Osmanlı Devleti'nin, klasik çağ olarak adlandırılan zaman dilimi içerisinde, özellikle doğuda İran ve Azerbaycan taraflarından gelen birçok dini ve tasavvufi hareketin Anadolu'da faaliyet göstermiş olduklarını biliyoruz. Bunlar içerisinde Ahilik hareketi gibi devletin kurulmasında ve gelişmesinde önemli katkıları olan oluşumların yanında, gayri islami olan zararlı fikir ve propagandalar da mevcuttu. Nitekim batıni kökenli oldukça zararlı bir tarikat olan Hurufilik, sapkın bir inanç olarak, Mısır, Suriye, Irak ve İran gibi bölgelerin yanında Osmanlı ülkesinde de kendisini göstermiştir. Bu açıdan hurufi hareketin tarihçesini ve Osmanlı'ya olan etkisini kısaca açıklamaya çalışalım..
XIV. Yüzyılın ilk yarısında İran'ın Esterabad kentinde başlayan ve din dışı bir hareket olan Hurufilik, ilk faaliyetlerini İran ve çevresinde göstermiş olmakla birlikte zamanın otoriteleri tarafından sıkı takip ve kovuşturmalara uğraması neticesinde Anadolu'ya sıçramış ve Osmanlı ülkesinde varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sayıların kutsallığını kabul edip bunlara çeşitli sembolik anlamlar yükleyen bir anlayışa dayanır. Hurufiliğin kurucusu olan Fazlullah-ı Hurufi, “Cavidanname” isimli kitabında, batınilerin yorum usüllerini de kullanarak bu harf sistemini anlatmıştır. Buna göre Fazlullah; rüya yoluyla gerçeği bulduğunu, bazı sırların kendisine bu yolla bildirildiğini ileri sürerek, Arapça'daki yirmi sekiz harf ve bunlara ilaveten Farsça'daki dört harf ile sayılar arasında çeşitli ilişkiler kurmak suretiyle Hurufilik sistemini yerleştirmiştir. Bunun yanında şunu da belirtelim ki bu akımda ahiret ve dini mükellefiyetlerin çoğu inkar edilmektedir.
XIV. Yüzyılın ikinci yarısında batıni yorumları sayesinde gün geçtikçe taraftar kazanmaya başlayan Fazlullah, düşüncelerinin şeriata aykırı olduğu yönünde ulemanın görüş bildirmesi üzerine, Timur'un oğlu Miranşah tarafından 1394? yılında Azerbaycan'daki Alıncak kalesinde öldürülmüştür. Bu olaydan sonra, Fazlullah'ın halifeleri ve birçok müridi korkuya kapılıp Anadolu'ya kaçmıştır. Bunlardan, Fazlullah'ın halifesi olan Al-Alüyyiddin Ala, Kırşehir'e gelerek burada bir Bektaşi tekkesine yerleşmiş ve Fazlullah'ın düşüncelerini Bektaşiler arasında yaymaya başlamıştır. Belli bir zaman sonra Hurufi düşünceleri Aleviler tarafından da ilgi görmüş ve nitekim Hurufilerin önemli temsilcilerinden biri olan şair Nesimi, günümüzde de Alevilerin yedi ulu ozanlarından birisi olarak kabul edilir. Aliyüddin Ala, hurufi inancını bektaşilik kisvesi altında anlatarak taraftar kazanmıştır ve Anadolu'da hurufiliğin yayılmasında onun etkisi büyüktür. Fazlullah'ın aynı zamanda damadı olan şair Nesimi ise sanatkarane bir dil kullanarak, bir kısım çevreleri hurufi inancına çekmeyi başarmıştır. Ancak kendisi Halep'de derisi yüzülerek feci şekilde öldürülmüştür. Nesimi'den sonra şair Refii, Virani Baba, Otman Baba, Muhyiddin Abdal gibi Hurufi temsilcileri bu akımı Anadolu'da canlı tutmuştur.
Osmanlı coğrafyasında, Çelebi Mehmet ve II.Murat zamanında yayılmaya başlayan hurufilik, 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılışına dek varlığını sürdürmüştür. Bununla beraber, hurufiliğin yeniçeriler arasında da yayıldığını ifade edebiliriz. Bilindiği gibi yeniçerilerin birçoğu Bektaşi tarikatına mensub idi. Yukarıda da işaret edildiği üzere, hurufiler, düşüncelerini Hacı Bektaşı Veli'ye atfederek aktarmışlar ve Bektaşiler arasında birçok taraftar elde etmeyi başarmışlardır. İşte bu yolla yeniçeri ordusuna sızanlar, devşirme yoluyla ocağa alınan çocuklara islamı öğretmek adına kendi sapık fikirlerini aktarmışlardır.
Hurufilerin bir diğer yayılma bölgesi Balkanlar ve Rumeli olmuştur. Burada, İslamı yeni kabul eden insanları etkilemeye çalışmışlar ve zamanla önemli kentlerde faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Bu kentlerden Arnavutluk, Filibe, Varna, önemli Hurufi merkezleri içerisindedir. Bazı devlet arşivi kayıtlarına göre bu kentlerde birçok kovuşturma yapıldığı, Hhurufilerin yakalanarak idam edildiği ve yakılmak suretiyle cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Hurufilerin Osmanlı ülkesindeki amacı, padişahı etkileyerek Hurufiliği devletin resmi mezhebi haline getirmek ve iktidarı ele geçirmek idi. Bilindiği gibi Fatih, ilme ve ilim adamlarına değer verip koruduğu gibi aynı zamanda alimlere hürmet eder ve onlara geniş imkanlar sağlardı. İşte bu durumdan faydalanmak isteyen bazı Hurufi itikadlı kimseler, yaldızlı sözlerle padişahı etkilemeyi başarmışlar ve padişah bunlara, sarayda ayrıca bir oda tahsis etmiştir. Gerçek düşüncelerini gizleyen bu insanlar, sarayda bir müddet rahat yaşamışlardır. Ancak bunların bozuk yolda olduklarını vezir Mahmut Paşa anlamıştı, fakat bu durumu padişaha söylemeye cesaret edemiyordu. Dolayısıyla bunu uygun bir yolla padişaha söylemesi gerektiğini düşündü. Mahmut Paşa, daha sonra durumu, dönemin şeyhülislamı olan Fahreddin Acemi'ye anlattı. İkisi anlaştılar ve Mahmut Paşa evinde bir davet tertib etti. Davete hurufi yolunda olan bu insanlar da çağrıldı. Mahmut Paşa, bunlarla sohbet ederken Fahreddin Acemi de perde arkasına gizlenmiş konuşulanları dinliyordu. Sohbet ilerleyince Mahmut Paşa, hurufileri çok sevdiğini söyledi ve veziri kendilerinden zanneden bu kimseler de gizledikleri gerçek inançlarını anlatmaya başladılar ve daha sonra “Allah Fazlullah'a hulul etmiştir” dediler. Bu sözü duyan Fahreddin Acemi daha fazla dayanamayarak ortaya çıktı ve hemen bu kimselerin üzerine atıldı. Hurufiler kaçarak saraya sığındılar. Peşlerinden giden Fahreddin Acemi sarayda bunları yakaladı ve durumu padişaha haber vererek cezalandırılmaları yönünde padişahı ikna etti. Daha sonra Fahreddin Acemi, Edirne'de halkı camiye çağırdı. Kalabalık bir cemaatin önünde minbere çıkarak bu kimselerin din dışı olduklarını ispat etti ve cezalandırılmalarını söyledi. Nihayet Edirne de kalabalık bir halkın önünde genişçe kazılmış kuyuların içine atılarak yakıldılar.
Hurufilik, Anadolu'da daha çok köylü, inanç bakımından saf ve samimi fakat kültürden mahrum olan halk tabakası arasında yayılmıştır. İstanbul, Sivas, Eskişehir, Kırşehir, gibi bölgelerde faaliyetlerini sürdüren Hurufiler aynı zamanda bir çok da neşriyat yapmışlardır. Bunlardan en önemlisi “Cavidanname” 'dir.
Sonuç olarak; Hurufiliğin yüzyıllar boyunca uğradığı baskı ve kovuşturmalara rağmen varlığını uzun süre devam ettirebilmesi sorunu, araştırılmaya muhtaç bir konu olarak gözükmektedir. Bunda, mevcut dönemlerin sosyo-kültürel ve dini altyapısının tesbiti ile ortaya konmasının, bu sorunun aydınlatılmasında belki faydalı olacağını ifade edebiliriz.
KAYNAKLAR
Hurufilik Metinleri Kataloğu, Abdülbaki Gölpınarlı
Bektaşilik ve Edebiyatı, Besim Atalay
Yeniçeri Ocağı'nın Bektaşileşmesin Süreci ve Yeniçeri Bektaşi İlişkileri, Metin Ziya Köse
Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Ekmeleddin İhsanoğlu
İsam Ans.(M.E.B)
İslam Ans.(Diyanet)
Osmanlı Tarihi Ans.
Ergin Türk-Dünya Bülteni/Tarih Dosyası