Ana Sayfa / Dinler Tarihi / Kutsal Emanetler Osmanlı’ya Nasıl Geçti
Kutsal Emanetler Osmanlı’ya Nasıl Geçti

Kutsal Emanetler Osmanlı’ya Nasıl Geçti

Download PDF

 Emanetler mukaddes; ama hangileri?

 

Bugün Topkapı Sarayı ‘nda korunan ve birçoğu Peygamberimize ait olduğu söylenen Mukaddes Emanetlerden hangilerinin Mekke Şerifi tarafından gönderildiği, hangilerinin Abbasî halifelerinden kaldığı bilinmemektedir. Çağdaş kaynaklarda da bu konuda bir bilgi bulunmamaktadır

 

I. Selim’in Mısır seferi (1517) sonrası Kahire’ye girişi ile eski Memlûk toprakları ve nüfuzu altındaki bölgeler Osmanlılara intikâl etmiş oluyordu. Memlûk nüfuzu altındaki Mekke Emirliği de Osmanlı hakimiyetini tanımış, Şerîf II. Berekât, o sıralarda 12-13 yaşlarındaki oğlu Ebû Nümey’i Kahire’ye göndererek itaat arz etmişti. Böylece Hicaz, Memlûk idaresi altındaki statüsüyle Osmanlı hâkimiyetine giriyordu. Aslında I. Selim Kahire’de iken Mekke ve civarının zabtı için bölgeye asker şevkini düşünmüş, fakat onun hareketlerini Kahire’de bulunan adamlarına yakından takip ettirdiği anlaşılan Mekke emiri Berekât, derhal faaliyete geçerek oğlu Ebû Nümey’i I.Selim’e yollamıştı. Ebû Nümey, babasının rızasıyla müşterek emirlik yapmak üzere daha önce Memlûk Sultanı Kansu(Kansav) Gavri’den Hicaz ve Yenbu emiri unvanını almıştı. Ebû Nümey, Mekke emiri sıfatıyla yanında Mekke’nin ileri gelen zevatı, mukaddes emanetler, Kâbe’nin anahtarları olduğu halde 3 veya 5 Temmuz 1517’de Kahire’ye geldi. Ebû Nümey, 6 Temmuz’da Divanda kabul edilerek hediyelerini sunmuş ve kendisine büyük hürmet gösterilmiş, 12 Temmuz’da tekrar padişahın huzuruna çıkıp el öptükten sonra Mekke’ye dönmesine izin verilmişti. Selim, emirlik sembolü olmak üzere Şerîf Berekât’a berat, hil’at vermiş, Haremeyn halkına dağıtılmak üzere de 200.000 altın ve bol miktarda zahire yollamış, ayrıca Kahire’de hapiste olan Mekke eşrafını serbest bırakmıştı’. Nitekim Ebû Nümey dönünce Berekât, I. Selim’in gönderdiği hil’atı giyip onun adına hutbe okutmuş ve onu "Hâdimü’l-Haremeyn" sıfatı ile anmıştır. Bu şekilde Osmanlı idaresi altında Mekke Emirliğinin imtiyazlı statüsü korunmuştur. Bu imtiyazlı statüye Osmanlılar’ın müdahale etmemesinde hiç şüphesiz mukaddes yerlere ve peygamber sülalesinden gelen emir ailesine duyulan hürmetin büyük rolü olmuştur.

sakal-ı şerif


I. Selim, kendisine sunulan Emânât-ı Mübareke’yi İstanbul’a gönderdi. Fakat bugün Topkapı Sarayı’nda korunan ve birçoğu Peygamberimize ait olduğu söylenen bu mukaddes emanetlerden hangilerinin Mekke Şerifi tarafından gönderildiği, hangilerinin Abbasî halifelerinden kaldığı bilinmemektedir. Çağdaş kaynaklarda da bu konuda bir bilgi bulunmamaktadır. Bu konudaki bilgiler daha sonraki kaynaklardan elde edilmiştir. Halen önemli sayıda koleksiyon oluşturan emanetlerin en ünlüleri, halkın Hırka-i Şerif dediği Bürde-i Saadet, Sancak-ı Şerif(Livâ-yı Saadet)’dir. Bunlardan Hırka-i Saadet, 124 cm boyunda geniş kollu, siyah yünlü kumaştan dikilmiş, krem renginde yün astarlı bir hırkadır. Topkapı Sarayı kumaş uzmanları tarafından yapılan inceleme sonucunda hırkanın Hz. Muhammed devrine ait olduğu kanaatine varılmıştır. Hırka, Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan iç içe iki altın sandıkta bohçalara sarılı olarak korunmaktadır. Zamanla yer yer harap olmuş bulunan hırkanın sağ ön tarafında 0,23×0,30 cm ebadında bir parça ile sağ kolunda eksik bir kısım vardır. Hırka, şair Kâ’b b. Züheyr’in 630–631 yılında Müslüman olduğu sırada huzur-ı saadette okuduğu kaside dolayısıyla bizzat Hz. Peygamber tarafından şaire giydirilmek suretiyle hediye edilmiştir. Bu sebeple şiir daha sonra İslâm literatüründe Kasîdetü’l-bürde adıyla meşhur olmuştur. Hırkayı Muâviye’nin satın aldığı ve halifeler tarafından bayramlarda giyildiği belirtilmektedir. Muâviye hırkayı 10.000 dirhem gümüş karşılığında satın almak istemişse de, Ka’b buna razı olmamıştır. Hırka, Ka’b’ın vefatından sonra mirasçılarından 20.000 dirheme satın alınmıştır. Ancak, Muâviye’nin satın aldığı hırka’nın Emeviler’in yıkılışı sırasında kaybolduğu söylenmektedir. Yine bu hırkanın Abbasî halifelerinin elinde bulunan Ebü’l-Abbas es-Seffâh tarafından Eyle (Akabe) hakiminden 300 dinara satın alınan hırka olduğu da iddia edilmektedir.

Hırka-i Saadet Moğol istilâsından sonra(1258) Bağdat’tan Mısır’a, buradan da İstanbul’a getirilmiştir’. Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış olması muhtemel Has Oda, Yavuz Sultan Selim tarafından mukaddes emanetlerin konulacağı makam olarak tahsis edilmiştir. Gelen emanetlerin en önemlisi hırka olduğundan bir daireye Hırka-i Saadet Dairesi adı verilmiştir.

Hz. Peygambere ait olduğu söylenen diğer bir hırka ise 1027(1617-1618) tarihinde İstanbul’a Şükrullah Efendi tarafından getirilmiş olup, kendisinden sonra çocuklarına intikal etmiştir. Uzun süre kendilerine "hırka-i şerif şeyhleri" adı verilen bu ailenin elinde muhafaza edilen söz konusu Hırka-i Şerif bugün Fatih’de Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Hırka-i Şerif Camii’nde muhafaza edilmektedir’.

Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde bundan başka emanetlerde bulunmaktadır. Bunların nerelerden geldiği tam olarak bilinmemekle beraber bunlarının bazılarının Ebû Nümey vasıtasıyla getirilmiş olabileceği tahmin edilmektedir. Diğer önemli emanetler arasında aşağıdakiler sayılabilir:

Dendân-ı Saadet: Hz. Muhammed’in Uhud savaşında kırılan dişinden bir parçadır.

Lihye-i Saadet: Hz. Peygamberin Hırka-i Saadet Dairesi’nde birçok sakal-ı şerifi bulunmaktadır. Bunlar Peygamber zamanında ashab-ı kiram zamanında teberrüken saklanırdı.

Nakş-ı Kadem-i Şerif: Dairede altı tane peygambere izafe edilen taş ve tuğladan ayak izi bulunmaktadır. Bunlardan başka Eyüp Sultan, Sultan l.Abdülhamid ve Sultan III. Mustafa türbelerinde başka Nakş-ı Kademler bulunmaktadır.

Sancak-ı Şerif: Ukab denilen siyah renkte olan sancak-ı şerif, Memlûk Sultanı Hayırbey tarafından gönderilmiştir. Sonradan yapılmıştır. Bugün torba içinde içinde muhafaza edilen yeşil renkli kumaştan yapılmış parçaların Hz. Peygamber’e ait sancak olabileceği sanılmaktadır. Hz. Musa’nın Asası: Baş tarafı budaklı bir ağaç olup 1,22 m uzunluğundadır. Devri tayin edilememektedir. Kemân-ı Peygamberi: Kamış nevinden bir ağaçtan olup, 1,17 m uzunluğunda iki ucu sivri yaydır.

Mizâb-ı Saadet: Kabe’nin suyunun akması için 2,75 m uzunluğunda 0,25 m genişliğinde ve 0,31 m yüksekliğinde olup tahta üzerine altın kaplamalıdır, üzerinde Sultan I. Ahmed’in ismi ve 1612 tarihi bulunmaktadır. Mizâb, Sultan Abdülmecid zamanında 1273(1856)’de yenilenmiştir.

Hacer-i Esved Çerçevesi: Hacer-i Esved’in etrafına gümüş veya altından çerçeveler geçirilmekte ve bunlar ziyaretten aşındıkça yenileri gönderilerek, eskileri Hırka-i Saâdet’te muhafaza olunmaktadır. Hazret-i İbrahim’in tenceresi: 20 cm çapında mavimtırak bir taşın içi oyularak yapılmıştır.

Mühr-i Saadet: Bir santim uzunluğunda ortası kabartma, kırmızı akik üzerine kûfî hat ile "Muhammed Resulullah" yazısı hâk edilmiştir. Bağdat’ta bulunmuş ve geçen yüzyılda İstanbul’a getirilmiştir. Gerçek olmadığı tahmin edilmektedir.

Teyemmüm Taşı: Hz. Muhammed’in teyemmüm için kullandığı sanılan taşın Assur devrine ait bir tablet olduğu bilinmektedir.

 

Nâme-i Saadet: Hz. Peygamber’in dine davet için birtakım hükümdar ve şahıslara gönderdiği mektuplardır. Bugün Hz. Muhammed’e ait olduğu iddia edilen 8 adet mektup bulunmaktadır. Bunların 4 tanesi Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir. Mektupların tamamı XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkarılmıştır".

Hümeze ve Tekasür Suresi: Deri üzerine muhtemelen ilk vahiy kâtipleri tarafından yazılmış Kur’ân sureleridir.

Bâb-ı Tevbe Kanadı: 1,45×0,20 m ölçüsünde tahtadan yapılmıştır. Tarihlenememektedir.

Gasl-i Nebevî Suyu: Yeşil ve kırılmış boş bir şişedir, üzerinde Hz. Peygamber’in gasil suyunun bulunduğu yazılıdır.

Na’lîn-i Saadet: 0,23 cm boyunda tahtadan bir tane ayaktır. Üzerinde âyetü’l-kürsî yazılıdır. Sonradan yapılmış olduğu belirlenmiştir.

Hazret-i Fatma Seccadesi: 24×155 cm ölçülerinde üzerinde kûfî, sülüs, metin olarak âyetler yazılıdır. XVI. yüzyıla tarihlenmektedir. Nitekim.Hz. Hüseyin’e izafe edilen seccade XVII. yüzyıla tarihlenen bir Bergama halisidir.

Mesâhif-i Şerife: Hırka-i Saadet Dairesinde birçok Kur’ân-ı Kerîm vardır. Bunlardan III. Mustafa tarafından daireye konulan Karahisarî Ahmed Efendi hattıyla yazılı olanı pek kıymetlidir.

Hırka-i Saadet odasında bulunan deri üzerine kûfî hatla yazılmış bir Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Osman’ın şehadeti sırasında elinde olduğu kayıtlıdır. Bu rivayetle anılan birçok mushaf bulunmaktadır. Üzerinde kan lekesi diye gösterilen sarımtırak renklerin, derilerde rutubetle zamanla meydana geldiği tahmin edilmektedir. Mushaf-ı Şerifler arasında Hz. Osman dönemine ait olduğu sanılan, kufi hattıyla ceylan derisi üzerine yazılı Kur’ân-ı Kerim bulunmaktadır".

Kabe Anahtarı ve Kilitleri: Ebû Numey, Yavuz Selim’e Harem-i Şerîf’in anahtarını getirmiştir. Bu gelenek asırlarda devam etti. Altın ve gümüş kakmalı, demir kilit ve anahtarlar emanetler arasında mevcuttur.

Süyûf-ı Mübâreke: Hırka-i Saadet dairesinde bu namla anılan ve hakikaten mübarek 20 kılıç bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz. Davud’a, ikisi Hz. Muhammed’e, diğerleri Hulefâ-yi Râşidîn ve ashaba aittir".

Yavuz Sultan Selim’in döneminden itibaren mukaddes emanetler, giderek artarak önemli bir koleksiyon haline geldi. Ancak, emanetlerin çoğu hakkındaki bilgiler çelişkili, az veya yanlışlıklarla doludur. Halen dinî ve tarihî değerleri tartışılamayacak bu eserler üzerinde uzmanlarınca ciddî incelemeler yapılmamıştır. Osmanlı padişahları Mukaddes Emanetleri dinî, kültürel ve siyasî gayelerle titizlikle toplamışlar ve muhafaza etmişlerdir. Yüzyıllar boyu hilafete ait bir konu gibi görülen emanetlerin bu makamla organik bir ilgisi de görülememektedir. Nitekim en başta Hırka-i Saadet Hz. Peygamber tarafından, dört halifeden hiçbirine verilmemiştir.

 

Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan Mukaddes Emanetleri üç kısma ayırmak mümkündür’".

1-Hz. Muhammed ve ashabına ait olması itibariyle dinî ve tarihî kıymeti olan eserler.

2-Herhangi bir kişiye ait olup, tarihî ve sanat değeri olan eserler.

3-Yakıştırılan kişi ve devirle ilişkisi olmayan eserler.

Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a getirilişi yalnızca Yavuz Sultan Selim(1512-1520) zamanıyla sınırlı kalmamıştır. Bu çok kıymetli koleksiyona Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar birçok yeni eser kazandırılmıştır. Bu arada Mukaddes Emanetlerin bir kısmı Kabe, Ravza-i Mutahhara, çeşitli şehirlerdeki camiler, kabirler ve özel şahıslarda bulunmaktaydı. Bunlar gerekli görüldükçe İstanbul’a naklediliyordu. Meselâ, Hz. Peygamber’in ayak izi bulunan taş, Azımzâde Mehmed Paşa tarafından Havran nahiyesinde Eski Şam diye bilinen Busrâ kalesinden alınıp, Şam’da Esad Paşa konağına yerleştirildi. Adı geçen ayak izi 1783’de çıkan bir fermanla Emeviye Camiindeki diğer kutsal eşyalarla birlikte İstanbul’a getirilip Bahçekapı’da yapılan türbeye kondu". İstanbul’a Mukaddes Emanet akışının XIX. yüzyıl boyunca arttığı görülmektedir. Bunda hiç şüphesiz Arabistan’da, eşyaların kutsal sayılamayacağını iddia eden Vehhabîlik akımının yayılması etkili olmuştur. Emanetleri, Vehhabîlerin tahribinden koruma düşüncesi onların büyük titizlik ve hürmetle korunduğu İstanbul’a gönderilmesinihızlandırmıştır denilebilir.

20 Nisan 1801’de sabaha karşı Kerbelâ’ya batı kapısından giren Vehhabîler, önce inançlarına göre büyük bid’ât olarak gördükleri Meşhed-i Hüseyin’i tahrip ettiler. Kabirde bulunan altın, gümüş ve değerli madenlerden mamul pek çok kıymetli eşyayı yağmaladılar. Müteakiben Suud b. Abdülaziz, Nisan-Mayıs 1803’de Mekke’yi işgal ederek, iki haftadan fazla kaldığı şehirde Kabe’yi tahrip ederek, değerli eşya ve pek çok kutsal emaneti yağmalatmıştır. Öte yandan Medine’ye de giren Vehhabîler Hz. Muhammed’in kabrinde saklanan pek çok mücevheri gasp ve tahrip etmişlerdir. Kasım 1818’de Dir’iyye’de Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa kuvvetlerine teslim olan Abdullah b. Suud İstanbul’a gönderilerek, mukaddes mahaller üzerindeki Vehhabî tehlikesi önlendi. Yakalanan Abdullah b. Suud, babasının peygamberin kabrinden gasp ettiği üç mushaf, üç yüz civarında zümrüt, inci parçaları ve bir altın şeridi bir kutu içinde Mehmed Ali’ye teslim etmiştir. Yapılan sorgulamada çalınanların bir kısmının Arapların ileri gelenleri, Medine ahalisi ve hatta Mekke Şerifinin elinde olduğu iddia edilmiştir’".

Mehmed Ali Paşa tarafından İstanbul’a gönderilen bu emanetler tanzim edilen bir defterle tekrar eski yerlerine gönderilmek üzere Surre Emini’ne teslim edilmiştir"’. Abdullah b. Suud ve arkadaşlarının, babasının yağmaladığı Ravza-i Mutahhara, Hz. Hüseyin ve sair mübarek mekânlardan birçok kutsal ve kıymetli eşyayı çalmalarından dolayı sorgulandığı ve daha sonra idam edildiği bilinmektedir.

 

Görüldüğü üzere Osmanlı padişahları mukaddes beldelere ve emanetlere son derece kıymet ve ehemmiyet vermişlerdir. Bu meyan da yüzyıllar içinde mukaddes emanet kavramı içine giren eşyada büyüyerek artmıştır. Çünkü Osmanlı padişahları ve diğer İslâm dünyası ileri gelenlerinin mukaddes yerlere teberrüken hediye ettikleri nadide Kur’ân-ı Kerîm ve diğer kıymetli eşyalar mukaddes emanetler olarak kabullenilmeye başlanılmıştır. Bu eşyalar Mukaddes Emanetler koleksiyonunu sayı ve nitelikçe artırmış ve zaman zaman İstanbul’a nakledilmiştir. İstanbul’da büyük saygı ve önemle korunan mukaddes emanetlerin tamamı II. Mahmud döneminde yeniden düzenlenen Has Oda’da toplanmıştı. Hırka-i Saâdet’i korumakla görevli 40 has odalı mevcuttu. Bunların görevleri odaları süpürmek, mushafların ve diğer kitapların tozunu almak, buhur yakmak, gül suyu serpmek, altın ve gümüş eşyaları parlatmak ve binanın tabanını yıkamaktı.

Mukaddes emanetlerin korunmasına çok büyük önem verildiği Cevdet Paşa tarafından 1273(1856-57) tarihinde anlatılan bir olaydan anlaşılmaktadır:

Hazine Kethüdası Mehmed Bey’in, Emânât-ı Müteberrike üzerindeki mücevherleri çalmış ve bütün bütün izini kaybettirmek üzere emanetleri Saray-ı Hümayûn’daki kuyuya ve bazılarını Saray Burnu’ndan akıntıya atmış diye birtakım dedikodular ortaya çıkmıştı. Ayrıca, Rumlar arasında da Hz. Yahya’nın başının tası ve İmparator Konstantin’in Fatih’e İstanbul’u fethinde verdiği kılıç kaybolmuş diye sözler söyleniyordu. Söylentileri incelemek üzere Mehmed Bey, saraya hapsedildi ve bütün vezirler Topkapı Sarayı’na davet edilerek emanetler ziyaret ettirildi. Emanetlerden hiçbir şeyin kayıp olmadığı ortaya çıktı. Fakat Hazine Kethüdası Mehmed Bey’in surre ile gelen ip ve örtü gibi bazı fazlalıkları Sultan Murad Camii’nden alarak bohçalarla kuyuya ve denize attırmış olduğu anlaşıldı. Aslında, Mehmed Bey, Hazîne-i Hümâyûnu temizlemek kaygısıyla ‘her sene surre ile gelen örtü ve onların bez sargıları gibi şeyler birikip kalıyor, bunları ne yapmalı’ diye saray hocalarından birine sormuş, aldığı cevap üzerine bunları kuyuya ve denize artırmıştı. Saray memurları arasındaki bir çekişmeden meydana gelen bu olay halk arasında söylentilere sebep olduğundan Kethüda Mehmed Bey müebbeten kalebendlik cezasıyla Kıbrıs’a sürüldü.

 

Hırka-i Saadet Dairesi’ne kazandırılan mukaddes emanetlerden biri de Na’l-i Resûl’dür. Sahibi Abbasî soyundan Derviş Muhammed adlı bir kişidir. Derviş Bey, 1289(1872)’de elindeki emanetten devlet yetkililerini haberdar etmiş ve onun İstanbul’a götürülmesini istemiştir. Bilahıre Na’l-i Resul sahibinden alınmış ve uzun süren bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştırılmıştır. Na’l-i Resûl’un Diyarbekir’den İstanbul’a kadar olan yolculuğu Şirin-zâde Hafız Sadedin tarafından 235 beyitlik bir manzumeye de konu edilmiştir. Na’lin yolculuğu kısmen arşiv vesikalarından da takip edilebilmektedir. 25 Nisan 1872 tarihli Sadaret tezkiresine göre Diyarbekir’den Derviş Bey marifetiyle Sivas’a getirilen Na’Ieyn-i Mübarek Samsun’a nakledilmiş, buradan gemiyle İstanbul’a getirilmiştir. Hırka-i Şerif Dairesi’ne konulan emanetin 25 Mayıs 1872 tarihinde ziyarete açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu ve benzeri olaylar Osmanlı Sultanlarının hilafet, hanedan ve devletin kutsallığını pekiştirme yolundaki gayretleri olarak da yorumlanabilir. Saraya mukaddes emanetleri satma girişimlerinin Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde artarak devam ettiği gözlenmektedir. Bu işin önemli bir kazanç yolu olduğu görülmektedir. Bu tür girişimlerden biri de Hz. Muhammed’in Gassani hükümdarına yazmış olduğu mektubun hazineye kazandırılmasıdır. Fransız asıllı Perpinyan isimli şahıstan 1866da satın alınan mektup Hazine-i Hümayûn’a konmuştur’. Perpinyan’ın bunu ticaret haline getirdiğini görüyoruz. Çok geçmeden aynı şahıs Hz. Ali’nin hattıyla yazıldığını iddia ettiği, üzerinde Kadir sûresi yazılı bir levhayı hazineye satmıştır. Perpinyani’nin 1891 yılına kadar ücreti olan 5000 liranın ödenmemesi üzerine, olay Fransa sefareti’nin müdahalesine kadar vardı. Bâb-ı Âli, adamın parasının verilerek, ağzının kapatılmasını arzu ediyordu. Perpinyani parasını alamazsa hattı Londra müzesine satacağı tehdidinde bulunuyordu. Aslında sarayın görüşünce mukaddes emanetler hilafet makamına ait olduğundan bunlara bedel ödenmesi gerekmemesine rağmen adı geçenin ecnebi olması nedeniyle 20 Muharrem 1311(3 Ağustos 1893) tarihinde para ödenmiştir. Sarayın kutsal eşyalara para verdiğinin duyulması çok garip cisimlerin teklif edilmesine yol açmıştır. Yine 26 Aralık 1915 tarihinde Ravza-i Mutahhara-i Haydarî’den çıkarılan, kabzasında Ali İbn Ebû Talib ibaresi yazılı bulunan bir kılıç özel bir heyetle İstanbul’a getirildi".

Hücre-i Muattara ve Ravza-i Mutahhara dolaplarında Osmanlı padişahları ve Müslümanlar tarafından gönderilen eşyaların kayıtları ve korunmaları Harem Mütesellimi, Nakibü’I Agavat ve Bevvâbîn-i Harem-i Nebevî’nin sorumluluğu altındaydı. Bu memurlardan habersiz eşyalar dolaplardan çıkarılamazdı. Altı ayda birde Şeyhü’l-harem, Medine-i Münevvere muhafızı, kadısı ile Harem-i Şerif-i Hazret-i Nebevî müdüründen oluşan komisyon marifetiyle eşya ve teberrûkat kontrol edilirdi’. Bütün güvenlik tedbirlerine karşın Hz. Osman ve Hz. Ali’nin kabirleri 1314(1898) yılında soyulmuştur.

Osmanlılar döneminde Surre Alaylarıyla Mekke ve Medine’ye gönderilen hediyeler ve orada kalan eşyalar, Hicaz Kuvve-i Seferiye Kumandanı Fahreddin Paşa tarafından 1917 yılında İstanbul’a getirilerek Hırka-i Saadet Dairesi’ne kondu. Getirilen emanetler Lozan Konferansında gündeme getirilerek, alındığı ülkeye iadesi istendi ise de, Türk heyeti bunu kabul etmedi. Bu emanetler 81 parça değerli eserlerden oluşmaktadır’". Emanetlerle beraber Medine’deki I. Sultan Abdülhamid, II. Mahmud, Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa (ö. 1746) ve Şeyhü’l-islâm Arif Hikmet Bey’in(Ö.1858) kitaplıklarından 566 eser Topkapı Sarayı’na getirilerek, Medine Kitaplığı oluşturuldu.

Hırka-i Saadet Osmanlı Sarayı’na intikal ettikten sonra padişahlar tarafından sık sık çeşitli vesilelerle ziyaret edilirdi. Bilhassa Cuma günleri ve mübarek gecelerde bu ziyaret ihmal edilmezdi. Seferlerde ve fevkalâde günlerde hükümdar önce Hırka-i Saadet Dairesi’ne gider, burada kıldığı namazdan sonra dua ederdi. Cüluslarda ise tahta çıkacak olan padişah önce buraya gider iki rekat namaz kılıp, dua eder ve has odalıların biatlarını kabul ettikten sonra cülus töreni için dışarı çıkardı. XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet teşrifatı içinde önemli bir yeri olan ziyaretler muntazam olarak Ramazan ayının on beşinci günü öğle namazından sonra gerçekleştirilmiştir. Hırka-i Saadet ziyaretleri, padişah ve ulemânın yanında devlet erkanının da katılması dolayısıyla resmî devlet merasimlerinden birisi olma özelliğini kazanmıştır. Hırka-i Saadet törenleri sırasında padişahı okul öğrenci ve idarecilerinin de karşıladığı görülmektedir. Gösterilen ilgiden memnun kalan padişahların onlara hediye verdikleri anlaşılmaktadır. Sultan I. Selim zamanında bugünkü Hırka-i Saadet dairesindeki odada gümüş şebeke içine yerleştirilip muhafaza edilen Hırka-i Saadet, seferde ve gezilerde Sancak-ı Şerifle birlikte padişahın yanında her gidilen yere birlikte götürülmüştür. Nitekim, hem Edirne Sarayı’nda, hem Otağ-ı Hümayûn’da birer Hırka-i Saadet dairesinin mevcudiyeti bilinmektedir. Buna göre Hırka-i Saadet saray dışına çıkıldığı zaman özel olarak tahsis edilen ve koçi arabası da denilen hırka-i şerif arabasına yüklenir ve bu hizmetle görevli has odalılar nezaretinde götürülürdü. Sefer veya şehir dışına çıkmak için tertip edilen alaylarda padişahın biraz arkasında iki tarafında has odalı ağalar, yanında ve önünde solaklar ve peykler yürürlerdi41. Hırka-i Saadet’in savaş zamanlarında daha büyük önem kazandığı bilinmektedir. Bunun en kayda değer örneği III. Mehmed’in Eğri seferinde (1596) yaşanmış, savaş Osmanlılar aleyhine gelişmekte iken Hoca Sadeddin Efendi etkili sözlerle padişahı yerinde tutmuş ve ona Hırka-i Saadet giydirerek muhtemel bir hezimeti zafere dönüştürmüştür.

Ramazan ziyaretlerinde Hırka-i Saâdet’in gümüş tahtı ve altın anahtarlı altın sandukası bizzat sultan tarafından açılır, uçları su dolu bir kâseye hafifçe batırılarak ıslatılır ve bu su dolu kazanlara taksim edilir, kazanlardaki su ise içilmek üzere dağıtılırdı. I. Ahmed tarafından başlatılan bu adet, sonraları Hırka-i Saâdet’e zarar verdiği gerekçesiyle sadece bohçanın bir kısmı ıslatılmak suretiyle devam ettirilmiştir. Ancak, II. Mahmud tarafından bunun yerine özel olarak hazırlanmış, üzerine Hırka-i Saadet hakkında şiir yazılmış tülbentlerin Hırka-i Saâdet’e sürülmesi ve bunların ziyaretçilere dağıtılması adeti yerleşmiştir. Ziyaretin sonunda Hırka-i Saadet yine sultan tarafından yerine konulur, gelecek Ramazan’a kadar açılmazdı.

Saltanatın 1 Kasım 1922’de ilgası üzerine hem Hırka-i Saadet ziyareti, hem de Hırka-i Saadet Dairesi’nde günün her saatinde Kur’ân okunması âdeti kaldırılmıştır. Cumhuriyet’in ardından Topkapı Sarayı, 3 Nisan 1924 tarihinde müze haline getirildikten sonra Has Oda 1962 yılına kadar ziyarete kapalı tutulmuş, bu tarihten sonra da Hırka-i Saadet ziyareti manevî derinlikten yoksun turistik bir ziyaret mahiyeti kazanmıştır. 1980’de müzenin açık olduğu saatler içinde Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi Kıraat Bölümünde ihtisas yapan hafızlar tarafından okunmak üzere yeniden Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine başlanılmıştır. Bu uygulama bazı teknik sebepler yüzünden sürdürülemeyince 15 Mart 1991 tarihinde İstanbul Müftülüğü ile yapılan protokol gereği görev müftülüklerce seçilen yedi imam tarafından nöbetleşe yürütülmüştür. Hırka-i Saadet Dairesi’nde tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, 25 Ekim 1996’dan itibaren yirmi dört saat boyunca Kur’ân okunmaya başlanmıştır. Hicaz’ın Osmanlı devletine tabîliğinden itibaren İstanbul’a getirilen mukaddes emanetler, yüzyıllar boyunca sayısı artırılarak titizlikle korunmuş; etrafında resmî ve gayri resmî büyük bir sevgi hâlesiyle bugüne kadar getirilmiştir. Mukaddes emanetler, başlangıcında Hz. Peygamber, hulefâ-yı raşidîn ve ashab-ı kirâm’dan kalan maddî kalıntılar olarak ortaya çıkmış ise de sonraları bu muhteva genişleyerek kutsal yerlere hediye olarak gönderilen eşyaları da içine almıştır. Hz. Peygamber dönemine tarihlenen emanetler çok azdır. Mukaddes emanetler, dinî, tarihî, kültürel ve sanat değerleri bakımından hemen hiçbir incelemeye konu edilmemiştir. Bu konuda uzmanlarınca çok ciddî çalışmalara ihtiyaç vardır. Dünyanın en zengin mukaddes emanetler koleksiyonuna sahip olmak kadar, onların kıymetlerini ortaya koyacak araştırmalara sahip olmak da önemli olmalıdır. Osmanlıların belki Emevî ve Abbasilerden daha fazla mukaddes emanetlere saygılı davrandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bugün bu emanetler Osmanlı devletinin varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde bulunmaktadır. Emanetlerin de içinde bulunduğu Topkapı Sarayı haşmetine lâyık bir şekilde bütün varlığını ziyaretçilerine kıskanmadan açmalıdır. Çünkü, bu eserler sadece Müslümanların değil, bütün dünyanın malıdır.

Tarih ve Düşünce Dergisi, Ocak 2000

Süleyman Beyoğlu *Doç. Dr.. Marmara Üniversitesi. Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü.

Hakkında Muharrir

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

*
Yorum yapmak için resimdeki karakterleri karşısındaki boşluğa doldurmalısınız. Resimdeki yazıları yenilemek için tıklayın.
Click to hear an audio file of the anti-spam word

Başa Git