Başlığı anlamamız için 1500’lü yıllara ve Barbaros kardeşlere
dönmemiz gerekiyor. O dönemde Endülüs de son direniş noktası olan
Gırnata’yı da ele geçiren İspanyolların Kuzey Afrika’ya yerleşmesinin
önünde büyük bir güç kalmamıştı. Doğu ticaret yollarını ele geçirmek
amacıyla İspanya ve Fransa Kuzey Afrika’da kendilerine üsler edinmeye
başlamışlar ve İspanya bu amaçla 1509 da Batı Cezayir’de oran ve daha
sonrada Becaye limanlarını işgal etmişlerdi. Bu sırada kuzey Afrika’da
bunu engelleyecek güçte bir devlet yoktu. Direniş beklenmeyen bir
yerden, Barbaros kardeşlerden geldi. Onlar İspanyollara üstünlük
sağlayarak önce Cicelli’yi, ardından Becâye ve Cezâyir’i fethettiler.
‘Sultan’ unvanını alan Oruç, kendini Cezâyir hükümdarı ilân etti. Bu
arada Barbaroslar, Kuzey Afrika’yı Hıristiyanlara karşı savunmakla
kalmıyor, Endülüs Müslümanlarını İspanya’dan taşıyor, iskân ediyor,
fakir halka yiyecek dağıtıyorlardı. Bu durum Barbaros kardeşleri
İspanyollarla karşı karşıya getiriyordu. İşlerini çok genişletmiş olan
Barbaroslar, artık kesin bir şekilde Osmanlının resmî ve gayri resmi
yardımına ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun için Pîrî Reis’i, çok miktarda
hediyelerle birlikte Yavuz Sultan Selim Han’a gönderdiler. Yavuz, Pîrî
Reis’i bizzat kabul etti. 2 savaş gemisini yardım olarak Pîrî Reis’e
teslim etti. Ayrıca Anadolu’dan asker toplama hakkı da tanıdı. Böylece
ilk adım atılmış oldu. Bundan böyle anavatanın her türlü yardımı
beklenebilirdi. Ancak İshak reis Ocak 1518 de Kal’atü’l- kıla’yı
savunurken, Oruç reis ise Ekim 1518’de Tlemsen şehrini İspanyollara
karşı savunurken şehit edildiler. Kuzey Afrika’daki devletin gerçek
kurucusu olan Oruç Reis’in şahadetinden sonra, Cezâyir’de bulunan bir
avuç Türk, o sırada 46 yaşlarında bulunan Hızır Hayreddin Reis’in
etrafında toplanmışlardır. Ağabeyleri Oruç ve İshak Reisler ile beraber
yüzlerce Türk levendi şehit olduğu için Hızır, insan sayısı ve harp
malzemesi bakımından, Kuzey Afrika’da tutunabilmek için Yavuz Sultan
Selim Han’a müracaat etmek zorunda kalmıştır. Yavuz Selim, Hayreddin
Reis’e “Cezâyir Beylerbeyi” unvanını, “Paşa” unvanı ile beraber verdi.
Barbaros da Hutbeleri Yavuz adına okutmaya başladı. Bu sûretle Cezâyir,
Osmanlının bir eyâleti olmuş oluyordu.
Yavuz’un vefatıyla yerine
Kanuni Sultan Süleyman geçmişti. Barbaros, Kanunî’den bir fermân-ı
hümâyûn aldı. Padişah, kendisini kaptân-ı deryalığa tayin edileceğini,
derhal İstanbul’a gelmesini emrediyordu.
Barbaros yanına 18
amiralini de alarak İstanbul’a gelmeye karar verdi. Barbaros’un İstanbul
limanına vardığı 27 Aralık 1533 günü, güzel bir kış günü idi. Bütün
sahil boyunca binlerce İstanbullu birikmişti. Yıllardan beri adı
efsanelere karışan ve daha hayatında bir masal kahramanı hâline gelin
Barbaros’u görmek için halk, birbirini eziyordu. Bu, onun İstanbul’a
ilk gelişiydi. Barbaros Hayrettin Paşa ilk defa İstanbul'a geldiği zaman
Vezir-i Azam maktul/makbul İbrahim Paşa İran seferi dolayısıyla
Halep’te idi. Kaptân-ı Derya’lık görevine tayin, devlet reisi olan
padişaha değil, hükümet reisi olan sadrazama ait bir işti. Padişah,
sadrazamın yaptığı tayini ancak usûlen tasdik ederdi. Kanuni Sultan
Süleyman, bu hususta kanunu değiştirmedi. Barbaros’a Halep’e gidip
Sadrazam İbrahim Paşa ile görüşmesini emretti. İbrahim Paşa, Barbaros’a
Kaptân-ı deryalık tevcih edecekti. Bunun üzerine Barbaros İstanbul’da
ancak 3-4 gün kaldı, padişahtan izin alarak Halep’e doğru yola çıktı..
Halep’te yapılan görüşmelerde Barbaros, İbrahim Paşa’ya Osmanlıların
yeni dünya dedikleri, Amerika'ya filo gönderip burada sömürge edinmesi
gerektiğini anlatır. Ancak Paşa Akdeniz'de çok işleri olduğunu,
İspanyolların Endülüs ve yeni dünyada yaptıklarının aynısını Mağrip’teki
Müslüman halka da yapacağını anlattıktan sonra Mısır'a kadar olan
bölgenin zorla Hıristiyanlaştırılma ve engizisyon tehlikesi altında
olduğunu söyleyerek bu teklifi reddeder.
Tarih olmamış olaylar
üzerinde kafa yormaz. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Ya İbrahim
Paşa Barbaros’un bu teklifini kabul etseydi. Ancak Sadrazamın bu konuda
ne kadar haklı olduğunun ispatlarından biri de İspanyolların ele
geçirdikleri Tunus şehrinde yaptıkları katliamdı. Bu şehirde yapılan
katliamda 30.000 Müslüman öldürüldü.10.000 kadın ve çocuk esir edilip
götürüldü. Binlerce cilt değerli yazma eser yakıldı.
Kaynak: Dunya Bulteni