Selin Çağlayan, Müslüman Kardeşler'den Yeni Osmanlılar'a İslamcılık
kitabında, İslamın kolonyalist zamanlarda İslamcılığa dönüşmesini,
İslam ve İslamcılık arasındaki farkı, İslamcılığın önderlerinin
hayatları yaşadıkları tarihsel ve siyasal koşulların düşüncelerine
etkilerine ilişkin yaklaşımların izinden gidiyor. Gerçek niteliğini
samimiyetle öğrenmeyi amaçladığı kişisel bir sorgulama niteliğini
taşıyan kitapta, çeşitli yerli ve yabancı kaynaklardan yararlanarak,
İslamcılığın öyküsünü anlatıyor. Çağlayan, bu süreçte küresel güçlerin
oynadığı rol konusundaki iddialara da yer vererek İslamcılığın Batılı
kökenleri gibi Türkiye`de üzerinde çok durulmayan bir konuyu tartışmaya
açıyor. İslamcılığın geleceğine ilişkin senaryolara da yer veren yazar,
kitabın İslamcılık konusundaki klişeleri mutlak doğrular olarak kabul
eden laik kesimin büyük çoğunluğunun yanı sıra kendilerini şu ya da bu
nedenle İslamcı olarak niteleyen pek çok kişi için de aydınlatıcı olması
umudunu taşıyor. Selin Çağlayan’la kitabını konuştuk.
Anahtar Kelimeler: İslamcılık, Afgani
Önce İslamcılık literatürü ile tanışma sürecinizden
başlayalım. Bununla birlikte ortaya çıkan kitabınızdan tabii. Müslüman
Kardeşler'den Yeni Osmanlılar'a İslamcılık kitabınız nasıl oluştu?
Aslında İslamcılık konusunda bir kitap yazmak hiç aklımda yoktu.
Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi 2004'de yayınlanan İsrail Sözlüğü
kitabımın bir de Filistin Sözlüğü adını vermeyi düşündüğüm Filistin
versiyonunu yazmayı planlıyordum. Araştırmalar ve mülakatlar yapmak
üzere 2005 Mart'ın da Gazze Şeridi'ne gittim. O sıralarda Hamas ilk kez
bir siyasi oluşum olarak gelecek seçimlere katılacağını ilan etmişti,
Gazze kentinde bunun heyecanı yaşanıyordu ve Hamas'ın çok güçlenmiş
olduğunu gözle görmek mümkündü. Bu çerçeve pek çok Hamas yetkilisi ve
sempatizanı ile görüştüm. Bunlardan en ilginç olanı örgütün
sözcülerinden Sami Ebu Zühri ile yaptığım dört saatlik mülakattı. Gazze
İslam Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Ebu Zühri doktorasını"
Medine mutabakatı" üzerine yapmış ve uzun yıllar İsrail hapishanelerinde
yatmıştı. "Seyyid Kutup'un yaşadıkları size örnek oldu mu?" diye
sorunca yumuşak ifadesi ve ses tonu sertleşti ve "Biz Filistinliyiz
kendimize yetecek kadar hapishane tecrübemiz var, başkalarınınkine
ihtiyacımız yok" dedi. Oysa "Hamas niye siyasal sürece katılmaya karar
verdi?" sorusuna "Çünkü biz Müslüman Kardeşler'in bir dalıyız ve
demokratik sürece inanıyoruz. Güç kullanarak iktidara gelmeyi tamamen
reddediyoruz," cevabını vermişti. Ben o zamana dek Hamas'ın, Müslüman
Kardeşler'in radikal ideologu Kutup'u bir idol olarak kabul ettiğini
sanıyordum. 20 yılı aşkın bir süre Ortadoğu'yu çoğu kez arazide izlemiş,
beş yıl bölgede yaşamış ve başta Şeyh Yasin olmak üzere Hamas liderleri
ile defalarca mülakatlar yapmıştım. Ebu Zühri'nin beni şaşırtan sözleri
İslamcılık konusunu sistematik bir şekilde araştırma kararı almama
neden oldu. Doğrusu başlangıçta bunun üç yılı aşan bir süreyi
kapsayacağını kesinlikle tahmin edemezdim.
Araştırdıkça Hamas'ın, Kutup ekolünden gelmediğine
dair pek çok argüman olduğunu görmenin yanı sıra kafamın İslamcılık ile
ilgili pek yanlış klişelerle dolu olduğunun da farkına farkım. İbn-i
Teymiyye, Yeni Osmanlılar, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit
Rıza'yı araştırırken kendimi bir anda Masonluk, Yunan filozofları,
Protestanlık, aydınlanma düşüncesi, faşizm, komünizm, post modernizm,
Nietzche, Heidegger, Carrel, post liberalizm okurken buldum. İslamcılık
denen fenomenin aslında bin bir yüzlü bir prizma olduğunu fark ettim.
Bu nedenle sınırları giderek genişleyen araştırmam İslamcılık'ın gerçek
niteliğini anlamaya yönelik kişisel bir soruşturmaya dönüştü. Bu
soruşturmayı kitaplaştırmaya karar verdim ve ortaya Müslüman
Kardeşler'den Yeni Osmanlılar'a İslamcılık çıktı.
Kuşkusuz İslamcı
literatürü benim gibi sonradan öğrenmeye çalışmış, yani içine
doğmamış, birisi için böyle bir kitap yazmak büyük bir cüretkârlık.
Ancak Türkiye'de "laik" kesimle "İslamcı" kesim öylesine ayrı dünyalarda
yaşıyorlar ki sanırım, hata yapmayı da göze alarak, aradaki uçurumu bir
nebze olsun kapatmak istedim. Çünkü Türkiye, kanımca bir kez daha
tarihin çok önemli kavşaklarından birindeyken birbirimizin dilini
anlamanın her zamankinden daha önemli olduğunu düşünüyorum.
İslamcılık tanımlamaları ekseninde bir biçimde kolonyalizm
geçmişini de konuşmak gerekir. Kolonyalizmle İslamcılığın doğuş
koşulları arasındaki bağ sizce kurucu bir bağ mı?
Batı kolonyalizmine karşı ilk tepki hareketlerinin
başını dini liderlerinin çekmesi nedeniyle başlangıçta kolonyalizm
karşıtlığı ile -İslamcılığı
öteleyen- İslami dirilişçi hareketlerin özdeşleştiğini görüyoruz.
Mesela, konunun İran asıllı önemli uzmanlarından Ali Rahnema, 18.
yüzyıl İslami diriliş hareketlerinin tarihinin aslında Batı'nın
Müslüman dünyadaki kolonyalist faaliyetlerinin de bir tarihi olduğunu
söyler. Mısır, Sudan, İran, Cezayir, Tunus ve Hindistan'daki İslami
diriliş hareketleri bu faaliyetlere karşı duyulan tepkiden ya da
bunların neden olduğu etkilenmelerden doğmuştur.
Bugün açısından bakıldığında hakim İslamcılık kavrayışının
niteliğini tespit noktasında 1857'de Hindistan'da yaşanan tecrübenin
daha doğrusu kırılma halinin yaşandığını düşünüyor musunuz?
1857'de Hintli Müslümanların İngiliz kolonyalizmine karşı
başlattıkları ayaklanma o denli kanlı bir şekilde bastırılır, öylesine
büyük bir Müslüman kıyımı yapılır ki, Hintli Müslüman liderler şu
sonuca varırlar; "İslam varlığını sürdürmek için politikadan uzak durmak
zorundadır." Böylece İngilizlere karşı cihadı yeren işbirlikçi bir
İslami söylem başlar. Bu yeni stratejiye dini açıdan meşruiyet
kazandırmak için İslam hukukuna uydurulmuş görüşlerle de destek verilir.
Hint Müslümanları "İslam'ı özgürce ifa etmelerinin serbest olduğu bir
yerde" yaşamaktadırlar. Artık Hindistan'ın yöneticileri olarak kabul
edilen İngilizlere karşı cihat eylemek, İslam'a göre ölümle
cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu çerçevede, İslami ihya ve tecdit
hareketleri, dinin siyasete karışıp karışmaması temelinde kolonyalizm
ile uzlaşanlar ve karşı çıkanlar olarak ikiye ayrılır. Birinci grubun
bir bölümü mesela Sir Seyyid Ahmet Han ve tilmizleri, Batılı eserlerle
İslam'ı harmanlayan "modern bir İslam" geliştirirken, diğerleri mesela
Deobandiler Batılı eserlerden İslam'ı korumayı amaçlayan fundamentalist
bir İslam anlayışı ortaya koyarlar.
İslam'ın siyasete karışmasını savunan kolonyalizm karşıtı grup ise,
Fransız Devrimi'nin monarşileri yıkmayı amaçlayan özgürlükçü düşünceleri
üzerinde, o güne dek yaşanan tecdit ve ihya hareketlerinin oluşturduğu
birikimi de kullanarak İslam'ı "modern bir siyasi ideolojiye"
dönüştürür. Ulus devleti savunan aydınlanmacı Batı düşüncesi üzerine
kurulan bu ideoloji, kolonyalizme karşıdır ve kitleleri politize ederek
monarşilere karşı ayaklandırmayı amaçlamaktadır. Ancak bu sonuçları
itibariyle, kolonyalizmin başka bir yüzüne-bilinçli ya da bilinçsiz
olarak- hizmet etmediği anlamına gelmemektedir. Bu çerçevede evet, 1857
olayları İslamcılık tarihinde bir milattır ve yol açtığı kırılma
kanımca günümüzde de şu ya da bu şekilde devam etmektedir.
Kolonyalizmin başka bir yönüne hizmet etmekle neyi kasdediyorsunuz?
Çatışma halinde olan küresel güçlerin birbirilerine karşı üstünlük
elde etmek için bütün ideolojileri şu ya da bu şekilde kullandıklarını
söylemeye çalışıyorum. Kolonyalizm karşıtı İslamcılık hareketi,
özellikle Afgani ve tilmizlerince savunulan bütün demokratikleşmiş ve
bağımsızlığını kazanmış İslam ülkelerini bir şemsiye altına toplamayı
amaçlayan Panislamizm'i gerçekleştiremedi. Ancak aynı ölçüde teşvik
ettiği Arap ve Türk-milliyetçilik düşüncesi ile Osmanlı İmparatorluğunun
ve halifeliğinin parçalanmasında önemli bir rol oynadığı yolunda ciddi
iddialar mevcuttur. Bu çerçevede kendilerince meşru gerekçelerle Osmanlı
monarşisinin yıkılması için mücadele ederken-bunlara Yeni Osmanlıları
da dahil ediyorum- ulus devletlerin egemen olduğu yeni bir dünya
düzeninin kurulmasında da bilinçli ya da bilinçsiz olarak çok önemli bir
rol oynamışlardır.
Ancak İslamcılığın
idealleri açısından baktığımızda büyük bir başarısızlık söz konusudur.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, halifelik kaldırılmış, Osmanlı bakiyesi
üzerinde aydınlanmacı Batılı değerleri benimseyen laik bir ulus devlet
olan Türkiye kurulmuş, Osmanlı egemenliği altındaki Arap ülkeleri Batılı
kolonyal güçlerin on yıllarca sürecek işgaline uğramışlardır.
Türkiye'de Ali Bulaç, Yasin Aktay gibi İslamcı aydınların
doksanlı yılların sonundan itibaren gündeme taşıdıkları İslamcılık
yorumu hatta bir bakıma eleştirisini siz nasıl yorumluyorsunuz?
İslamcılığa dışardan bakarak üstten fotoğrafını çekmeye çalışan bir kişi olarak
içerden yapılan bu eleştiriler (yoksa özeleştiriler mi demeliyim?)
konusunda hakemlik yapma hakkını kendimde görmüyorum. Ancak,
İslamcılığa getirilen bu yeni yorumun ulus devlet-küreselleşme
çatışmasının bir sonucu olduğu kanısındayım.
İlk çalışmanız İsrail Sözlüğü idi. İsrail sözkonusu olduğunda
Siyonizm'i konuşmadan bir şey anlamak ve anlatmak mümkün değil. Yasin
Aktay'ın İslamcılığı Siyonizmle özdeşleştiren yorumu hakkında ne
düşünüyorsunuz?
İkisinin de siyasi birer ideoloji olmaları ve geçmişe dönme
özleminden kaynaklanmaları nedeniyle kanımca böyle bir analoji
yapılması mümkündür. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için Aktay'ın
bu yorumundan kısa bir alıntı yapalım. Bu aynı zamanda- biraz önce
sözünü ettiğimiz- İslamcılığa yöneltilen bir eleştiri ya da yeni bir
İslamcılık yorumudur.
"İslamcılık,
bir hicret ve yol alış dini olarak tüm dünyaya açılımı vurgulayan,
gerçekçi ve yapıcı özellikteki İslam'ın sürgün ve eve dönüş motifleri
etrafında kurgulanan, ütopik ve zorlamacı bir modele ya da ideolojiye
dönüştürülmüş biçimidir. Bu dönüştürme ihtiyacının merkezinde ise,
hilafetin ilgası hadisesinin yarattığı ve hilâfetin ilgası sonrası
dönemin siyasî ve kültürel şartları yatmaktadır. Zira hilâfetin ilgası
Müslümanları siyasi bütünleyicilikten uzak yegane dini grup haline
getirmek suretiyle başıboşluk ve bölük pörçüklük psikolojisinin
doğmasına sebep olmuş, takip eden hızlı sekülerleşme süreci ise âlim ve
aydınları bir nevi savunmasızlık ve beklentisizlik şeklindeki ruh haline
ve kaçış psikolojisine itmiştir. İslamcılık görüşü, modern insanın ortak sıkıntısı olarak aidiyet probleminin çok
derinden hissedildiği ve fakat olanları manalandırıp çözüm üretmede
etkisiz kalan, küskün ve kötümser bir ruh halinin ve yabancılık
hissiyatının belirlediği, siyaset karşıtı ve ütopik bir perspektife
oturmaktadır. Dolayısıyla İslam'dan İslamcılığa geçiş sürecinde, şimdiki
durumu ve yolu önemseyen süreç fıkhının ve olaylara karşı gerçekçi,
pozitif ve yapıcı tutum takınmayı gerektiren siyasetin yerini, mevcut
şartları yok sayan, hayatla devamlı didişen, tarihin akışını tersine
çevirip geçmişe dönmeyi ön gören ve bu haliyle siyonist eğilimi
çağrıştıran ütopik ve despotik bir model almaktadır...Oysa Müslümanların
yapması gereken şey, sürülmüşlük ve eve geri dönüş ya da yenilgi ve
rövanş duygusunun şekillendirdiği ütopik modeller yerine, hali lehlerine
çevirecek, gerektiği yerde uyumlu gerektiği yerde çatışmacı, ama her
hâlükârda yapıcı ve makul bir siyasetin gerçekleştirilmesidir."
Hayrettin Karaman kendisiyle Anlayış dergisinde yapılan bir
söyleşide günümüz koşullarında her Müslüman'ın aynı zamanda İslamcı
olmak durumunda olduğunu vurgulamıştı. Kitabınızda Batılıların İslam ve
İslamcılık arasında sürekli olarak ayrım yapmaya çalıştığını
belirtiyorsunuz. Daniel Pipes ve Bassam Tibi gibi isimler bu noktada
anılabilir. İslam ve ideolojik olan arasında ayrım yapan liberal
tezlerde sözkonusu. Sizce bu yorum tipolojileri yorumları ortaya koyan
isimlerin siyasal konumlanışlarından çok uzak mı?
İslam ve İslamcılığı
arasında ya da İslam ve ideolojik olan arasında ayrım yapanların siyasi
görüşleri elbette bu yorumlarla bağlantılıdır. İslamcılığın da her
ideoloji gibi global güçler tarafından manipüle edildiğini düşünmekle
birlikte bu yorumların daha çok Batı'da yükselen İslamofobi
çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Batı'da genellikle İslam'ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji
olduğunu savunanlar İslamcı militanlarca gerçekleştirilen terör
olaylarının İslam dinine yönelik korku ve düşmanlığı arttıracağı
endişesini taşıyorlar.
Türkiye'de yaşayan pek çok İslamcı ise İslam ile İslamiyet
arasındaki farkı vurgulama çabasında olmadıkları gibi böyle bir ayrımı
da reddediyorlar. Bunda çok muhtemelen, sıradan Batılılar da terör
nedeniyle İslam korkusunun bir fobiye dönüşmesine aldırmamaktan ziyade
Türkiye'de laik kesimle yaşanan keskin çatışma nedeniyle dinin siyasete
katılımını, müdahalesini hatta kontrolünü bir hak olarak görmelerinin
payı var. Bu ayrımın yapılmasını bunu engellemeye yönelik bir
manipülasyon olarak görerek kuşkuyla karşılıyorlar.
Bu çerçevede ironik bir şekilde Batı'daki- İslam ve İslamcılık
ayrımını reddeden- İslam karşıtları ile aynı çizgiye gelmiş oluyorlar.
Bu çevreler, ortada bir ayrım olduğuna ilişkin tezin bir kandırmacadan
ibaret olduğu; Batı'ya, demokrasiye, Hıristiyanlık ve Yahudiliğe düşman
İslam'ın, İslamcılık kisvesi ardına saklanarak zaman kazandığını
savunuyorlar.
Avrupa'da yaşayan bundan dolayı kimilerince ılımlı görülen
Tarık Ramazan'ın özellikle de Suud'larla ilişkiler bağlamında
Vahhabilik hakkında yapılan yorumların çarpık olduğunu aktardığınız
bölüm önemli geldi bana. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Tarık Ramazan Türkçeye İslami Yenilenmenin Kökenleri ismiyle çevrilen
kitabında Osmanlıya karşı Vahhabi isyanının haklı olduğunu ima eder.
Ramazan'a göre, Vahhabiliğin kurucusu olan Muhammed Abdülvahhap
(1703-1792) eylemleri ve öğretisini yaşadığı tarihi koşulları göz önüne
alarak yorumlamak gerekir. Nedir bu koşullar? Osmanlı İmparatorluğu
gücünü kaybetmiştir, anarşi,yozlaşma ve devlet baskısı vardır. İbn-i
Teymiyye gibi o da, İslam dünyasındaki çöküşün İslam'ın mesajına ihanet,
İslam düşüncesinin zayıflaması, tevhit öğretisine aykırı yeniliklerin
kabulü ve Sultanların (Osmanlı) yolsuzluğundan kaynaklandığı sonucuna
varmıştır. Güçlü bir yerel prens olan Muhammed İbn-i Suud ile ittifak
yaptığında Osmanlı İmparatorluğu zaten parçalanmaktadır ve Abdülvahhap
en azından Arabistan'daki Müslüman toplumunu kurtarmaya çalışmıştır.
Ramazan, Abdülvahhap'ın reformcu öğretisinin, bu günkü Suudi devleti
ile özdeşleştirilmesinin büyük bir haksızlık olacağını çünkü aynı
İbn-i Teymiyye gibi onun da tek amacının içtihadı canlandırmak olduğunu
savlar. Ancak ölümünden sonra Suudi devletinin bunu
gerçekleştirememesinin suçu Abdülvahhap' da değil, tilmizlerinde
aranmalıdır.
İslamcılığın Afgani tarafından değil Yeni Osmanlılar
tarafından başlatıldığını iddia eden yorumlar özellikle Türkçe
literatürde başat. Hatta bu sebeple Akif'in Afgani ve Abduh'tan
etkilenme durumu bile görmezden gelinir, bu yapılamadığında etkinin daha
az olduğu vurgulanır.İslamcılığa ilişkin köken arayışında bu iki farklı
bakış hakkında sizin düşünceniz nedir?
En azından -kitapta ayrıntılarına yer verilen-
Mümtazer Türköne tarafından ortaya konan kanıtlar İslamcılığın Yeni
Osmanlılar tarafından ilk kez siyasi bir ideoloji olarak ortaya
konduğunu gösteriyor. Bunda ne denli başarılı oldukları ise ayrı bir
tartışma konusudur. Mesela Şerif Mardin, Yeni Osmanlılar'ın İslami
kavramlarla aydınlanmacı düşünceler arasında tam bir senteze
gidemediklerini savlar. Ama şu ya da bu şekilde ortaya çıkan İslamcılık
ideolojisini yayma konusunda Afgani'nin çok daha etkili ve başarılı
olduğunu söylemek mümkündür.
Niyazi Berkes ve Mümtazer Türköne'nin Batılı literatürde
Afgani'ye verilen değerden alındıklarına da değiniyorsunuz. Bu iki
yazarın farklı ideolojik bakışlara sahip oldukları düşünüldüğünde bu
bakışlarının yerlilik üzerinden ortaya atılması durumu sözkonusu
edilebilir mi?
Batılı yazarların büyük bölümü Afgani'nin Osmanlı'da Panislamizm'i
başlattığını hatta Sultan Abdülhamit'in Panislamizm politikasını
yönettiğini savlarlar. Berkes ve Türköne'nin buna şiddetle karşı çıkan
savlarını ben bundan alındıkları şeklinde yorumladım. Çünkü bu kanımca
Osmanlının modernleşme sürecinin çok basite indirgenmesidir. Böyle
bakıldığında Türkiye'nin bugün yaşadığı gelişmeleri değerlendirebilmek
açısından da hayati öneme sahip olan bu dönemi ve Yeni Osmanlı
hareketini doğru olarak anlamak mümkün değildir.
Oysa Batılı tarihçilerin bazı istisnalar dışında bu konudaki
araştırmaları son derece yüzeyseldir. Yine Mardin'den alıntı yapacak
olursak işte bu nedenle Yeni Osmanlı hareketine Türk kozası içinden
bakmak ve bir "fizyoloji" geliştirmek gerekir. Bu yapıldığında Yeni
Osmanlı hareketinin, gerçek perspektifi içinde, 19. yy'ın başından beri
Osmanlı toplumunda işlemiş bulunan bir çok sürecin ürünü olduğu,
birdenbire ortaya çıkmadığı görülecektir. Berkes ve Türköne'nin de-
ideolojik görüşleri ne olursa olsun- bunu yapmaya çalıştıklarını
sanıyorum.
İslamcılık modern durum içinden konuştuğu için ilk
zamanlardan bu yana hep tepki alan bir akım olmuştur. İslamcılığın
siyasal boyutu dikkate alındığında kimi kültürel görünümleri öne çıkaran
ve bunları sahiplenen muhafazakârlıkla temelden farklılaştığı da ortaya
çıkacaktır.İslamcılığa ilişkin olarak muhafazakarlık odaklı
eleştirilere pek yer vermemişsiniz çalışmanızda. Ama gelenek içinden
konuşan içtihada mesafeli duran eleştirilerden pasajlar aktarmışsınız.
Bunun bir gerekçesi var mı?
Sizin son derece yerinde ifadelerinizi kullanarak cevaplayayım.
Sanırım İslamcılığın modern durum içinden konuşan yönünü tam olarak
vurgulama kaygısıyla gelenek içinden konuşan içtihada mesafeli
eleştirilere daha çok yer verdim. Başka bir gerekçesi yoktur.
Afgani hakkında Abdülhamit'in anılarından bölümler
aktarıyorsunuz. Ardından bu aktarımların bazılarının otantik
olmadığını ortaya koyan yazılara yer veriyorsunuz. Sizce Afgani ve
Sultan Abdülhamit arasındaki ilişkinin İslamcılık bakımından mahiyeti
neydi?
Afgani ve Sultan Abdülhamit arasındaki ilişkinin gerçek niteliğini bu
konuda birbirinden çok farklı argümanlar olduğu için kesin olarak
bilemiyoruz. Ben bu argümanlara mümkün olduğunca geniş yer vermeye
çalıştım. Biraz önce değindiğimiz Osmanlının Panislamizm politikasını
dolayısıyla İslamcılığın mahiyetini anlayabilmek açısından önem taşıyor.
Bu çerçevede, hem Abdülhamit'in hem de Afgani'nin Panislamizm idealleri
doğrultusunda birlikte çalıştıkları dönemde kişisel gündemlerinin de
olduğu tespitini yapmak yanlış olmayacaktır. Bu gündemlerin de
birbirleri ile çeliştikleri anlaşılmaktadır.
Peki, Osmanlının son yıllarda yürüttüğü Panislamizm biraz
araçsal nitelikte bir politika mı? Bu konuda Afgani hem somut şartlar
üzerinden milliyetçi hareketlere kısmi destek sunmakta hem de öze dönüş
çerçevesinde Müslümanları bir araya getiren bir siyasal model peşinde
denilebilir mi?
Evet, sözünü ettiğim birbiriyle çelişen gündemleri bu şekilde
özetleyebiliriz. Abdülhamit'in Panislamizm politikasının aynı zamanda ya
da öncelikli olarak İmparatorluğun yıkılmasını önlemek amacı taşıdığı
anlaşılmakta. Bu, iktidarı elinden alan Jön Türkler için de geçerli.
Afgani ise son dönemde ileri sürülen tezlere göre, Panislamizm'in
selameti açısından Osmanlı İmparatorluğunu yenileme
Kaynak: Asım Öz-Dünya Bülteni