Mübarek Emanetlere gösterilen hürmetsizlik son bulmalıdır!
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mübarek Emanetlere gösterilen hürmetsizlik son bulmalıdır!
Türkiye'ye turist çekmeye çabalayanlar, turizm sahasında bizim yeni yeni tüylenmekte olduğumuzu sanmaktaydılar. Oysaki biz bu sahanın pek eski aşinalarıyız
17 Ağustos 2011 Çarşamba Saat 18:09

Mübarek Emanetlere gösterilen hürmetsizlik son bulmalıdır!

Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu*

 

 meşhurlardan seçmeler

 

Türkiye'ye turist çekmeye çabalayanlar, turizm sahasında bizim yeni yeni tüylenmekte olduğumuzu sanmaktaydılar.

Oysaki biz bu sahanın pek eski aşinalarıyız. Biz, eskiden en eski turistik kaynaklara sahiptik. Çok tüylenmiştik. Bir mankafalık buhranına tutulduk. Gâvur, bizim turizmimizi tüyleri yolunmuş kaza döndürdü. Meselâ Hac, yalnız Hicaz                                           için değil, İstanbul için de bir turizm mevsimiydi

 

 

İslâm'ın mukaddes emanetlerini müzelik eşya saymak doğru mudur?

Bence değil!

Hem değil de ne demek? Hatanın daniskasıdır!

Hata mı? Sadece bir hata mı?..

Hayır! Günahtır... Günah... Hem de kebairden bir günah.

Baldırları kasıklarına kadar açık, göğüsleri meydan gâvur karılarının oyluklarını kaşıyarak, çiklet çiğneye çiğneye mukaddes emanetler arasında dolaşmaları aklın alacağı şey değildir. Hele hele peşlerine düşen histerik kadın avcısı sokak oğlanlarının haspalara göz süzüp, yağlı kuyruk lezzeti almış kurt köpekleri gibi, yalanarak sırıtmaları?

Hey Allahım, sen taksiratımızı affet!

Hiç unutmam. İki yıl öne bir gün, Darüssaade Kubbesi altında Kadem-i Şerif kalıbı ile diğer bazı aziz hatıraların teşhir edildiği vitrin önünde Nancy'li bir Fransız kızı ile bir İngiliz deniz yüzbaşısının açıkça aşk pazarlığı yapmalarına şahit olmuştum. Subay, İstanbul'u resmen ziyarete gelmiş bulunan bir filoya mensup olmalıydı. Çünkü az sonra Hazine Dairesi'nin Boğaz'a hâkim olan şahane taraçasına çıktıkları zaman, Dolmabahçe önünde demirli harp gemilerin doğru kolunu uzatarak kıza uzun uzun bir şeyler anlatmıştı. Galiba gemiler hakkında bilgi vermişti.

Kız, Nancy'li idi. Kendimizi o sırada şehrimizde yapılan üniversiteler arası tiyatro festivalinde görmüştüm. Fransız Trupundaydı. Anadan doğma çırılçıplaktı gibi diyebilirim. Ne donu, ne iç gömleği, ne çorabı vardı. Körpe vücuduna yarı şeffaf bir entari geçirmişti. Ayaklarında topuksuz sandallar. Hepsi bu kadar ve ayrı ayrı geldikleri saraydan sarmaş dolaş çıkıp gittilerdi, niceleri ve niceleri gibi...

Kadem-i Şerif Kalıbı'nın bulunduğu camekân bakınız daha neler teşhir edilir:

1- Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e ait mühür.

2- Bir nâme bakıyyesi.

3- Sakal-ı Şerifler ve mahfazaları Evet evet.    Sakal-ı Şerif!    Dehşet duymamak mümkün değil. Ama acı hakikat bu:

Sakal-ı Şerifler ve böyle kutsal hatıralar, saray kapısından girerken birkaç kuruşa bir bilet kestirmiş herhangi bir gâvurun hoyrat bakışları karşısında boynu bükük durmaktadır.

Sakal-ı Şerifler,  Billur parçacıkları içinde mini mini kıl tanecikleri tasavvur ediniz ki, her biri hatimler indirerek kırk tane rengârenk bohça içine konulmuştur. Ve yine her biri bir büyük camimizin mutlaka ihtişamlı bir sanat eseri olan minberinde, en üst basamaktan daha yukarıda, alemin tam altında o uhrâkokulu Sedra ağacından yapılmış süslü ve sağlam bir sanduka içinde muhafaza edilir. Ve ancak camii dolduran mü'minlerin bir ağızdan okudukları:

"Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin Nebiyyül Ümmiyyi ve alâ... ilâh"

Gülbanki ile o gâvurlar sindirmiş gülbanklarımızın en ulularından biri ile sandukasından çıkarılıp bohçaları açılabilir ve umumi vecd içinde yüzlere, gözlere sürülür.

Böyle kutsal kalıntılar(1) dünyanın hiçbir yerinde böylesine ayağa düşürülmüş değildir. Fransa'da "Büyük İhtilâl" adı verilen o korkunç kanlı soysuzlaşma ile Rusya'daki kızıl soysuzlaşmanın ilk kudurgan devleri hariç...

Açık konuşalım:

Eski Yeni cami berberlerinin bitli hamal kafalarından, sakallarından kırptıkları saçlar ve kıllarla Sakal-ı Şerif arasında hiç fark görmüyormuş gibi davranan bir asriliğe de, bilginliğe de biz yabancıyız!

Lihye-i Saadet'in(2) müze vitrininde işporta malı haline sokulduğu bugünlerde tabii, Hırka-i Saadet ziyaretlerinin elli-altmış yıl önce İstanbul'da ne debdebeli bir tören konusu olduğunu hatırlayanlar pek azalmıştır. O debdebeli tören günlerinde İstanbul'u dolduran Müslüman turistlerden eser dahi kalmamıştır.

Türkiye’ye turist çekmeye çabalayanlar, turizm sahasında bizim yeni yeni tüylenmekte olduğumuzu sanmaktaydılar. Oysaki biz bu sahanın pek eski aşinalarıyız. Biz, eskiden en eski turistik kaynaklara sahiptik. Çok tüylenmiştik. Bir mankafalık buhranına tutulduk. Gavur, bizim turizmimizi tüyleri yolunmuş kaza döndürdü. Meselâ Hac, yalnız Hicaz için değil, İstanbul için de bir turizm mevsimiydi. Mübarek Ramazan da öyle. Kafkas'ın, Kırım, Hiyve, Buhara, Hokand ve Kaşgâr'ın, Cava'nın(3), Hind'in, Mısır'ın, Tunus, Cezayir, Fas ve Merakeş'in, Sudan'ın, Kongo'nun, Nijerya'nın, Fizan ile Çad Gölü arasındaki küçük büyük kırk sultanlığın varlıklı hacı adayları ya Mekke ve Medine'ye gittikten sonra İstanbul'a gelirlerdi, yahut önce buraya gelip camileri ziyaret, türbeleri tavaf ettikten sonra Hicaz'a yollanırlardı.

Ben iyi hatırlarım. Pek azametli ve bereketli bir akındı bu. Ve Müslüman Batı Türk'ünün devlet merkezine oluk oluk altın akardı.

Çünküüü İttihatçıların politika katliâmına uğrayan o masum ve mütevazı cer hocaları, efendiler, Sultan Abdülhamid'in dâhiyane direktifi ile İslâm dünyasını karış karış geze geze her Müslümanın gönlüne bir İstanbul sevgisi akıtmayı başarmışlardı. Bütün İslâm âlemi İstanbul baskısı Kur'an-ı Kerimleri ve diğer dini eserleri, hatta İstanbul'da basılmış meşk ve hüsn ü hat defterlerini kullanırlardı. İstanbul camilerinin mahya ışıkları altında bir Ramazan yaşamanın kutsallığı bütün Müslümanların ruhlarına, iliklerine sinmişti. Şimdi onlardan ne eser var, ne haber, ne hayır!

Uzun lâfın kısası, teklif ediyorum:

Emânât-ı Mübareke'nin müzelik eşya olmadığı kabul edilmelidir. Emânât-ı Mübareke ancak Müslümanların ziyaret ve tavaf edebilecekleri bir din anıtı içinde muhafaza edilmelidir.

Emânât-ı Mübareke'nin beheri; bin Hazreti Halid, bin Ebâ Eyyüb el Ensari, bin Eyüp Sultan değerindedir.

Otuz paraya gavura gösterilmesi şöyle dursun, abdestsiz ziyaret edilmesi dahi günahtır, vebaldir.

Böyle kutsal bir ziyaretgâh kurunuz, göreceksiniz ki akın edecek Müslüman kafileleri, size donsuz gâvur hasreti çektirmeyeceklerdir.

* Yeni İstiklâl gazetesi'ndeki makalesinden 14 Eylül 1966. Sayı: 266).

(1) Haydi gâvurcasını söyleyelim de beylerimiz anlasınlar. Yani "reliaue'ler.

(2)  Yani Sakalı Şerif

(3)    O devirlerde biz bütün Endonezyalılara Cava'lılar derdik.

1966 Eylül'ünde kaleme alınan bu yazı hala ilk yazıldığı anki güncelliğini koruyor... Adeta antika muamelesi gören bu mübarek emanetlerin "emanet" olduğunun bilincinde değil yetkili güruh...

Tarih ve Düşünce Ocak 2000

Etiketler: Mübarek Emanetlere gösterilen hürmetsizlik son bulmalıdır
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 745 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK