Mübarek Emanetlere
gösterilen hürmetsizlik son bulmalıdır!
Nizameddin Nazif
Tepedelenlioğlu*
meşhurlardan seçmeler
Türkiye'ye turist çekmeye
çabalayanlar, turizm sahasında bizim yeni yeni tüylenmekte olduğumuzu
sanmaktaydılar.
Oysaki biz bu sahanın pek eski
aşinalarıyız. Biz, eskiden en eski turistik kaynaklara sahiptik. Çok
tüylenmiştik. Bir mankafalık buhranına tutulduk. Gâvur, bizim turizmimizi
tüyleri yolunmuş kaza döndürdü. Meselâ Hac, yalnız Hicaz için
değil, İstanbul için de bir turizm mevsimiydi
İslâm'ın mukaddes
emanetlerini müzelik eşya saymak doğru mudur?
Bence değil!
Hem değil de ne demek?
Hatanın daniskasıdır!
Hata mı? Sadece bir hata
mı?..
Hayır! Günahtır... Günah...
Hem de kebairden bir günah.
Baldırları kasıklarına kadar
açık, göğüsleri meydan gâvur karılarının oyluklarını kaşıyarak, çiklet çiğneye
çiğneye mukaddes emanetler arasında dolaşmaları aklın alacağı şey değildir.
Hele hele peşlerine düşen histerik kadın avcısı sokak oğlanlarının haspalara
göz süzüp, yağlı kuyruk lezzeti almış kurt köpekleri gibi, yalanarak
sırıtmaları?
Hey Allahım, sen
taksiratımızı affet!
Hiç unutmam. İki yıl öne bir
gün, Darüssaade Kubbesi altında Kadem-i Şerif kalıbı ile diğer bazı aziz
hatıraların teşhir edildiği vitrin önünde Nancy'li bir Fransız kızı ile bir
İngiliz deniz yüzbaşısının açıkça aşk pazarlığı yapmalarına şahit olmuştum.
Subay, İstanbul'u resmen ziyarete gelmiş bulunan bir filoya mensup olmalıydı.
Çünkü az sonra Hazine Dairesi'nin Boğaz'a hâkim olan şahane taraçasına
çıktıkları zaman, Dolmabahçe önünde demirli harp gemilerin doğru kolunu
uzatarak kıza uzun uzun bir şeyler anlatmıştı. Galiba gemiler hakkında bilgi
vermişti.
Kız, Nancy'li idi. Kendimizi
o sırada şehrimizde yapılan üniversiteler arası tiyatro festivalinde görmüştüm.
Fransız Trupundaydı. Anadan doğma çırılçıplaktı gibi diyebilirim. Ne donu, ne
iç gömleği, ne çorabı vardı. Körpe vücuduna yarı şeffaf bir entari geçirmişti.
Ayaklarında topuksuz sandallar. Hepsi bu kadar ve ayrı ayrı geldikleri saraydan
sarmaş dolaş çıkıp gittilerdi, niceleri ve niceleri gibi...
Kadem-i Şerif Kalıbı'nın
bulunduğu camekân bakınız daha neler teşhir edilir:
1- Peygamberimiz Muhammed
Mustafa (s.a.v.)'e ait mühür.
2- Bir nâme bakıyyesi.
3- Sakal-ı Şerifler ve
mahfazaları Evet evet. Sakal-ı
Şerif! Dehşet duymamak mümkün değil.
Ama acı hakikat bu:
Sakal-ı Şerifler ve böyle
kutsal hatıralar, saray kapısından girerken birkaç kuruşa bir bilet kestirmiş
herhangi bir gâvurun hoyrat bakışları karşısında boynu bükük durmaktadır.
Sakal-ı Şerifler, Billur parçacıkları içinde mini mini kıl
tanecikleri tasavvur ediniz ki, her biri hatimler indirerek kırk tane rengârenk
bohça içine konulmuştur. Ve yine her biri bir büyük camimizin mutlaka ihtişamlı
bir sanat eseri olan minberinde, en üst basamaktan daha yukarıda, alemin tam
altında o uhrâkokulu Sedra ağacından yapılmış süslü ve sağlam bir sanduka
içinde muhafaza edilir. Ve ancak camii dolduran mü'minlerin bir ağızdan
okudukları:
"Allahümme salli alâ
seyyidina Muhammedin Nebiyyül Ümmiyyi ve alâ... ilâh"
Gülbanki ile o gâvurlar
sindirmiş gülbanklarımızın en ulularından biri ile sandukasından çıkarılıp
bohçaları açılabilir ve umumi vecd içinde yüzlere, gözlere sürülür.
Böyle kutsal kalıntılar(1) dünyanın
hiçbir yerinde böylesine ayağa düşürülmüş değildir. Fransa'da "Büyük
İhtilâl" adı verilen o korkunç kanlı soysuzlaşma ile Rusya'daki kızıl
soysuzlaşmanın ilk kudurgan devleri hariç...
Açık konuşalım:
Eski Yeni cami berberlerinin
bitli hamal kafalarından, sakallarından kırptıkları saçlar ve kıllarla Sakal-ı
Şerif arasında hiç fark görmüyormuş gibi davranan bir asriliğe de, bilginliğe
de biz yabancıyız!
Lihye-i Saadet'in(2) müze
vitrininde işporta malı haline sokulduğu bugünlerde tabii, Hırka-i Saadet
ziyaretlerinin elli-altmış yıl önce İstanbul'da ne debdebeli bir tören konusu
olduğunu hatırlayanlar pek azalmıştır. O debdebeli tören günlerinde İstanbul'u
dolduran Müslüman turistlerden eser dahi kalmamıştır.
Türkiye’ye turist çekmeye çabalayanlar,
turizm sahasında bizim yeni yeni tüylenmekte olduğumuzu sanmaktaydılar. Oysaki
biz bu sahanın pek eski aşinalarıyız. Biz, eskiden en eski turistik kaynaklara
sahiptik. Çok tüylenmiştik. Bir mankafalık buhranına tutulduk. Gavur, bizim
turizmimizi tüyleri yolunmuş kaza döndürdü. Meselâ Hac, yalnız Hicaz için
değil, İstanbul için de bir turizm mevsimiydi. Mübarek Ramazan da öyle.
Kafkas'ın, Kırım, Hiyve, Buhara, Hokand ve Kaşgâr'ın, Cava'nın(3), Hind'in,
Mısır'ın, Tunus, Cezayir, Fas ve Merakeş'in, Sudan'ın, Kongo'nun, Nijerya'nın,
Fizan ile Çad Gölü arasındaki küçük büyük kırk sultanlığın varlıklı hacı
adayları ya Mekke ve Medine'ye gittikten sonra İstanbul'a gelirlerdi, yahut
önce buraya gelip camileri ziyaret, türbeleri tavaf ettikten sonra Hicaz'a
yollanırlardı.
Ben iyi hatırlarım. Pek
azametli ve bereketli bir akındı bu. Ve Müslüman Batı Türk'ünün devlet
merkezine oluk oluk altın akardı.
Çünküüü İttihatçıların
politika katliâmına uğrayan o masum ve mütevazı cer hocaları, efendiler, Sultan
Abdülhamid'in dâhiyane direktifi ile İslâm dünyasını karış karış geze geze her
Müslümanın gönlüne bir İstanbul sevgisi akıtmayı başarmışlardı. Bütün İslâm
âlemi İstanbul baskısı Kur'an-ı Kerimleri ve diğer dini eserleri, hatta
İstanbul'da basılmış meşk ve hüsn ü hat defterlerini kullanırlardı. İstanbul
camilerinin mahya ışıkları altında bir Ramazan yaşamanın kutsallığı bütün Müslümanların
ruhlarına, iliklerine sinmişti. Şimdi onlardan ne eser var, ne haber, ne hayır!
Uzun lâfın kısası, teklif
ediyorum:
Emânât-ı Mübareke'nin müzelik
eşya olmadığı kabul edilmelidir. Emânât-ı Mübareke ancak Müslümanların ziyaret
ve tavaf edebilecekleri bir din anıtı içinde muhafaza edilmelidir.
Emânât-ı Mübareke'nin
beheri; bin Hazreti Halid, bin Ebâ Eyyüb el Ensari, bin Eyüp Sultan
değerindedir.
Otuz paraya gavura
gösterilmesi şöyle dursun, abdestsiz ziyaret edilmesi dahi günahtır, vebaldir.
Böyle kutsal bir ziyaretgâh
kurunuz, göreceksiniz ki akın edecek Müslüman kafileleri, size donsuz gâvur
hasreti çektirmeyeceklerdir.
* Yeni İstiklâl gazetesi'ndeki
makalesinden 14 Eylül 1966. Sayı: 266).
(1) Haydi gâvurcasını
söyleyelim de beylerimiz anlasınlar. Yani "reliaue'ler.
(2) Yani Sakalı Şerif
(3) O devirlerde biz bütün Endonezyalılara
Cava'lılar derdik.
1966 Eylül'ünde kaleme alınan bu yazı hala ilk yazıldığı anki güncelliğini koruyor... Adeta antika muamelesi gören bu mübarek emanetlerin "emanet" olduğunun bilincinde değil yetkili güruh...
Tarih ve Düşünce Ocak 2000