Kredi kartları merkezinden her gün cep telefonuma borcunuzu ödeyiniz mesajı geliyordu. Diğer yandan banka kredilerini ödeyemez olmuştum. Konu komşudan akraba ve arkadaşlardan aldığım borçlar bunlara dahil değildi.
Yazdığım kitaplar satılmıyordu. Son iki kitap yayınlamamıştı. Nedeni de yayıma değer görülmeyişi idi. Artık senin kitaplar iş yapmıyor diyorlardı. Aslında kitaplarımın yayınlanmasına engel olan birileri vardı. Hâlbuki eskiden ne kadar güzeldi. Her ay bir imza günü olurdu. Televizyonlar peşimden koşardı röportaj yapmak için. Emekli maaşından başka bir geliri olmayan bir din adamı için binlerce dönüm zeytinliği olduğunu anlatan kitabım o yılın en çok satan kitabı olmuş ve ödüller almıştım. En büyük ödülde yayınevinin ödediği telif ücreti idi.
Sansasyonel yazılarda fayda etmiyordu. Eskiden kuran kursunda yemin rezaleti diye bir yazı dizisi hazırlamıştım. Gazete baya bi para vermişti. Arada bir ses duyuyordum “geçti artık” diye. Evet, gerçektende geçmişti. Ama şimdi böyle bir yazı yazdığımda hemen savcılar harekete geçiyor ve bana adliyede kabir sorusu soruyorlardı. “Bu yemin hangi ilde, hangi ilçede, hangi kursta, kim tarafından ne zaman okutuldu”? Yav kardeşim sizin başka işiniz yok mu? Her yazıyı sorgularsanız biz nasıl ekmeğimizi kazanacağız?
Eskiden bir adam için irticacı dediğimizde adamın hayatı kayardı. Dedesinin akşamcı, babasının şarapçı olduğundan bahsederek bu saldırının altında kalmamanın yollarını aramaya çalışırdı. Gerekirse hukukçu olmayan mebuslardan özel bir mahkeme kurar adamı sallandırırdık. Ah! Ah! Şimdi ben ne yapayım. Oysa şimdi birine irticacı desem hemen hakaret davası açıyorlardı. Hâkim Beyde “İspat iddia edene düşer” diyor ve hemen cezayı basıyordu. Acaba cemaat aleyhinde bir kitap yazıp meşhur bir polis şefine götürsem, hem o ünlü olsa, hem paraları pardon alkışları kırışsa mıydık?
Yıllanmış resimlerden amma da irtica haberi yapardık. Her sene aynı fotoğrafla aynı kişiler üzerinden irtica haberleri yapardık. Savcılar da hemen adamın yakasına yapışırlardı. Hiç bir şey bulamazsak kavga eden kişilerin resminin altına oruç dayağı yazardık. Velev ki fotoğraflar başka bir ülke vatandaşlarına ait olsa bile.
Üstelik yılbaşı da geldi çattı. Şimdi birçok entel dantel Havai Adarlında ya da Miami sahillerinde gününü gün ederken biz evde pineklemek zorunda kalacağız. O değil herkes beni yılbaşı kutlamayan, Çam Ağacı süslemeyen. Küfelik oluncaya kadar petrus şarabından içmeyen dantellerden sanacaktı. Şarabı da baya özlemişim. Hâlbuki yurtdışına çıkabilsem içinde bol alkol muhabbeti olan geyikler yazar para kazanırdım.
Eskiden televizyonlar peşimden koşardı röportaj yapmak için. Ama nicedir kapımı çalan cep telefonuma mesaj bırakan yoktu. Gelen tek mesaj banka mesajlarıydı. Derken kapı çaldı. İçeriye üniformalı polisler ve tanımadım kişiler gelmişlerdi. Sivillerden biri icra müdür yardımcısı diyordu. Keşke yer yarılsa da ben içeri girseydim.
Bir uyandım ki hepsi kâbusmuş. Başucumda duran Doktor komşumuz geçti artık iyileştin diyordu. Açık olan Televizyon yurdun bilmem neresinden bir grup aşırı dincinin gizlice ayin yaparken yakalandıkları için idam cezasına çarptırıldığını veriyordu haberlerde. Bir başka haberde ise anlı şanlı bir devrim tarihi profesörü son zamanlarda tespih üretiminin korkunç derecede arttığını bunun irticaının ayak sesleri olduğunu söylüyordu. Masamın üzerinde ise Havai Adalarından birinden gelmiş bir davet mektubunu gördüm. Çok şükür Noel baba. Ya gerçek olsaydı.
Halil KÖKEN
Not: Cüneyt Suavi Hocanın Zafer Dergisinde Çıkan Kabus isimli hikayeden uyarlanmıştır.