bunların da Suriye Irak ve Mısır’daki ilim ve din adamlarımızın, Müslüman entelektüellerimizin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalması ister istemez selefi-vahhabi anlayışın bunlar üzerinde de yayılmasını sağladı. Örgütlü bir şekilde Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kadrolarının Mısır’dan kaçarak Suudi Arabistan’a sığınmış olmaları daha örgütlü bir şekilde yayılmasını sağlamıştır. Bu sefer İslami hareketler anti emperyalist olarak bilinen tam da soğuk savaş dönemi konjonktürüne oturan tam da o konjonktüre tekabül eden ve insanlar arasında o anlamda revaç görebilecek olan ideolojik filtreden geçmiş bir din anlayışının yaygınlaşmasına sebep oldu. Ve bu da gerek Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalan kadroların ve gerekse diğer fikir ve ilim adamlarının eli ile yayıldığı için bunlar üzerinden selefilik adeta İslam dünyasında İslamcılığın temel ideolojisi haline geldi.

Rebeze: Peki ya Tükiye’de durum nedir?
M. Yüksel: Türkiye’de de radikal İslamcı hareket özünde modernist eğilimleri biraz daha fazla olan selefi bir harekettir.

Rebeze: Nasıl? Aslında tersi biliniyor gibi!
M. Yüksel: Çünkü Türkiye’de Cemaleddin Afgani damarının da bir şekilde etkisi görülmektedir. Özellikle ilahiyatlar bağlamında… Çünkü 80'li yıllardan itibaren İslamcı kesimin bir çoğu aynı zamanda ilahiyat fakültelerine de gittiler. Yani İslamcı kesimin din adamları ihtiyacı ilahiyat fakültelerinde karşılandı. İlahiyat fakülteleri de daha önce Kemalist ve cumhuriyetçi tek parti dönemi resmi ideolojisine sahip öğretim üyelerinin etkisinde iken (özellikle Ankara ilahiyat) 80’li yıllardan itibaren Muhammed Abduh, Reşit Rıza ya da başka ülkelerdeki Fazlurrahman gibi modernist akımların ağır etkisi altında kaldı. Radikal İslami hareketin dini anlamdaki beslenme kaynağı da Ankara İlahiyat olduğu için bu hareket daha çok modernist bir hareket halini aldı. Müslüman Kardeşler hareketi aracılığı ile Seyyid Kutup, Mevdudi gibi kimselerin katı selefi tutumları içeren, neredeyse hariciliği ciddi anlamda çağrıştıran eser ve tutumları, özellikle Mevdudi’nin Kuran'a göre dört terim eserinde daha çıplak bir şekilde görülebilen bu katı selefiliğin Seyyid Kutup bağlamında da ideolojik filtreden geçmiş yine bu selefi anlayışın islami hareketin bu anlamda dinamiğini teşkil etmesi, bir protest hareketi oluşturdu. Radikal İslamcı akımlar da bunlardan etkilenmiştir. Ve bu radikal akımlar Türkiye’de 80'li yıllarda geleneği toptan yok sayan çoğu zaman hadislere kadar giden, peygamber sonrası dönemi adeta cahiliye çağı olarak gören ve son zaman İslamcı hareketlerini, “İslami, tevhidi aydınlama” olarak gören bir hareket olduğundan bizim batılılaşma karşısında elimizde kör topal bulunabilecek direnme araçlarını da sözde tevhide dönüş, öze dönüş adı altında bir şekilde tasfiye etti.

Rebeze: Yani "radikal İslamcılar" batı karşısındaki yenilmişliği daha da hızlandırdı öyle mi?
M. Yüksel: Öyle, açıkçası radikal İslami hareket bu hayat tarzı anlamında batı karşısında bize son dönemlerde çok daha hızlanmış bir yenilgi tattırdı. Yani radikal İslamcı akımlar bu gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi daha da hızlandırmışlardır. Son on, on beş senedir başörtülülerin hayat tarzında da çok uç noktalara da gidebilen bu değişim ve dönüşümü batının medeniyet tarzının lehinde olacak şekilde ve bir şekilde dine ait, dinin getirdiği medeniyet ve kültürü tümü ile kazıyabilecek bir hareketin sağlayıcısı durumunda oldular. Radikal İslamcılık adeta bunun zeminini hazırlayan ve hızlandıran bir dinamo oldu.
Çünkü biraz önce de değindiğim. Ak Parti’deki radikal İslamcı unsurlar bilgi ve donanım açısından yukarda ifade ettiğim sebeplerden dolayı milli görüş ve refah partisi geleneğinden gelenlere göre çok fark attılar ve bunlar Ak Parti’nin dinamosunu teşkil ettiler. içerdeki Ak Parti beynini bunlar oluşturdular. Ve batı ile batılı sistem ile entegre olma konusunda en fazla iştahlı olanlarda bu eski radikal İslamcılar oldu.

Rebeze: Peki Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç radikal İslamcı mıydı?
M. Yüksel: Hayır değillerdi. Bunlar milli görüş geleneğinden geliyorlar. 80 öncesi radikal İslamcılarından değiller. Ama tabi bunlar da o radikal İslamcılardan etkilendiler. Radikal İslamcıların yani kitap evleri çevresinde kümelenenlerin bir kısmı MTTB ve Akıncı’lardan geliyordu. Bunlar 79'daki İran İslam devriminin verdiği heyecan ortamından ciddi olarak etkilendiler.

Rebeze: Müslüman Kardeşler ile yakınlıkları ne oranda idi?
M. Yüksel: Bunlar yoğun bir şekilde Müslüman Kardeşler literatüründen, slogan ve heyecan olarak da İran devriminden etkilendiler. Yoksa İran’dan itikad noktasında bir etkilenme yoktur. Sadece radikal İslamcılara slogan ve heyecan kattı. Ama asıl omurgayı Müslüman Kardeşler Hareketi ve bu anlayışın dayandığı ideolojik filtreden geçmiş selefi inanç oluşturdu.
Tam da soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya görüşüne oturan bir yönelim söz konusu. Burada radikal İslamcı harekette Marksist hareketlere ciddi bir öykünme vardır.

Rebeze: Büyük ve önemli bir iddia, biraz açar mısınız?
M. Yüksel: 70’li yılların sonuna doğru gerek Türkiye’de gerekse Müslüman dünyasının başka yerlerinde silahlı militan hareketler daha çok Marksist sol hareketlerdi. Bu Marksist sol hareketler o kadar etkili oldu ki başlarda İsrail’e karşı Filistin direnişi bile Marksist bir görünüm kazandı.

Rebeze: Bir parantez açıp soracağım. PKK'nin çıkışı da böyle bir konjonktüre denk geliyor ; o da bu şekilde ''mecburi Marksist'' bir örgüt olarak mı kuruldu.
M. Yüksel: Evet, tamamen öyle.

Rebeze: Peki devam edin lütfen.
M. Yüksel: Mesela Filipinler’deki İslami hareket bile sol soslu bir hareketti. Şimdi şöyle bir durum oldu. İslami kesim kendini ezik bir durumda hissetti. Bunlar halisane antiemperyalisttiler. Sovyetler Birliği’nin de antiemperyalist Marksist oluşu bunları yakınlaştırdı. Sovyetler de bunları desteklemeye başlayınca, bu fikir transferi de hızlanmış oldu. Sovyetler’de Marksist-Stalinist şiddet anlayışının gelişkin olmasından dolayı gerilla hareketleri daha çok sol karakterli oldu. Bu durumu ilk kıran, bunu tersine çeviren de Afganistan oldu. Afgan direnişinin Sovyetlere karşı mücadelesinde bu tersine döndü. Zaten Sovyetler’in yıkılışında Afgan direnişinin büyük yeri vardır.
Dolayısı ile bu dindar İslami kesim 70 yıllarda gerilla olmaya, militan olmaya özendiriliyordu. Yani bu yıllarda şiddet özendirilen ve ön plana alınan bir şey oldu. Bu döneme kadar Marksistler tarafından suçlanıyorlardı. “Sizin antiemperyalist çıkışınız yok, hiç bir gerilla hareketiniz yok.” diye adeta aşağılanıyorlardı. Bu da eziklik duygusuna sebep oldu. Zaman içerisinde İran Devrimi’nden sonra “Bakın bizim de bir kanlı devrimimiz oldu.”demeye başladılar. Çünkü kanlı devrimler adeta kutsanıyordu. İran Devrimi ve Afgan Direnişi müslümanları şiddetin tam ortasına koydu. Bu Marksist şiddet eğiliminden dolayı bu güne kadar şiddete hiç elini bulaştırmamış olanlar, şiddetin ortasında buldular kendilerini. Müslümanlar bu duruma adeta zorla itildiler. Bu ortama zorla itilen müslümanlar bu sefer de 90'li yıllarda terörist damgası yemeye başladı.

Rebeze: Peki, bu süreçten sonra radikal İslamcılar geleneksel Müslümanlara karşı nasıl bir posizyon aldılar?
M. Yüksel: Bunlar gelenekte kalıp geleneği benimseyen tüm muhafazakâr grupları uzlaşmacı, devletçi, İslami şuurdan yoksun olmakla suçladı. Fakat bu suçlamalar mevcut muhafazakâr cemaat ve grupları aşarak sahabe dönemine kadar gitti. Dolayısıyla bütün bir İslam tarihi ve medeniyet tarihimiz radikal İslamcı hareket tarafından toptan ve katı bir şekilde eleştirilmeye başlandı. Bunu bir taraftan selefi akımdan gelenler, bir taraftan da ilahiyat fakültelerinden gelen modernleşmeci rasyonel akımlardan ve Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Fazlurrahman gibi aydınlardan etkilenenler yaptılar. Bunlar bu etki altında bütün bir geleneği, sırtlarını modernizme ve ideolojik selefiliğe dayanarak sorguladılar ve tasfiye ettiler. Bu tasfiye hareketi modernleşmeyi, sekülerleşmeyi hızlandıran bir araç haline geldi.

Rebeze: Bir tür konformizm, öyle mi?
M. Yüksel: Evet, çünkü radikal İslamcılarda devlet talebi vardı. Yani dinsiz devlet yıkılacak yerine İslami devlet kurulacaktı. Bu iktidar talep ve istençleri bir sınıf atlama mücadelesine dönüştü ve bir şekilde iktidar ve para ile tanışmayı sağladı.

Rebeze: Yani İslamcıların mücadelesi bir sınıf atlama mücadelesi miydi?
M. Yüksel: Bu sonuç, bunun delili. Çünkü kendi medeniyet, inanç ve kutsalları ile kavga ettiler. Bunlar kutsallarını cahiliye ve şirk parantezine sokarak dövdüler. İslamın temel kutsalları “radikal İslamcı dayak” yedi sürekli. Yani bu ister istemez bir şekilde İslami hayat tarzının getirdiği unsur ve değerlere karşı radikal İslamcılarda ciddi bir yabancılaşmayı doğurdu. Bunun yerine de bir alternatif koyabilme durumları da olmadığı için batılı hayat tarzına en rahat bir şekilde uyum gösterenler radikal İslamcılar oldu. Yani eski Marksistlerin kapitalist sisteme çok rahat entegre olabilme fleksibilitesine sahip olmaları gibi radikal İslamcılar da bu mevcut kapitalist sisteme çok rahat entegre olma fleksibilitesine sahip hale geldiler.

Rebeze: Neden?
M. Yüksel: Çünkü 1990 yılına gelindiğinde soğuk savaş dönemi bitti, iki kutuplu dünya çöktü. Sovyet bloğu yıkıldı. O antiemperyalist şiddet anlayışı önemini kaybetti. Buna öykünen bu etki ve atmosfer altında ideolojik bir İslamcılık anlayışı şekillendiren radikal İslamcı akımlar çöktü.

Rebeze: Peki ya muhafazakar cemaatler?
M. Yüksel: Türkiye’deki muhafazakâr cemaatler de herhangi bir direnç göstermediler.

Rebeze: Bu cemaatler hangileri? Gülen Cemaati ya da Süleymancılar’ı mı kast ediyorsunuz?
M. Yüksel: Hayır, onlar kısmen. Daha çok kast ettiğim İskender Paşa Cemaati gibi yani Gümüşhanevi Dergahı çevresi.

Rebeze: Anladım. Buyurun devam edin.
M. Yüksel: Bunlar birincisi pragmatist tavırlarının önplana geçmesi, ikincisi muhafazakar cemaatlerin milliyetçi mukaddesatçı bir çizgi benimsemeleri bu tavırları çerçevesinde devletçi, resmi ideolojiyi bir şekilde meşrulaştırıcı bir saik ile hareket etmeleri, resmi ideolojiye karşı bir tavır sergileyememeleri, üçüncüsü kent kökenli elite sahip olmamaları, dördüncüsü Ziya Gökalp’ın medeniyet ve kültür ayırımı üzerinde bir anlayışın var olması -batının ilim ve teknolojisini alalım ama kültürünü ve inancını almayalım- gibi bir konsept belirlendiğinden batının getirdiği bilim ve fen anlayışını (buradaki bilimi ben science anlamında kullanıyorum) kutsayan bunu evrensel bir değer olarak kabul edip kutsayan bir anlayışın muhafazakar cemaatlerde de yer almasından dolayı aslında muhafazakar cemaatlerin de temelde modernist bir yapıya sahip olmaları neticesini verdi. Bunun yansımaları olarak muhafazakar cemaatlerde doktorluk ve mühendislik gibi daha çok batılı teknolojik anlayışının getirdiği konjoktörde şekillenmiş mesleklere olan aşırı eğilim hatta bu mesleklerin neredeyse tapınılacak meslekler haline gelmesinden dolayı diğer sosyal bilimler veya dini alanlarda uzman olanların doktor ve mühendisler karşısında küçümsenmesi netice verdi. Bu cemaatlerin bu konudaki yetersizlikleri bu saydığım modern mesleklerin getirdiği batı medeniyetine teslim olmayı netice verdi. Bu anlamda muhafazakâr cemaatler de kendi özel hayatlarında dine ait birçok öğeyi koruyamadılar.

Rebeze: Modernleşmenin tarihi seyrini anlattınız. Ama siz aynı zamanda HAS PARTİ kurucular kurulu ve genel idare kurulu üyesisiniz? HAS PARTİ bu sekülerleşmeye bir dur diyecek mi?
M. Yüksel: Bu konuda hiçbir garanti veremem. Henüz yeni kurulmuş bir partiyiz. Şunu yapar, bunu yapar demek için biraz erken ;ama ben kendi adıma özellikle bu konuda çalışmalar yürüteceğimi söyleyebilirim.

Rebeze: Bir partinin buna öncülük etmesi şarttır, değil mi?
M. Yüksel: Evet, kesinlikle şarttır. Bu konuda pragmatist davranmayarak idealizmi ön plana alarak ilkeleri ve idealleri ön plana alarak hareket edip bu konuda çalışmalar yapmak gerekiyor tabi.

Rebeze: HAS PARTİ’de Kürt sorunu noktasında söz hakkına sahipsiziniz. Bu konuya nasıl yaklaşacaksınız?
M. Yüksel: Evvela Kürt sorununu sadece Türkiye sınırları içersine hapis etmeyeceğiz. Yani Erbil ile Diyarbakır arasında fark gözetmeden Kürt sorununa eğileceğiz.

Rebeze: Sizce Kürt sorunu doğru okunuyor mu?
M. Yüksel: Hayır, Kürt sorunu iyi okunmuyor. Sürekli modern ulus-devlet bağlamında okunuyor. Zaten Kürt sorunun bunun dışında bir okuma biçimine ihtiyacı var. Ama anladığım kadarı ile buna izin verilmiyor. Bu konuda çok ciddi bir baskı yapılıyor.
 
Rebeze: Kim yapıyor?
M. Yüksel: Bir taraftan devlet kanadından, bir tarafta PKK ya da başka uzantılar tarafında modern ulusalcılık dışında kürt sorununun okunmasına engel olunuyor. Bir tekel söz konusudur. Ama bu sorunun daha uzun bir tarihsel süreç içerisinde okunması gerekiyor. Modern ulus-devlet bağlamında okunması bu sorunu çözmeyecek diye düşünüyorum. Kürt kimliğini de bünyesine alacak yeni bir siyasal zeminin oluşturulup Ankara merkezli okuma biçiminden vazgeçilmesi gerekiyor.

Rebeze: Açacak mısınız bu yeni okuma biçimini?
M. Yüksel: Açarım tabi. Şöyle, Fransız İhtilali ile beraber yayılan modern ulus-devlet paradigmasının getirdiği arızi bir durum var bu topraklarda. Mevcut arızi durum üzerinde kalıcı çözümler bulunmaya çalışılıyor. Bu Kürtlerin hayrına olmayacak bir durumu netice veriyor. 
kaynak: rebeze.com

Etiketler: Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam'ı Mercek Altına Aldık
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 1648 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK