NATO'nun Afganistan'da ne işi var?
Fahim Hüseyin
NATO’nun
Afganistan’da ne işi var? NATO’nun bölgeye müdahalesinin arkasında yatan
gerçek amaçlar ne? Bu makalede bu sorulara değinmek istiyorum.
Afganistan’da ne olduğunu anlamak için NATO güçlerinin Şubat 1999’da
Yugoslavya’ya yaptığı saldırıya geri dönmek gerekir.
Sovyetler
Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın çöküşünden sonra NATO var olma nedenini
(raison d’être) yitirdi çünkü Batı Avrupa ve Amerika Birleşik
Devletleri’nin Doğu Avrupa tarafından işgale uğrama tehdidi artık
ortadan kalkmıştı. Böylece NATO’nun iki seçeneği kalmıştı; ya kendini
dağıtıp yok edecek ya da varlığını sürdürebilmek için yeni bir neden
geliştirecekti. Bu durum Amerika Birleşik Devletleri’ne NATO’yu emperyal
çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden biçimlendirmesi için olanak
sağladı. NATO’nun bir savunma organizasyonu olduğunu ve kuruluş
belgesinin ancak üye ülkelerinden biri saldırıya uğradığında faaliyete
geçebileceğini söylediğini hatırlamak çok önemli.
ABD’nin
NATO’nun yapısını değiştirme stratejisinde ilk adımı etnik temizliği
önlemek bahanesiyle Yugoslavya’ya saldırısı oldu. Şurası açık ki
Yugoslavya bir NATO üyesi ülkeye saldırmamıştı ve NATO’dan bir tepki
beklemiyordu. Kosova hakkında söyleyebileceğimiz şey uluslararası olarak
Yugoslavya’nın içinde onun bir bölümü olarak tanındığı idi (ve hâlâ
uluslararası olarak Sırbistan’ın bir parçası olarak tanınıyor) ve
Yugoslavya’nın NATO’ya üye bir ülkeye saldırmadığı hâttâ tehdit bile
etmediğidir.
90’larda Kosova krizinin başlangıcından beri apaçık
olduğu ve 1999 Nisan’ında Washington’daki NATO’nun kuruluşunun 50. Yılı
Kutlamaları’nda doğrulandığı gibi Birleşik Devletler’in o sırada
Kosova’daki etnik temizliği önleme bahanesiyle Yugoslavya’ya
saldırmasının arkasında yatan nedenlerden biri Avrupa devletlerine oldu
bitti yaparak onlara NATO’nun üstleneceği dünyanın polisliği veya daha
doğru bir ifadeyle Birleşik Devletler’in aşikâr çıkarlarını savunan
kabadayı rolüyle bir saldırı örgütü olarak gelecekte yapacağı görevin
bir örneğini sunmaktı. ABD’nin Yugoslavya ile bir savaşı kışkırtma ve
sonra da orayı bombalama niyeti olduğu açıktı.
Bu amaca nasıl
ulaşıldı? Amerika’nın hiçbir NATO üyesi ülkeye saldırmamış bağımsız bir
devlet olan Yugoslavya’ya saldırma stratejisinde son adımlardan biri ona
23 Şubat 1999’da teklif ettiği Rambouillet Uzlaşması’dır. Bu uzlaşma
metni Amerikalıların Kosova problemine barışçıl bir çözüm getirme
niyetinde olmadıklarının ve Miloseviç’i kabul edemeyeceği bir duruma
sokmak istediklerinin açık bir göstergesidir. O sırada İtalya Dışişleri
Bakanı olan Lamberto Dini’nin sözleriyle Rambouillet Uzlaşması metni onu
kabul edemesinler diye kasten “Sırpları aşağılayacak” şekilde
hazırlanmıştı.
Burada Sırplara teklif edilen Rambouillet Uzlaşma
metninin en kötü bazı noktalarını aktarıyorum, Ek B: Çokuluslu Askerî
İcra Gücü’nün Durumu:
3. Taraflar NATO personelinin giriş ve
ayrılış işlemlerinde hızlandırma sürecinin gerekliliğini
tanıyacaklardır. Bu personel pasaport ve vize talimatlarından ve
yabancılara uygulanan kayıt gerekliliklerinden muaf tutulacaklardır.
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne (YFC) tüm giriş ve çıkış noktalarında
NATO personeline ulusal bir kimlik kartı gösterdiklerinde serbestçe
girip çıkma izni verilecektir. YFC otoritelerinin isteği üzere göstermek
için NATO personeli kimlik kartı taşıyabilir ancak operasyonlar, eğitim
ve harekâtların bu çeşit isteklerle engellenmesi veya ertelenmesine
izin verilmez.
--
6.a. NATO sivil, idarî veya cezaî tüm yasal işlemlerden muaf olacak.
b.
NATO personeli tüm şartlar altında ve her zaman Siyasal Partilerden,
YFC’de yapabilecekleri bir saldırıdan dolayı sivil, idarî, cezaî veya
disipliner herhangi bir kovuşturmadan muaf olacak. Taraflar,
operasyonlara katılan devletlerin hükümlerini kendi halkının üzerinde
sağlanmasına yardım edecekler.
--
7. NATO personeli, YFC
otoriteleri tarafından herhangi bir şekilde tutuklama, soruşturma veya
gözaltına alınmaya tabi tutulamaz. Yanlışlıkla tutuklanan veya gözaltına
alınan NATO personeli derhal NATO otoritelerine teslim edilecektir.
8.
NATO personeli ortak hava ve deniz sahaları dahil tüm YFC çapında
araçları, gemileri, uçakları ve tüm teçhizatlarıyla beraber serbestçe ve
kısıtlanmadan geçiş ve bulunma hakkına sahip olacaklardır. Buna açık
havada kurulan geçici ordugâh, manevra, kışla dışında askerî personele
temin edilecek konaklama yeri ve destek, eğitim ve operasyonlar için
gerekecek herhangi bir alan veya araç-gereç kullanımı da dahil olacak
fakat bunlarla da sınırlı kalmayacaktır.
9. NATO,
Operasyonlarına destek vermek üzere YFC bölgesine giriş, çıkış veya
buradan transit geçiş sırasında personelinden, araçlarından,
gemilerinden, uçaklarından, araç-gerecinden, malzemelerinden ve
erzağından istenecek kayıtlı eşya formları veya diğer rutin gümrük
belgeleri dahil gümrüklerden, vergilerden ve diğer ödemelerden ve
incelemelerden ve gümrük talimatlarından muaf tutulacaktır.
--
15.
Taraflar iletişim kanallarının kullanımının Operasyon için gerekli
olduğunu kabul eder. NATO’nun kendi dahilî posta hizmetlerini kontrol
etmesine izin verilecektir. Taraflar en basit bir talep ile Operasyon
için gerekli olan ve NATO tarafından belirlenecek olan radyo yayınları
dahil tüm telekomünikasyon hizmetlerini NATO emrine tahsis edeceklerdir.
Buna iletişimini tüm kapasiteyle kullanmayı garanti etmek üzere bunu
gerektiren tüm araç ve hizmetlerden yararlanma hakkına ve bu amaçla tüm
elektromanyetik tayfı kullanma hakkına ücretsiz sahip olma dahildir. Bu
hakkı kullanırken NATO YFC’deki ilgili tüm otoritelerin gereksinimlerini
göz önünde bulunduracak ve bunun için işbirliğinde bulunmak üzere akla
yatkın her türlü çabayı sarf edecektir.
--
17.
Operasyonu ikna etmek için yapılan faaliyetler sırasında çıkabilecek
herhangi bir hak iddiası sorunuyla NATO ve NATO personeli muhatap
olmayacaktır; ancak NATO bu hak iddialarına karşı gönlünce karar verme
temelinde davranacaktır.
--
21. NATO bu şartlar altında
otoritesini yürütürken bireyleri gözaltına alma ve en kısa sürede
bunları resmî otoritelere devretme hakkına sahip olacaktır.
Burada
pek bilinmeyen uzlaşma metninin sadece birkaç maddesini aktardım.
Diğerleri de aşağı yukarı aynı içerikte. Uzlaşma metninin tümü okumaya
değer. Bunlar ABD birlikleri tarafından İtalya’da kullanılan
ayrıcalıklardan yalnızca birkaçı (ABD hükümetiyle Irak’ta Maliki’nin
kukla hükümeti arasında görüşülen yeni gizli anlaşma metinleriyse
bunlardan daha da öte özellikler taşıyor). Rambouillet Uzlaşması’nın
Yugoslavya’nın bağımsızlığına saldırı olduğu ve NATO’nun isteğinin
Yugoslavya’nın tümünü ele geçirmek olduğu açıktır. Açıktır ki yukarıdaki
şartlar bağımsız bir devlet için baştan aşağı kabul edilemezdir ve bu
şartlar Miloseviç’in onları kabul etmemesi ve böylece Sırbistan’a
bombardımanın başlayabilmesi için kasten hazırlanmış ve dayatılmıştır.
Gerçekte de tam tamına bu olmuştur.
Yugoslavya’ya yapılan
saldırının kesinlikle etnik temizlemeyi önleme gibi bir niyetinin
olmadığı, bütün amacın ABD diktasını kabul etmeyen bir devleti
cezalandırmak olduğu, ve NATO’nun yeni rolünün dayatılması için ciddî
bir adım olduğu hakkında bu makaleyi çok uzatmamak için buraya
aktaramadığım son derece bol delil vardır.
NATO’nun
Yugoslavya’ya düzenlediği bombardımandan 78 gün önce Yugoslavya’ya
1999’da teklif edilen Rambouillet Uzlaşması ile Pakistanlı bir savunma
analisti ve Institude of Strategic Studies’in, Islamabad – ISSI –
(İslâmabad Stratejik Çalışmalar Enstitüsü) daha önceki başkanı Şirin
Mazari’nin açıkladığı, ABD’nin şu sıralar Pakistan hükümetine yaptığı
teklifler (The News, 8 Mart 2008) arasındaki korkunç benzerlikleri
Pakistan’daki dikkatli okuyucular kaydetmiş olmalılar. Hiç kimse emin
olamasa da o zamanki Müşerref hükümetinin ve şimdiki hükümetin
Pakistan’ın bağımsızlığını inkâr eden bu teklifleri reddettiklerini
umuyorum. Yeni “demokratik” idarenin Afganistan’daki NATO varlığına
karşı çıktığı ve ABD’nin bölgedeki politikalarını eleştirdiği için
ABD’nin bu yöndeki baskısına boyun eğip Bayan Mazari’nin ISSI’nin
başkanlığından uzaklaştırılma talebini yerine getirip getirmediğini
merak ediyorum.
Sırp Parlamentosu’nun bombardımanın
başlamasından bir gün önce bir uzlaşma imzalamaya hazır olduğunu
bildirmesine rağmen bunun göz ardı edildiğine de dikkati çekmek uygun
olur. 78 günlük bombardımandan sonra Yugoslavya’nın Kosova’dan
çekilmesini dayatan en son uzlaşmanın Rambouillet Uzlaşması’ndan elde
edilecek olanın çok azını başardığı da önemli bir gerçek. Öyleyse daha
azı da kabul edilebilir idiyse bombardımanın amacı neydi? O zaman da
açıktı, şimdi de açık ki esas hedef daha geniş olan Doğu Akdeniz’e ve
Orta Asya’dan gelen petrol yollarına hakim olabilme stratejisinin bir
parçası olarak NATO’nun yapısını buna uygun olarak değiştirmekti.
NATO’nun
rolünün ABD’nin dış politikasının saldırgan bir gücü olarak yeniden
yapılandırılması hedefine Washington toplantısında ulaşıldı. Yeni
NATO’nun doğuşu 24 Nisan 1999’da 19 devlet başkanı ve hükümeti
tarafından aşağıdaki sözlerle onaylandı:
Yeni birlik ortak
savunma konusunda daha büyük, daha muktedir ve daha esnek olacak ve
krizlere yanıt verme operasyonları da dahil krizlerin yönetiminde aktif
yer alma konusunda yeni görevler üstlenmeye muktedir olacaktır. (Washington Summit Communiqué, 24/4/1999).
Bu
yeni doğmuş yaratık bir genetik mühendisliği operasyonunun meyvesidir: 4
Nisan 1949 Anlaşması’nın 5. Maddesine göre üye ülkelerin Kuzey Atlantik
bölgesinde herhangi bir üye ülkeye yapılan saldırıya (silahlı güçler de
kullanarak) yardım etmesini getiren bir birlikten, yeni “stratejik
görüş” temelinde üye ülkelerin Birlik dışındaki bölgelerde de
operasyonlar yönetmesini (Madde 5’e dahil olmayan operasyonlar) getiren
bir birliğe dönüşmüştür. Bu vurgu pek çok kez belgede “Birliğin
Stratejik Görüşü” olarak tekrar edilmiş ve Devlet Başkanları ve
hükümetler tarafından 24 Nisan 1999’da onaylanmıştır. Örneğin 31.
Madde’de şöyle denilmektedir:
NATO diğer kurumlarla
işbirliği içinde çatışmaları önlemek için veya bir kriz ortaya
çıktığında uluslararası kanunlar dahilinde ve gerektiğinde etkili bir
şekilde Madde 5’e dahil olmayan krize yanıt operasyonları yönetme
olasılığı çerçevesinde de bu krizin idaresinde rol alacaktır.(The Alliance’s Strategic Concept, 24/4/1999; Defence Capibilities Inıtiative, 24/4/1999). Uluslararası
kanunlara saygı incir yaprağını kaldırın ve işte size NATO’nun gerçek
niyeti: Tüm dünyada keyfince operasyonlar yönetmek. NATO’nun
hedefleri hakkında herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmak için, Başkan
Clinton 24 Nisan 1999’da yaptığı bir basın konferansında Kuzey Atlantik
İttifakı hakkında şunları açıklığa kavuşturdu: Kuzey Atlantik
İttifakı NATO’ya üye ülkelerin topraklarının ötesindeki bölgelerdeki
çatışmalarla uygun koşullar altında karşılaşmaya hazır olduğunu yeniden
doğrulamıştır. (Transcript: Clinton NATO’nun sınırları ötesine müdahale edebileceğini söylüyor, 24/4/1999). NATO’nun
müdahale etmeye hazır olduğu coğrafî alanın neresi olduğu sorusuna
“Başkan bunun bir coğrafya sorunu olmadığını söyleyerek NATO’nun gücünü
hangi mesafeye kadar kullanacağı hakkında bir belirleme yapmayı
reddetti”. Başka bir deyişle NATO askerî gücünü sınırlarının ötesinde
sadece Avrupa’da değil Ortadoğu, Afrika ve Hint Okyanusu gibi diğer
bölgelerde de kullanma amacındadır. NATO kendisine dünyanın neresinde
olursa olsun, çıkarlarının tehdit edildiğini hissettiği her yerde
Birleşmiş Milletler’e danışmadan müdahale etme hakkı ihsan eylemiştir.
NATO en büyük ve en tehlikeli dolandırıcı devlet olan ABD liderliğinde,
dünya çapında barış için en vahim tehdidi oluşturur hale getirilmiştir. O
günlerde Avrupa’da görülmeye değer en şaşırtıcı ve tiksindirici
manzaralardan biri buradaki sözüm ona demokrasilerin yeni NATO’yu hiçbir
Avrupa Parlamentosu’nda tartışmadan kabul etmeleriydi. Öyle görünüyordu
ki (aslında ABD diktasına itaat anlamına gelen) NATO’ya sadakat ulusal
bağımsızlığın ve demokrasinin tüm diğer kavramlarının üstüne konmuştu. O
sıradaki İtalyan başbakanı ve eski komünist Massimo D’Alema İtalya’nın
savaşa NATO’ya olan yükümlülüklerinden ve sadakatinden dolayı girmek
zorunda kaldığını söylemişti. Belki de insanlığa karşı suç işlerken
emirlere itaat etme prensibinin Nuremberg mahkemelerinde hafifletici
sebep olarak kabul edilmediğini unutmuştur. Şu sıralarda ABD’nin
saldırgan emperyalist politikaları için Bush ve çetesini suçlama
eğilimimiz varken, yukarıdaki tüm olayların sahte hayranlıkları üzerinde
toplayan Clinton ve onun o sıralarda Irak’a uygulanan ambargo sonucu
500.000 çocuğun ölmesini Saddam’ı devirmeyi haklı çıkaran bir neden
olarak gösteren açıklamasıyla ünlü dışişleri bakanı Madeleine
Albright’ın yönetimi sırasında vuku bulduğunu hatırlamak yerinde olur.
Tüm ABD başkanlarının bu tip politikalar yürüttüklerini unutma
eğilimindeyiz. Çok açık olduğu üzere Bush ve çetesi de NATO’nun yeni
rolünü tüm kalpleriyle kabul ettiler. Gerçekten de bu, Romanya’da yakın
zamanda toplanan NATO devlet başkanları toplantısında Bush’un açıkça
NATO’nun rolünün “küresel bir acil sevk gücü” olduğunu söylemesiyle de
tekrar vurgulanmıştır. Bunlar dünyanın geleceği için uğursuzluğa işaret
eden dehşet verici sözlerdir. Tabiî ki Yugoslavya Rambouillet
Uzlaşma metnindeki teklifleri kabul edemezdi ve etmedi de. Ve bu yüzden
vahşîce bombardımana tutuldu. Sırbistan’ın bombalanması NATO’nun bölge
dışı operasyonlarının meşrulaştırılarak onaylanmasıydı ve NATO’nun
ABD’nin beslemesi olarak Afganistan’a müdahalesinin başlangıcıydı. NATO,
ta başından beri Afganistan’da olmamalıydı ve pek çok Avrupa devletinin
birliklerini ölmeleri için oraya göndermede isteksiz olduklarını görmek
güzel. Afganistan’da olan olaylar çok trajik. Yüzlerce masum insan ABD
ve NATO’nun ayırım gözetmeksizin yaptığı bombardımanlarda ve bunlara
misilleme olarak Taliban’ın yaptığı ve diğer direniş bombardımanlarında
ölmekte; fakat şurası açıktır ki Afganistan’daki savaşı NATO kaybedecek.
Bu çok iyi olacak çünkü bunun NATO’nun soğuk savaş-sonrası dünyasındaki
rolünü yeniden düşünmesine yol açacağını umuyorum ve belki eğer
şanslıysak hâttâ gelecekte dağılabilir de. Afganistan’da bir NATO zaferi
hem bölge hem de dünya için felâket getirecektir. Bu onun Bush’un
belirttiği gibi küresel “acil sevk gücü birliği” rolü için cesaret
bulmasına neden olacaktır. Nisan ayında Bükreş’teki NATO zirvesinde Bush
NATO hakkında şunları söylemiştir: “O artık güçlerini tüm dünyaya
göndererek milyonlar için özgürlük ve barış dolu bir gelecek
oluşturulmasına yardım eden bir acil sevk birliğidir.” Yani, diğer bir
deyişle, Güney’in diğer yoksul ülkelerini de beyaz adamın yeni
sorumluluğu olan özgürlük ve barış getirme bahanesiyle işgal etmek ve
onlara müdahale etmek için var. Irak ve Afganistan bu barış ve özgürlük
denen şeyden yeteri kadar nasiplerini aldılar. Bu yüzden NATO
Afganistan’da kaybetmek zorunda. Oradaki tek çıkar yol
Afganistan’dan yabancı birliklerin tümüyle çekilmesi ve Afgan güçleriyle
anlaşarak bir sonuca varılmasıdır. NATO birliklerinin çekilmesinin
orada kaos yaratacağı, daha fazla ölümlerin olacağı ve Afganistan’ın
yeniden Taliban’ın eline geçeceğini söyleyenler vardır. Fakat gerçek,
oradaki vahşetin başlıca nedenlerinden birinin orada bulunan yabancı
birlikler olduğudur. Afganistan’da daha ne kadar kaos ve tahribat
olabilir ki? ABD ve NATO’nun ilan ettiği hedeflerin hepsi boşa
çıkmıştır. Orada demokrasi yoktur, Karzai bir ABD kuklasıdır, savaş
ağaları iktidardadır, güvencesizlik seviyesi artmaktadır, bomba olarak
arabaların kullanılması rutin hale gelmiştir. Oradaki diğer halklar gibi
Peştunlar da topraklarının yabancılar tarafından işgal edilmesine asla
tahammül göstermemektedirler ve bana göre Taliban’ın yabancı güçlerle
savaşta Peştun halkının ulusal duyarlılığını harekete geçirdiği açıktır.
NATO’nun Afgan isyancıları bastırmada uğradığı yenilgi ardından
ABD Pakistan’ı sınır bölgesinde Taliban ve El-Kaide için mülteci ve
eğitim kampları kurmakla suçlamıştır. Fakat bunu daha önce de duyduk.
Irak’taki âsîleri kontrol edemeyince Iraklı isyancıları eğittikleri ve
onlara silah sağladıkları gerekçesiyle İran veya Suriye’yi
suçlamışlardır. Fakat bu hikâye daha da eskidir. İyi hafızası olanlar,
ABD’nin Vietnamlı devrimcileri yenemediğinde komşu Laos ve Kamboçya’da
eğitim ve mülteci kampları olduğunu söylediğini hatırlayacaklardır. 1969
- 1973 arası Kamboçya’nın vahşîce bombalanması hâlâ hatırlardadır. Bu
ABD’nin Vietnamlı yurtseverleri yenmesine yetmedi fakat savaş sırasında
ölen 3 milyon Vietnamlıya ilâve olarak 100.000 Kamboçyalının ölmesine de
neden oldu. Şimdi şüpheli olan “faaliyete geçilebilir istihbarat”
üzerinden yüzlerce masumun öldüğü bir saldırılarla Veziristan’da Taliban
ve El-Kaide’yi bombalıyorlar ve bu eğer göz yumma değilse bizim
seçtiğimiz temsilcilerimizin tek bir protesto kelimesi bile sarf
etmedikleri bir ortamda yapılıyor. ABD baskısı sürdüğü halde
İslâmabad’daki yeni hükümetin ele alacağını söylediği ilk görevlerden
birinin Pakistan’ın ABD’nin “terörle savaşımına” katılmasının yeniden
bir gözden geçirilmesi olduğunu söylemesi iyi bir işarettir. Bu daha
şimdiden cephede ölüm ve tahribatlara yol açmış, orduda hayal kırıklığı
yaratmış ve büyük şehirlerde intihar saldırılarına neden olmuş olan bir
katılımdır. Ocak ayında ABD ile Müşerref hükümeti arasında yapılmış
gizli anlaşmalara dair raporlar vardır. Bunlara göre Müşerref hükümeti
Pakistan içinde ABD’ye yağmacı üsler sağlamış ve bu uçakların uçuş
kurallarında değişiklikler yapmıştır ve pilotlar şimdi “somut”
istihbarata dayalı hedefler yerine şüphelendikleri şeylere ateş açmaları
konusunda yetkilendirilmişlerdir. Yeni seçilmiş hükümetin bu çeşit
gizli anlaşmalar olup olmadığını bilip bilmediğini ve eğer varsa onları
reddedip reddetmeyeceğini merak ediyoruz. Daha şimdiden CIA ve FBI
Pakistan içinde özgürce hareket edebilmektedir ve Amerikalılar şimdi
bizden ordu ve milisleri eğitme görünüşü altında ordularını kabul
etmemizi istemektedirler. Pakistan ordusuna ayaklanma önleme eğitimi
vermek istemektedirler. Bu kadar uğursuz olmasaydı ABD ordusunun
Vietnam’daki gerillalarla yaptığı savaşlardaki ve şimdi Irak ve
Afganistan’daki savaşlarındaki eşsiz yenilgisi göz önüne alındığında
gerçekten de çok eğlenceli olabilirdi. Pakistan ordusuna hangi metotları
öğretecekler? Kitlesel bombardıman ve Vietnam’ın en iyi geleneklerinin
toplu cezalandırılması metotlarını mı? Şimdiki hükümet bazı
ürkek adımlar atıp kendisiyle “terörle savaşım” denilen şey arasına
mesafe koysa ve Veziristan halkıyla haklı olarak görüşmeye başlamış olsa
da bu girişim yeteri kadar ileri gitmedi. Bu hükümet ABD’ye Afganistan
ve onun Pakistan cephesindeki politikalarının başarısızlıkla
sonuçlandığını açıkça söylemelidir. Bu politikalar yalnızca ölüme,
tahribata ve terörizmin yayılmasına yol açmıştır. Tek çıkar yol tüm
yabancı güçlerin Afganistan’dan çekilmesi ve ABD’nin Pakistan’a
müdahaleye son vermesidir. Tüm bu güçler bölgeden çekildiğinde, yalnızca
ve yalnızca o zaman, politik bir çözüme ulaşma olanağı olabilir. Çünkü
ne Afganistan’ın problemlerine ne de Pakistan’da yükselmekte olan
İslâmcı militanlık olayına askerî bir çözüm mümkündür. Peştun’lar açıkça
mollaların ve militanların aleyhine oy kullanmışlardır fakat aynı
zamanda Müşerref’in reddedilişi Pakistan halkının Pakistan ile ABD’nin
bölgedeki tahripkâr politikalarının zorlanan evliliğini de reddettiği
anlamına gelmektedir. Temiz bir boşanmanın zamanıdır. *Fahim
Hüseyin: Pakistan, Lahor’da, Lahor İdarî Bilimler Üniversitesi’nde,
Bilim ve Mühendislik Fakültesi’nde, Fizik konusunda öğretim görevlisi
Profesördür. Counterpunch'taki İngilizcesinden Hatice Aksoy tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.
pressmedya