Sosyolog Müfid YÜKSEL'e sorduk oda
cevapladı:İslamcıların mücadelesi sınıf atlama mücadelesiydi, milli görüş kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan
yoksundurlar, radikal İslamcıların en
büyük sorunu selefiliktir, radikal islamcılar batı
karşısındaki yenilmişliği dahada hızlandırdı, radikal İslamcı akımlar bu
gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi
dahada hızlandırmışlardır.kürt sorunu modern ulus
devlet bağlamından kurtularak okunmalı...
Müfid YÜKSEL' le yaptığımız ropörtajı
ilginize sunuyoruz;
Yüksel ailesinin hem İslami camiada hem de Kürtler
arasında çok farklı bir yeri var. Bu aile bu iki camiayı, bilgi ve aksiyon
bakımından beslemiş ve bunun da ciddi bedelini ödemiş bir ailedir. Değerli bir
araştırmacı-sosyolog olan Müfit Yüksel aynı zamanda HAS PARTİ’nin Kurucular
Kurulu ve Genel İdare Kurulu üyesidir. Kendisi ile Fatih’in güzel bir
restoranında dolu dolu bir röportaj yaptık. Müfit Hoca o kadar iştahlı idi ki
çoğu zaman soru sormak istesem de konuşmasını bölemedim. Yer yer
heyecanlanmasına da sebep olan bu röportaj
ile rebeze.com okuyucularını buluşturmaktan dolayı çok mutluyum.
Enes Atila PAY
Rebeze: Hocam sekülerleşiyor
muyuz?
M. Yüksel: Evet,
sekülerleşiyoruz, hem de çok hızlı.
Rebeze: Sizin meşhur bir lavabo
örneğiniz var. Oradan başlayalım.
M.
Yüksel: Evet. Müslümanlar kendi lavabo kültürünü bile
koruyamadılar. Alaturka yerine daha çok alafranga tuvaletlerin yaygınlaşması,
dindar müteahhitlerin yaptığı binalarda bizim İslami anlamda taharet kültürümüzü
koruyabilecek alaturka sistemin terk edilip alafranga lavabolara dönüştürülmesi
ve çok fazla yaygınlaşmış olması bizim ne denli modernizm karşısında yenik
düştüğümüzün bir göstergesidir. Dindar kesimin işlettiği otel veya diğer sosyal
kurumlarda da bu durum çok daha fazla görülmektedir. Hatta yeni yapılan
camilerde bile alafranganın tercih edilmeye başlanması lavabo anlamında bile
kendi kültürel öğelerimizi -ki İslam’ın taharet kuralları gibi en bireysel
olarak korunabilecek alanı bile- koruyamadığımıza şahit oluyoruz.
Rebeze: Taksim gibi yerlerde
yapılan yılbaşı kutlamalarında başörtülü bayanlar da vardı. Malum, erkeklerin
hangi camiadan olduğunu görünüşünden anlayamıyoruz. O yüzden başörtülüler
açısından soruyorum. Sonra çevremizde duyuyoruz. Muhafazakârlar kutlamayı
evlerine de taşıdılar. Özel hazırlıklar falan yapılıyormuş. Neler oluyor
hocam?M. Yüksel: Evet.
Lavabo kültürünü koruyamayan dindarlar yılbaşı kutlamalarına da entegre oldular.
Yılbaşı kutlamaları ilk önce Mekke’nin Fethi’ne alternatif üretilmiş spontane
bir kutlamaydı. Aynı günde bir şey kutlama ihtiyacı hisseden camiayı aynı
zamanda devletin de resmi tatil vs. icraatları ile desteklemesi neticesinde bu
yılbaşı gelenekselleşti. Son yirmi yıldır güç ve para ile tanışan gerek radikal
İslamcı olsun gerek muhafazakâr camia olsun bu batının getirdiği medeniyet
karşısında duramadılar; hatta ona eklendiler. Bu da sekülerleşmenin bir başka
göstergesi tabi.
Rebeze: Peki dindarlar bunu nasıl
meşrulaştırdılar?
M.
Yüksel: Artık meşrulaştırma ihtiyacı bile duyulmuyor.
(gülüyoruz)
Rebeze:
Bu sekülerleşme sürecinde Ak Parti'nin rolü oldu mu?
M. Yüksel: Tabi oldu. Süreci
hızlandırdı diyebiliriz.
Rebeze: Nasıl?
M. Yüksel: Şimdi Ak Parti belli
birikimlerin neticesi idi. Bir taraftan Ak Parti, Milli Nizam Partisi, Milli
Selamet Partisi, Refah Partisi geleneğinden gelen; bir taraftan da radikal
İslamcı grupların oluşturduğu bir partidir. Her ikisinin koalisyonundan oluşmuş.
Biraz da eski Anaplıların, Doğruyolcuların içinde yer aldığı ama ana çekirdek
olarak eski milli görüş geleneğinden gelenler ile eski radikal siyasal islamcı
grupların bir araya gelmesinden oluşmuş bir koalisyon hareketi oldu. Milli görüş
geleneğinden gelenler, milli görüşünün doğal durumundan dolayı İran patik,
pragmatik, bilgi ve donanımdan yoksun idiler.
Rebeze: Milli görüş bilgi ve
donanım noktasında yetersizdi öyle mi?
M. Yüksel: Evet, milli görüş
kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan yoksundurlar. Kültür olarak, bilgi ve
insan kalitesi açısından, donanım açısından son derece düşük seviyeli bir kadro
ortaya çıktı.
Rebeze: Peki, AK PARTİ’ye geçip
yönetici olanlar?M. Yüksel: Evet,
oraya geleceğim. Şimdi bu kadro, 1970'li yıllardan beri teşkilat işleri ile
ilgili koşturmaktan zaman bulamayan, en fazla Milli Türk Talebe Birliği’nde,
Akıncılar’da ya da başka yerlerde şiir geceleri düzenleyen, Mehmet Akif’ten,
Necip Fazıl’dan bir kaç şiir okuyan, üç beş ilmihal bilgisi olan, biraz fıkıh
bilen, bunun ötesinde hiçbir ciddi bilgi ve donanıma sahip olmayan insanlardan
oluşuyor.
Rebeze:
İslami bilgiyi mi kastediyorsunuz?M.
Yüksel: İslami ve diğer bilgiler, genel kültür donanımı yani
seküler bilgiler açısından da yetersizdirler. Kendi alanlarında örneğin hukuk
alanında ya da başka meslek disiplenleri alanında ünvan almış olanları dahi aynı
şekilde değerlendirilebilir. İçlerinde belli bir donanıma sahip iki veya üç kişi
bulabilirsiniz. Bu kesimin kötü niyetten değil teşkilat işleri ve başka
faaliyetlerden dolayı araştırmalar yapmaya zamanları kalmıyor. Ayrıca bunların
kitap okuma alışkanlıkları da yok. Bunun bir diğer sebebi de kırsal kökenli
olmalarıdır ya da kırsal eşraftan oluşuyor olmalarıdır. Yani kasabalı tüccar,
kasabalı esnaf...
Rebeze: Peki, radikal
İslamcılar?
M. Yüksel:
Evet, öbür tarafta da radikal İslamcılar vardı. Radikal İslamcılar 1970’li
yılların sonlarında Milli Türk Talebe Birliği’nde ve kısmen Akıncılar içersinde
yer alarak, 1979’daki İran Devrimi’nden etkilenerek aynı zamanda Müslüman
Kardeşler Hareketi’nin literatürlerinden beslenen, Seyyid Kutup, Hasan el-benna,
Mevdudi, Said Havva başta olmak üzere, biraz da Iran’dan gelen Ali Şeriati gibi
düşünürlerin eserlerini okuyan, protest hareket edenlerden oluşmaktadırlar.
Rebeze: Biraz daha
açarsanız …Bunlar kimlerden oluşuyordu? Asıl omurgasını teşkil eden sosyal
tabaka hangisiydi?
M.
Yüksel: Aslında tamda o dönemin antiemperyalist ideolojik
hareketlere, soğuk savaş dönemi ideolojilerin konjoktörüne oturan, tam da ona
tekabül eden ideolojik anlayışa sahip İslamcı öğrenci gruplarından oluşmaktaydı.
Bu gruplar belli kitap evleri çevresinde kümelendi. Karton kapaklı da olsa Ali
Şeriati, Seyyid Kutup, Hasan el-benna gibi belli kitapları okuyan, 90'lı yıllara
doğru İnsan Yayınları bu yılların başında biraz da Murat Belge ve Birikim
Dergisi çevresi, İletişim Yayınları, Bağlam Yayınları gibi yayın evlerinin
eserlerini okuyan kimselerden oluşuyordu.
Bu kimseler; Milli Nizam ve Milli
Selamet Partisi geleneğinden gelenlere nazaran bu anlamda çok ciddi fark
attılar.
Rebeze:
Entelektüel birikim açısından mı?
M.
Yüksel: Evet, yoksa bu radikal islamcıların da çok ciddi bir
donanım ve çok güçlü bir altyapıya sahip olmalarından kaynaklanmıyordu.
Rebeze: Peki bu
saydığınız düşünürlerin söylemleri Türkiye konjoktörüne uygun değil miydi? Bu
söylemlerin Türkiye’de bir karşılığı yok muydu? Ya da bunlar kendi ülkelerinde
başarılı değiller miydi?
M.
Yüksel: Hayır, bunlar kendi ülkelerinde de başarısızlardı.
Rebeze: Yani bunlar
lokal çözümler mi üretiyorlardı? Evrensel çözüm önerileri yok muydu? Onu
öğrenmek istiyorum...
M.
Yüksel: Hayır hayır, radikal İslamcıların en büyük sorunu
selefiliktir. İnanç ve itikat temelli olarak selefiliği, İbni Teymiyye, İbni
Kayyim el-cevziye ekolünü benimsemiş olmalarıdır. O ekolün dışlayıcı ve tekfirci
olması, nispeten bir şekilde hariciliğe atıf yapabileceğimiz temel bazı inanç
öğeleri taşımalarından ileri geliyor.
Rebeze: Selefilik nasıl ortaya
çıktı? Ortadoğu konjoktörü gereği miydi?
M. Yüksel: Hayır, bu Suudi
Arabistan'da Hicaz’a hükmeden idarenin Vahhabi olmasından, İbni Teymiyye ve İbni
Kayyim'in zihniyeti ve anlayışını esas alan bir yönetimin bu coğrafyaya
hükmetmesinden dolayı ortaya çıkmıştır.
Rebeze:
Ama bu dedikleriniz
bulundukları çağda modern saldırılara karşı siyasal tavır geliştirmişlerdir.
Bunlar aynı zamanda o dönemlerde aksiyon adamları da olmuşlardır. Müslümanları
siyasal olarak örgütlemiş emperyal hareketlere karşı direnmelerini
sağlamışlardır. Mesela İbni Teymiyye Moğol istilasına karşı büyük bir direniş
göstermiştir.
M. Yüksel:
O başka bir şey. Adamın siyasi tavrına girmiyorum. İtikadi anlayışı
açısından değerlendiriyorum. Yoksa adamın siyasi tavrı çok övgülere layık
olabilir. O mücadelesi bir şekilde taktir edilebilir; ama itikat anlamında ehli
sünnetin Eş’ari ve Maturidi gibi ekollerine temelden çatışmacı bir yapı
içerisinden olması sorundur.
Rebeze: Özelllikle Eş’arilik
diyebilir miyiz? Çünkü malum, selefilikten önce Hicaz ve Dımeşk bölgelerine
hükmeden itikadi ekol Eş’arilik’tir. Bunda Selahaddini Eyyubi’nin açmış olduğu
Şafii medreseler de etkili olmuştur.
M.
Yüksel: Evet selefilik yayılmadan yüzyıl önce Ortadoğu’nun
neredeyse tamamı Eş’ari’ydi.
Rebeze: Ve İbni Teymiyye de
buralarda yani Dımeşk’te yetişmiştir.
M.
Yüksel: Evet ama İbni Teymiyye kendi döneminde etkili
olamamıştır. İbni Teymiyye son yüzyılda etkili olmuştur.
Rebeze: Evet, neyse hocam
selefilik nasıl yayılmıştı. Onu anlatır mısınız?M.
Yüksel: Bu Suud hanedanının Arap yarım adasına ve Hicaz’a
hakim olması ve bunun getirdiği yankılar ve sonuçlardır. Ve Irak, Suriye ve
Mısır gibi İslam aleminin önemli ilim ve kültür merkezlerinde 1939-40 yıllardan
itibaren İngiliz, Fransız işgalleri daha sonra da bu işgallerin ardından gelen
askeri diktatörlükler bir anlamda orada bizim medeniyetimizin ilim ve kültür
öğrenimi imkanlarını ortadan kaldırdı. Dolayısıyla Suriye, Mısır ve Irak’taki
din, ilim ve fikir adamları orada kendileri için İslami anlamda da bir zemin ve
soluk alabilecekleri bir alan bulamadıkları için Suudi Arabistan, Mekke ve
Medine’ye sığınmak zorunda kaldılar. Bu ister istemez Suudi Arabistan’ın resmi
ideolojisiyle zaman içerisinde bu alimlerimizin bu düşünürlerimizin
bütünleşmesini ve bir şekilde bağdaşır hale gelmesini sağladı. Bunların da
Suriye Irak ve Mısır’daki ilim ve din adamlarımızın, Müslüman
entelektüellerimizin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalması ister istemez
selefi-vahhabi anlayışın bunlar üzerinde de yayılmasını sağladı. Örgütlü bir
şekilde Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kadrolarının Mısır’dan kaçarak Suudi
Arabistan’a sığınmış olmaları daha örgütlü bir şekilde yayılmasını sağlamıştır.
Bu sefer İslami hareketler anti emperyalist olarak bilinen tam da soğuk savaş
dönemi konjonktürüne oturan tam da o konjonktüre tekabül eden ve insanlar
arasında o anlamda revaç görebilecek olan ideolojik filtreden geçmiş bir din
anlayışının yaygınlaşmasına sebep oldu. Ve bu da gerek Müslüman Kardeşler
Hareketi’nin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalan kadroların ve gerekse
diğer fikir ve ilim adamlarının eli ile yayıldığı için bunlar üzerinden
selefilik adeta İslam dünyasında İslamcılığın temel ideolojisi haline geldi.
Rebeze: Peki ya
Tükiye’de durum nedir?
M.
Yüksel: Türkiye’de de radikal İslamcı hareket
özünde modernist eğilimleri biraz daha fazla olan selefi bir harekettir.
Rebeze: Nasıl?
Aslında tersi biliniyor gibi!
M.
Yüksel: Çünkü Türkiye’de Cemaleddin Afgani damarının da bir
şekilde etkisi görülmektedir. Özellikle ilahiyatlar bağlamında… Çünkü 80'li
yıllardan itibaren İslamcı kesimin bir çoğu aynı zamanda ilahiyat fakültelerine
de gittiler. Yani İslamcı kesimin din adamları ihtiyacı ilahiyat fakültelerinde
karşılandı. İlahiyat fakülteleri de daha önce Kemalist ve cumhuriyetçi tek parti
dönemi resmi ideolojisine sahip öğretim üyelerinin etkisinde iken (özellikle
Ankara ilahiyat) 80’li yıllardan itibaren Muhammed Abduh, Reşit Rıza ya da başka
ülkelerdeki Fazlurrahman gibi modernist akımların ağır etkisi altında kaldı.
Radikal İslami hareketin dini anlamdaki beslenme kaynağı da Ankara İlahiyat
olduğu için bu hareket daha çok modernist bir hareket halini aldı. Müslüman
Kardeşler hareketi aracılığı ile Seyyid Kutup, Mevdudi gibi kimselerin katı
selefi tutumları içeren, neredeyse hariciliği ciddi anlamda çağrıştıran eser ve
tutumları, özellikle Mevdudi’nin Kuran'a göre dört terim eserinde daha çıplak
bir şekilde görülebilen bu katı selefiliğin Seyyid Kutup bağlamında da ideolojik
filtreden geçmiş yine bu selefi anlayışın islami hareketin bu anlamda dinamiğini
teşkil etmesi, bir protest hareketi oluşturdu. Radikal İslamcı akımlar da
bunlardan etkilenmiştir. Ve bu radikal akımlar Türkiye’de 80'li yıllarda
geleneği toptan yok sayan çoğu zaman hadislere kadar giden, peygamber sonrası
dönemi adeta cahiliye çağı olarak gören ve son zaman İslamcı hareketlerini,
“İslami, tevhidi aydınlama” olarak gören bir hareket olduğundan bizim
batılılaşma karşısında elimizde kör topal bulunabilecek direnme araçlarını da
sözde tevhide dönüş, öze dönüş adı altında bir şekilde tasfiye etti.
Rebeze: Yani
"radikal İslamcılar" batı karşısındaki yenilmişliği daha da hızlandırdı öyle
mi?
M. Yüksel: Öyle,
açıkçası radikal İslami hareket bu hayat tarzı anlamında batı karşısında bize
son dönemlerde çok daha hızlanmış bir yenilgi tattırdı. Yani radikal İslamcı
akımlar bu gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi daha da
hızlandırmışlardır. Son on, on beş senedir başörtülülerin hayat tarzında da çok
uç noktalara da gidebilen bu değişim ve dönüşümü batının medeniyet tarzının
lehinde olacak şekilde ve bir şekilde dine ait, dinin getirdiği medeniyet ve
kültürü tümü ile kazıyabilecek bir hareketin sağlayıcısı durumunda oldular.
Radikal İslamcılık adeta bunun zeminini hazırlayan ve hızlandıran bir dinamo
oldu.
Çünkü biraz önce de değindiğim. Ak Parti’deki radikal İslamcı unsurlar
bilgi ve donanım açısından yukarda ifade ettiğim sebeplerden dolayı milli görüş
ve refah partisi geleneğinden gelenlere göre çok fark attılar ve bunlar Ak
Parti’nin dinamosunu teşkil ettiler. içerdeki Ak Parti beynini bunlar
oluşturdular. Ve batı ile batılı sistem ile entegre olma konusunda en fazla
iştahlı olanlarda bu eski radikal İslamcılar oldu.
Rebeze: Peki Recep Tayyip
Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç radikal İslamcı mıydı?
M. Yüksel: Hayır değillerdi.
Bunlar milli görüş geleneğinden geliyorlar. 80 öncesi radikal İslamcılarından
değiller. Ama tabi bunlar da o radikal İslamcılardan etkilendiler. Radikal
İslamcıların yani kitap evleri çevresinde kümelenenlerin bir kısmı MTTB ve
Akıncı’lardan geliyordu. Bunlar 79'daki İran İslam devriminin verdiği heyecan
ortamından ciddi olarak etkilendiler.
Rebeze: Müslüman Kardeşler ile
yakınlıkları ne oranda idi?
M.
Yüksel: Bunlar yoğun bir şekilde Müslüman Kardeşler
literatüründen, slogan ve heyecan olarak da İran devriminden etkilendiler. Yoksa
İran’dan itikad noktasında bir etkilenme yoktur. Sadece radikal İslamcılara
slogan ve heyecan kattı. Ama asıl omurgayı Müslüman Kardeşler Hareketi ve bu
anlayışın dayandığı ideolojik filtreden geçmiş selefi inanç oluşturdu.
Tam
da soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya görüşüne oturan bir yönelim söz
konusu. Burada radikal İslamcı harekette Marksist hareketlere ciddi bir öykünme
vardır.
Rebeze:
Büyük ve önemli bir iddia, biraz açar mısınız?
M. Yüksel: 70’li yılların sonuna
doğru gerek Türkiye’de gerekse Müslüman dünyasının başka yerlerinde silahlı
militan hareketler daha çok Marksist sol hareketlerdi. Bu Marksist sol
hareketler o kadar etkili oldu ki başlarda İsrail’e karşı Filistin direnişi bile
Marksist bir görünüm kazandı.
Rebeze: Bir parantez açıp
soracağım. PKK'nin çıkışı da böyle bir konjonktüre denk geliyor ; o da bu
şekilde ''mecburi Marksist'' bir örgüt olarak mı kuruldu.
M. Yüksel: Evet, tamamen
öyle.
Rebeze: Peki
devam edin lütfen.
M. Yüksel:
Mesela Filipinler’deki İslami hareket bile sol soslu bir hareketti. Şimdi
şöyle bir durum oldu. İslami kesim kendini ezik bir durumda hissetti. Bunlar
halisane antiemperyalisttiler. Sovyetler Birliği’nin de antiemperyalist Marksist
oluşu bunları yakınlaştırdı. Sovyetler de bunları desteklemeye başlayınca, bu
fikir transferi de hızlanmış oldu. Sovyetler’de Marksist-Stalinist şiddet
anlayışının gelişkin olmasından dolayı gerilla hareketleri daha çok sol
karakterli oldu. Bu durumu ilk kıran, bunu tersine çeviren de Afganistan oldu.
Afgan direnişinin Sovyetlere karşı mücadelesinde bu tersine döndü. Zaten
Sovyetler’in yıkılışında Afgan direnişinin büyük yeri vardır.
Dolayısı ile
bu dindar İslami kesim 70 yıllarda gerilla olmaya, militan olmaya
özendiriliyordu. Yani bu yıllarda şiddet özendirilen ve ön plana alınan bir şey
oldu. Bu döneme kadar Marksistler tarafından suçlanıyorlardı. “Sizin
antiemperyalist çıkışınız yok, hiç bir gerilla hareketiniz yok.” diye adeta
aşağılanıyorlardı. Bu da eziklik duygusuna sebep oldu. Zaman içerisinde İran
Devrimi’nden sonra “Bakın bizim de bir kanlı devrimimiz oldu.”demeye başladılar.
Çünkü kanlı devrimler adeta kutsanıyordu. İran Devrimi ve Afgan Direnişi
müslümanları şiddetin tam ortasına koydu. Bu Marksist şiddet eğiliminden dolayı
bu güne kadar şiddete hiç elini bulaştırmamış olanlar, şiddetin ortasında
buldular kendilerini. Müslümanlar bu duruma adeta zorla itildiler. Bu ortama
zorla itilen müslümanlar bu sefer de 90'li yıllarda terörist damgası yemeye
başladı.
Rebeze:
Peki, bu süreçten sonra radikal İslamcılar geleneksel Müslümanlara karşı nasıl
bir posizyon aldılar?
M.
Yüksel: Bunlar gelenekte kalıp geleneği benimseyen tüm
muhafazakâr grupları uzlaşmacı, devletçi, İslami şuurdan yoksun olmakla suçladı.
Fakat bu suçlamalar mevcut muhafazakâr cemaat ve grupları aşarak sahabe dönemine
kadar gitti. Dolayısıyla bütün bir İslam tarihi ve medeniyet tarihimiz radikal
İslamcı hareket tarafından toptan ve katı bir şekilde eleştirilmeye başlandı.
Bunu bir taraftan selefi akımdan gelenler, bir taraftan da ilahiyat
fakültelerinden gelen modernleşmeci rasyonel akımlardan ve Muhammed Abduh,
Cemaleddin Afgani, Fazlurrahman gibi aydınlardan etkilenenler yaptılar. Bunlar
bu etki altında bütün bir geleneği, sırtlarını modernizme ve ideolojik
selefiliğe dayanarak sorguladılar ve tasfiye ettiler. Bu tasfiye hareketi
modernleşmeyi, sekülerleşmeyi hızlandıran bir araç haline geldi.
Rebeze: Bir tür konformizm, öyle
mi?
M. Yüksel: Evet,
çünkü radikal İslamcılarda devlet talebi vardı. Yani dinsiz devlet yıkılacak
yerine İslami devlet kurulacaktı. Bu iktidar talep ve istençleri bir sınıf
atlama mücadelesine dönüştü ve bir şekilde iktidar ve para ile tanışmayı
sağladı.
Rebeze:
Yani İslamcıların mücadelesi bir sınıf atlama mücadelesi miydi?
M. Yüksel: Bu sonuç, bunun
delili. Çünkü kendi medeniyet, inanç ve kutsalları ile kavga ettiler. Bunlar
kutsallarını cahiliye ve şirk parantezine sokarak dövdüler. İslamın temel
kutsalları “radikal İslamcı dayak” yedi sürekli. Yani bu ister istemez bir
şekilde İslami hayat tarzının getirdiği unsur ve değerlere karşı radikal
İslamcılarda ciddi bir yabancılaşmayı doğurdu. Bunun yerine de bir alternatif
koyabilme durumları da olmadığı için batılı hayat tarzına en rahat bir şekilde
uyum gösterenler radikal İslamcılar oldu. Yani eski Marksistlerin kapitalist
sisteme çok rahat entegre olabilme fleksibilitesine sahip olmaları gibi radikal
İslamcılar da bu mevcut kapitalist sisteme çok rahat entegre olma
fleksibilitesine sahip hale geldiler.
Rebeze: Neden?
M. Yüksel: Çünkü 1990 yılına
gelindiğinde soğuk savaş dönemi bitti, iki kutuplu dünya çöktü. Sovyet bloğu
yıkıldı. O antiemperyalist şiddet anlayışı önemini kaybetti. Buna öykünen bu
etki ve atmosfer altında ideolojik bir İslamcılık anlayışı şekillendiren radikal
İslamcı akımlar çöktü.
Rebeze: Peki ya muhafazakar
cemaatler?
M. Yüksel:
Türkiye’deki muhafazakâr cemaatler de herhangi bir direnç göstermediler.
Rebeze: Bu
cemaatler hangileri? Gülen Cemaati ya da Süleymancılar’ı mı kast ediyorsunuz?
M. Yüksel: Hayır, onlar
kısmen. Daha çok kast ettiğim İskender Paşa Cemaati gibi yani Gümüşhanevi
Dergahı çevresi.
Rebeze:
Anladım. Buyurun devam edin.
M. Yüksel: Bunlar birincisi
pragmatist tavırlarının önplana geçmesi, ikincisi muhafazakar cemaatlerin
milliyetçi mukaddesatçı bir çizgi benimsemeleri bu tavırları çerçevesinde
devletçi, resmi ideolojiyi bir şekilde meşrulaştırıcı bir saik ile hareket
etmeleri, resmi ideolojiye karşı bir tavır sergileyememeleri, üçüncüsü kent
kökenli elite sahip olmamaları, dördüncüsü Ziya Gökalp’ın medeniyet ve kültür
ayırımı üzerinde bir anlayışın var olması -batının ilim ve teknolojisini alalım
ama kültürünü ve inancını almayalım- gibi bir konsept belirlendiğinden batının
getirdiği bilim ve fen anlayışını (buradaki bilimi ben science anlamında
kullanıyorum) kutsayan bunu evrensel bir değer olarak kabul edip kutsayan bir
anlayışın muhafazakar cemaatlerde de yer almasından dolayı aslında muhafazakar
cemaatlerin de temelde modernist bir yapıya sahip olmaları neticesini verdi.
Bunun yansımaları olarak muhafazakar cemaatlerde doktorluk ve mühendislik gibi
daha çok batılı teknolojik anlayışının getirdiği konjoktörde şekillenmiş
mesleklere olan aşırı eğilim hatta bu mesleklerin neredeyse tapınılacak
meslekler haline gelmesinden dolayı diğer sosyal bilimler veya dini alanlarda
uzman olanların doktor ve mühendisler karşısında küçümsenmesi netice verdi. Bu
cemaatlerin bu konudaki yetersizlikleri bu saydığım modern mesleklerin getirdiği
batı medeniyetine teslim olmayı netice verdi. Bu anlamda muhafazakâr cemaatler
de kendi özel hayatlarında dine ait birçok öğeyi koruyamadılar.
Rebeze: Modernleşmenin tarihi
seyrini anlattınız. Ama siz aynı zamanda HAS PARTİ kurucular kurulu ve genel
idare kurulu üyesisiniz? HAS PARTİ bu sekülerleşmeye bir dur diyecek
mi?
M. Yüksel: Bu konuda
hiçbir garanti veremem. Henüz yeni kurulmuş bir partiyiz. Şunu yapar, bunu yapar
demek için biraz erken ;ama ben kendi adıma özellikle bu konuda çalışmalar
yürüteceğimi söyleyebilirim.
Rebeze: Bir partinin buna öncülük
etmesi şarttır, değil mi?
M.
Yüksel: Evet, kesinlikle şarttır. Bu konuda pragmatist
davranmayarak idealizmi ön plana alarak ilkeleri ve idealleri ön plana alarak
hareket edip bu konuda çalışmalar yapmak gerekiyor tabi.
Rebeze: HAS PARTİ’de Kürt sorunu
noktasında söz hakkına sahipsiziniz. Bu konuya nasıl yaklaşacaksınız?
M. Yüksel: Evvela Kürt sorununu
sadece Türkiye sınırları içersine hapis etmeyeceğiz. Yani Erbil ile Diyarbakır
arasında fark gözetmeden Kürt sorununa eğileceğiz.
Rebeze: Sizce Kürt sorunu doğru
okunuyor mu?
M. Yüksel:
Hayır, Kürt sorunu iyi okunmuyor. Sürekli modern ulus-devlet bağlamında
okunuyor. Zaten Kürt sorunun bunun dışında bir okuma biçimine ihtiyacı var. Ama
anladığım kadarı ile buna izin verilmiyor. Bu konuda çok ciddi bir baskı
yapılıyor.
Rebeze:
Kim yapıyor?
M. Yüksel:
Bir taraftan devlet kanadından, bir tarafta PKK ya da başka uzantılar tarafında
modern ulusalcılık dışında kürt sorununun okunmasına engel olunuyor. Bir tekel
söz konusudur. Ama bu sorunun daha uzun bir tarihsel süreç içerisinde okunması
gerekiyor. Modern ulus-devlet bağlamında okunması bu sorunu çözmeyecek diye
düşünüyorum. Kürt kimliğini de bünyesine alacak yeni bir siyasal zeminin
oluşturulup Ankara merkezli okuma biçiminden vazgeçilmesi gerekiyor.
Rebeze: Açacak
mısınız bu yeni okuma biçimini?
M.
Yüksel: Açarım tabi. Şöyle, Fransız İhtilali ile beraber yayılan
modern ulus-devlet paradigmasının getirdiği arızi bir durum var bu topraklarda.
Mevcut arızi durum üzerinde kalıcı çözümler bulunmaya çalışılıyor. Bu Kürtlerin
hayrına olmayacak bir durumu netice veriyor.
kaynak: rebeze.com