Hırka-i Saadet Dairesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hırka-i Saadet Dairesi
Topkapı Sarayı'nın kudsiyet taşıyan bir köşesidir. Başta Peygamberimizin hırkası bulunmak üzere, "Mukaddes Emanetler" denilen eşya asırlar boyunca burada muhafaza edilmiş, daire ile bu eşyanın muhafazası ve bakımı işine Has Oda'nı
18 Ağustos 2011 Perşembe Saat 00:31

Hırka-i Saadet Dairesi

*Reşad Ekrem Koçu

 

Topkapı Sarayı'nın kudsiyet taşıyan bir köşesidir. Başta Peygamberimizin hırkası bulunmak üzere, "Mukaddes Emanetler" denilen eşya asırlar boyunca burada muhafaza edilmiş, daire ile bu eşyanın muhafazası ve bakımı işine Has Oda'nın Zülüflü Ağaları memur edilmişti. Senede bir defa, Ramazan'ın on beşinci günü, Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler, padişah ve bütün saray ve devlet erkânı tarafından kendisine mahsus merasimle ziyaret edilirdi. Bu da asırlar boyunca devam etmiş bir saray an'anesi olmuştur. Bu daire, yapı sanatı ve tezyinatı bakımından sarayın nefis bir parçasıdır ve Fâtih devri yapılarındandır. Yavuz Selim tarafından Mukaddes Emanetler'e tahsis edilmiş, pek çok tamir ve tadil görmüştür. Etrafı revaklı ve üstü dört kubbe ile örtülmüş bir binadır. Bu dört kubbeden birinin altında bir şadırvan vardır. Şadırvanın mermer fıskiyesinden saçılan sular, insanın ruhuna bir serinlik, temizlik ve huşu verir. Hırka-i Saadet Dairesi'nin üçüncü avluya açılan giriş kapısı da buradadır ve "Şadırvan Kapısı" adını taşır. Hırka-i Saadet Dairesi'ni ziyaret eden kimse, önce bu şadırvanlı kubbenin altına girer.

Şadırvan kapısının üstünde hattat Padişahlardan Üçüncü Ahmed'in imzasıyla güzel bir "Besmele" vardır. Duvar, kapının iki yanında iki tuğra ve odanın dört penceresi ve duvara gömme üç dolabı vardır. Duvarlar on altıncı yüzyılın en nefis çini panoları ile süslüdür. On sekizinci asra ait çinilerle tezyin edilmiştir. Ve yine kapının iki yanında altın yaldızlı ve tunçtan yapılmış iki devre boyuna asılmış top şeklinde iki billur fener vardır.

Şadırvanlı kubbenin sağındaki kubbenin altı "Arzhane" adını taşır. Hırka-i Saadet Dairesi'nin geleneksel ziyaretten önce burada misafir edilirdi. Onun arkasındaki kubbenin altı da asıl Hırka-i Saadet Odası'dır. Hırka-i Saadet odasının bir sanat şaheseri olan sedefli kapısı, zamanımızın çok değerli bir üstadı olan Sedefkâr Vâsıf Bey merhumun eseridir. Emekli edilmesiyle şahsında çok namuslu bir muhafız kaybettiğimiz Topkapı Sarayı Müzesi eski müdürü Tahsin Öz'ün zamanında yaptırılmıştır. Eski kapı İkinci Mahmud zamanından kalma rokoko üslûbunda bir ahşap kapı idi. Müzenin deposuna kaldırılmıştır.

Odanın dört penceresi ve duvara gömme üç dolabı vardır. Duvarlar on altıncı yüzyılın en nefis çini panoları ile süslüdür. Fakat bu odada gözü ilk çeken bir köşeyi ve kubbenin altını dolduran som gümüşten yapılmış ve üzerine yine gümüşten bir tonos kubbe ile Örtülmüş büyük gümüş şebekedir. Altın yaldızlı kabartma çiçekleri ile bu gümüş şebeke bir cennet köşkü halindedir. On altıncı asırda yapılmış olup başlı başına paha biçilmez bir eserdir. Şebekenin üzerinde yeşil çuha üzerine ağır sırma işlemeli perdeler vardır. Odanın kapı ve pencere perdeleri de yine yeşil çuha üzerine ağır sırma işlemelidir.

İşte efendim, "Mukaddes Emanetler" denilen ve her biri, hem dini hatıralar, hem de sanat kıymeti bakımından değerine paha biçilemeyen hazine bu gümüş şebekenin içinde duran çekmece ve sandıklarla duvarlara gömülmüş üç dolabın içinde muhafaza edilmektedir. Bu eşya, en kıymetli kumaşlardan nefis kılıflara konmuş, kat kat kıymetli bohçalara sarılmıştır. Bohçaları ve kılıfları muhafaza eden çekmeceler ve sandıklar da altından veya gümüşten yapılmış ve üzerleri elmaslar, yakutlar, zümrütlerle tezyin edilmiştir.

Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Saadet Dairesi'nde Hırka-i Saadet odasında muhafaza edilen Mukaddes Emanetler şunlardır:

Peygamberimizin hırkası, bir dişinin kırılmış küçük bir parçası (Dendân-ı Saadet), sakalının kılları (Sakal-ı Şerif), Peygamberimizin mübarek na'şının gasil suyu, Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in Mısır'da Kıptîlerin emiri Mukavkıs'a gönderdiği nâme, Peygamberimizin mührü,

Peygamberimizin iki kılıcı,

Peygamberimizin sancağı,

Peygamberimizin yayı,

Peygamberimizin dördü taş, ikisi tuğla üzerinde ayağının altı tane izi, Peygamberimizin bir nalını (Nalin-i Saadet).

Kıymetli Mushaf-ı Şerifler

Hazreti Fâtıma'nın seccadesi

Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve Ali'nin bir kılıcı. Hazreti Osman'ın iki kılıcı.

İslâm büyüklerinden Hazreti Zübeyir, Zeynelâbidin, Ebül Hasan, Cafer-i Tayyar, Ammar bin Yaser ve Halid bin Velid'in kılıçları ve ashabdan iki zatın kılıcı.

Kabe'nin altın oluğu, Tövbe Kapısı'nın kanadı, Kabe'nin kilit ve anahtarları, Hacer-i Esved çerçevesi, Teyemmüm Taşı, Hazreti İbrahim'in tenceresi, Hazreti Musa'nın âsâsı, Hazreti Davud'un kılıcı, Hazreti Yusuf'un sarığı...

Mukaddes Emanetler’in bir kısmı Hazreti Muhammed (s.a.v.)'e, bir kısmı da dör yâri ile ashab-ı kiramına ait hatıralar olmak bakımından kıymetlidir. Bir kısmı bu tarihi kıymetin yanında bir sanat değeri de taşır. Bir kısmı avami itikadlarla bu kıymetler arasına karışmış eşyalardır. Hazreti İbrahim'in tenceresi, Musa Peygamber'in âsâsı, Davud Aleyhisselâm'ın kılıcı ve Yusuf Aleyhisselâm'ın sarığı bağlandıkları isimlerle ve zatların yaşadıkları devirlerle hiçbir alâkası yoktur.

Mukaddes Emanetler'in önemli bir kısmı, Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır'dan İstanbul'a nakledilen Mısır Memluk sultanlarının hazenis arasında getirilmiştir. Bir kısmı Yavuz'un halifeliğinin ilânından sonra Mekke Emiri Seyyid Berekât tarafından gönderilmiştir. Bir kısmı da daha sonra toplanarak Hırka-i Saadet Dairesi'ne konmuştur.

Osmanlı padişahları, içinde bu mukaddes emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi'ne karşı o kadar hürmet ve bağlılık göstermişlerdir ki, öldükleri zaman bile naaşları bu dairenin kapısının önünde bulunan bir mermer set üzerine konularak gasil edilmiş, teçhiz ve tekfinden sonra tabutları bu şeddin üzerine konularak, tezkiyeleri Hırka-i Saadet Dairesi'nin önünde yapılmıştır.

Yavuz Selim Mısır fatihi olarak dönerken Şam'da Melik Zahir Camii'ne cuma namazına gitmişti. Hatip Mekke ve Medine'ye sahip olmuş Müslüman hükümdarlar hakkında öteden beri kullanılan "Malikü'l-Harameyn iş-Şerifeyn" tabirini söyler söylemez Yavuz Selim yerinden fırlamış ve hatibin sözünü keserek:

Harameyn'in mâliki olmak ne haddimdir!.. Ben Harameyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim. Beni "Hâdimü'l-Harameyn iş-Şerefeyn" diye tarif et!..

demişti.

İslâmiyetin şanını ve şerefini, Türk'ün bu anlayışı ilâ etti. Türk'ün bütün samimiyeti ve şecaati ile ve ilmiyle, irfaniyle, sanatıyla İslâm dünyasına yaptığı büyük hizmetleri maalesef Arap âlemi takdir edemedi. Hoş biz de takdir edemedik.

Hırka-i Saadet Peygamberimizin Mekkeli şair Kâb bin Züher'e hediye ettiği hırkadır. Ka'b, Asr-ı Saadet'te yalnız Hicaz'ın değil, bütün Arabistan'ın en büyük şairiydi. İslâmiyetin ortaya çıktığı sıralarda müfrit putperestler arasına katıldı ve Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in aleyhinde çok ağır şiirler söyledi. Peygamber tarafından da tel'in edilerek kanının dökülmesinin sevap olacağı ilân edildi. Fakat sonra şair, yaptıklarına pişman oldu. Taif seferi yılında Hazreti Muhammed (s.a.v.)'e iltica etti. Ve Peygamber Aleyhisselâm'ı övmek için yazdığı 59 beyitlik bir kasidesini Huzur-u Nebevi'de okudu. Arap edebiyatının bir belagat şaheseri olan bu manzumesinde:

"Peygamberimizin nurundan cihan feyz alır."

mısraının okurken Hazreti Muhammed (s.a.v.) o kadar hoşnut oldu ki, hemen sırtından hırkasını çıkararak şairin omuzlarına attı. Bu meşhur kaside bundan ötürüdür ki "Kaside-i Bürde" adını aldı.

Muaviye daha sonra Ka'b'dan bu hırkayı satın almak istedi. 10.000 dirhem gümüş teklif etti, fakat şair reddetti. Ka'b'ın ölümünden sonra Muaviye hırkayı şairin veresesinden 20.000 dirhem gümüşe satın aldı.

Kıymetli hâtıra bu şekilde Emevilerin eline geçti. Onlardan Abbasilere intikal etti. Bağdat'ın Hülâgu Han tarafından tahrip edildiği sırada mukaddes hatıra Mısır'a kaçırıldı ve Mısır'daki Abbasi halifelerinin elinde kaldı. Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethedince, diğer birçok kıymetli hatıralar ve eserler arasında İstanbul'a getirildi.

Bu kıymetli hırka, siyah yünlü kumaştan yapılmıştır. Geniş kollu ve 1

metre 24 santim boyundadır. Ömrü 1400 yıla yaklaşmaktadır. Hayli örselenmiş bir haldedir. Ön kısmının sağ tarafından küçük bir parça ile sağ kolunun bir parçası noksandır.

On altıncı yüzyılda Türk hazinesine intikalinden beri olağanüstü bir dikkatle ve hürmetle muhafaza edilmiştir. Üst üste sırmalı, gayet değerli bohçalara sarıldıktan sonra altın bir çekmecenin içine konmuştur. Bu altın çekmece de yine birkaç kat bohçaya sarılarak bir altın sandukaya konmuştur. Sanduka altın kaplama ve dört ayaklı bir sehpanın üzerinde Hırka-i Saadet odasındaki gümüş şebekenin içinde durur.

Hırka-i Saadet'in ilk altın çekmecesi on altıncı yüzyılda Üçüncü Sultan Murad tarafından yaptırılmıştı. Üzeri zümrütlerle tezyin edilmiş Türk kuyumculuğunun nefis bir sanat eseridir. Abdülaziz bu çekmeceyi şimdiki altın çekmece ile değiştirmiştir. Sultan Murad'ın Hırka-i Saadet çekmecesi, müzenin hazine kısmında ayrıca teşhir edilmektedir.

Hırka-i Saadet'in, Osmanlı sarayının bir geleneği olarak her yıl Ramazan ayının on beşinci günü özel bir merasimle Padişah ve devlet erkânı tarafından ziyaret edildiğini söylemiştim.

İstanbulumuzda Hırka-i Şerif Camii'nde yine Ramazan aylarında halk tarafından ziyaret edilen Peygamberimizin ikinci bir hırkası vardır. Bu da Resulullah tarafından âşık-ı şeydası Yemenli Veysel Karani'ye hediye olarak gönderilmiş bir hırkadır.

Hırka-i Saadet senede bir kere, Ramazanın on beşinci günü Padişah ve devlet erkânı tarafından geleneksel bir merasimle ziyaret edilirdi. Bu gelenek Yavuz Sultan Selim zamanından son Osmanlı padişahı Altıncı Sultan Mehmed'e kadar devam etmiştir.

Ramazanın on beşinci gecesi, Padişah Hırka-i Saadet odasına gelirdi. Dülbeld Ağası altmış kadar yeni süngerle gümüş taslar içinde gülsuyu getirir, Silâhtar Ağa bu süngerlerden birkaç tanesini birer birer gülsuyuna batırıp ıslatır ve padişahın eline verir, Padişah içinde Hırka-i Saadet sandukasının bulunduğu büyük gümüş şebekeyi bizzat siler, temizlerdi. O sırada başta Çuhadar Ağa, Rikabdar Ağa bulunmak üzere bütün Has Odalılar ellerine birer sünger alıp gülsuyuna batırdıktan sonra odanın silinmesi gereken her tarafını silerlerdi.

Ziyaret merasimi, ertesi günü öğle namazından iki saat önce başlardı. Padişah Hırka-i Saadet odasına geldikten sonra Has Odalılar gümüş şebeke içindeki hırka sandukasının çıkarırlar ve altın kaplı sehpası üzerine koyarlardı. Sandukanın altın anahtarı Padişahta dururdu. Padişah sandukayı Besmele çekerek eliyle açardı. Hırka bir bohçanın içinde, bohça bir altın çekmecenin içinde, altın çekmece de yedi bohçanın içinde, nihayet tamamı bu altın sandukanın içindedir. Yedi ağır işlemeli kıymetli bohça, üzerleri inci işlemeli kalın şeritlerle sarılmıştır. Şerit çözülür, bohçalar açılır, altın çekmece de, altın anahtarı yine kendisinde duran Padişah tarafından bizzat açılırdı. Nihayet son bohça da çözülür, Mukaddes Hırka da meydana çıkardı.

Ziyaret, hırkanın sağ omuzu hizasından yakasını öpmekten ibaretti. Yalnız, hırkanın kendisi öpülmez, Öpülecek yere bir tülbend konularak o öpülürdü. Ziyaret günü birkaç yüz parça dülbend hazırlanmış bulunurdu. Zira her öpen ziyaretçi, hırkanın üstünde Öptüğü tülbendi alır, kudsiyet sinmiş bir hatıra olarak saklardı.

Devlet erkânı, saray erkânı ve sarayın harem takımı Enderûn-u Hümayûn'un bütün Zülüflü Ağaları hırkayı bir protokol sırasına göre ziyaret ederdi. Bu ziyaret devam ettiği müddetçe Padişah, sağında sadrazam, solunda Kızlar Ağası, altın çekmecenin başında dururdu. Ve yine ziyaretin devamı süresince Has Odalı ağalar yüksek sesle Kur'an tilâvet ederlerdi. Ziyaretten sonra altın çekmeceyi ve altın sandukayı padişah yine kendi eliyle kilitler, Has Odalılar tarafından muhafaza edildiği yere, gümüş şebekenin içine konulurdu. Bu ziyarette eskiden bir gelenek daha vardı. Son bohçası da çözülüp hırka meydana çıkınca, yakasındaki düğme gümüşten bir tas içerisinde gülsuyuna batırılıp ıslatılır. Sonra hırkanın o ıslanmış kısmı anberli bir el mangalında kurutulurdu. İçindeki hırka yakası ile düğmenin ıslatılmış olduğu o bir tas gülsuyu da önceden hazırlanmış ve içme suyu ile doldurulmuş yüzlerce testiye bir kaç damla dökülerek dağıtılırdı. Bu testiler de bazı hatırlı kimselere "Hırka-i Saadet Suyu" adıyla hediye olarak gönderilirdi. Türlü derde deva bilinirdi ve bilhassa felçlilere içirilirdi. Bu geleneği İkinci Sultan Mahmud kaldırmıştı. Zira bazı açık gözler, İstanbul halkının safdillerine, içimi birkaç damla gülsuyu damlatılmış testiler dolusu çeşme sularını Hırka-i Saadet Suyu diye satmaya başlamış, sudan bir kazanç yolu tutmuşlardı.

Hırka-i Saadet Dairesi, Topkapı Sarayı Müzesinin halka açılmış kısımları arasındadır, dolayısıyla Mukaddes Emanetler de şimdiye kadar ancak muhafızlar tarafından görülmüştür. Hırka-i Saadet hakkında bazı kitaplarda mevcut kayıtlar, Peygamberimizin Ka'b bin Züheyr'e verdiği hırka olup kat kat bohçalar ve bir sanduka ile bir altın çekmecenin içinde muhafaza edildiğinden ibarettir. Diğer eşyanın yalnız müfredat cetveli neşredilmiştir.

Milli kütüphanemizi bu konuda ilk aydınlatan eser, müzenin eski müdürü muhterem Tahsin Öz'ün kaleminden çıkmıştır. 1953'te neşredilmiş olup "Hırka-i Saadet Dairesi ve Emânât-ı Mukaddese" adını taşır.

Sizleri Mukaddes Emanetler üzerinde tenvir ederken, elimdeki tek kaynak bu şâyân-ı dikkat kitapdır. Aşağıdaki notları oradan kalıyorum:

1-   Peygamberimizin dişi (Dendan-ı Saadet): Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in Uhud Muharebesinde kırılan dişinin küçük bir parçasıdır. Zümrüd, yakut ve zebercedli küçük bir altın kutunun içindedir.

2-    Peygamberimizin sakal kılları (Lihye-i Saadet- Sakal-ı Şerif): Bazıların mahfazaları fevkalâde sanatkârane ve hatta murassa olmak üzere Hırka-i Saadet Dairesinin Mukaddes Emanetleri arasında pekçok Sakal-ı Şerif vardır.

3-   Peygamberimizin ayağının nakşi (Nakş-i Kadem-i Şerif): Dördü taş, ikisi tuğla üzerinde Hazreti Peygamber'in tabanının nakşidir. Bunlardan biri hakkında da Peygamber'in Muraç' bastığı taştır denilir. Altın bir çerçeve içindedir.

4-  Peygamberimizin na'lini (Na'lin-i Şerif): Hazreti Peygambere izahfe edilerek sonradan yapılmış ayak şeklinde   tahtadan   bir   tek  nalindir. Üzerine Ayet el Kürsi hâkedilmiştir.

5- Peygamberimizin gasil suyu (Gasl-i Nebevî suyu): Kırılmış, yeşil ve boş bir şişedir.

6-   Peygamberimizin kılıçları (Seyf-i Nebevî): İki kılıçtır. İkisi de altın kabzalıdır. Birinin Peygamber zamanına ait olduğu katiyetle tesbit edilmiştir.

7- Peygamberimizin Teyemmüm Taşı: Asuriler devrinden kalmış, üzerinde çivi yazısıyla 57 satırlık mektub bulunan tuğla bir tablettir. Başlı başına kıymetli bir tarih vesikası olan bu tablet, Tahsin Bey'in pek zarif ve nezih ifadesiyle "Ayrıca,                     Peygamberimizin teyemmümüne mazhar olmuştur."

8-  Peygamberimizin nâmesi (Nâme-i Saadet): Mısır'da Kıptilerin şefi Mukavkıs'a hitaben 16x19 santim eb'adında kahverengi bir deri üzerine siyah mürekkeple yazılmış 12 satırlık son derece kıymetli bir vesikadır. Altında Peygamberimizin mührü de vardır.

9-  Peygamberimizin mührü (Mühr-ü Saadet): Bir santim boyunda kırmızı akik üzerine kufi yazı ile "Muhammed Resulullah" hakkedilmiş bir mühürdür. Yazı Peygamberimizin devrine ait değildir. Yüz yıl kadar önce Bağdat'da bulunup saraya getirilmiştir.

Peygamberimizin asıl kendi mührü Raşid Halifelerinin üçüncüsü Hazreti Osman tarafından bir kuyuya düşürülmüş ve bulunamamıştı.

13 yaşında tahta çıkan ve 28 yaşında vefat eden Sultan Ahmed, sofuluğu ile tanınmış bir padişahtır. Şiirle meşgul olmuş ve "Bahtî" mahlasını kullanmıştır. Mukaddes Emanetler arasında bulunan Peygamberimizin tabanının nakşi şeklinde murassa bir sorguç yaptırmış, ortasına da mavi mine üzerine altın ile kendisinin şu kıt'asını yazdırmıştı:

 

Nota tacım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i resmini ol Hazreti Şâh-ı Resulün

Gül-i gülzâr-ı Nübüvvet o kadem sahibidir.

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

 

Sultan Ahmed cuma ve bayram günlerinde diğer mübarek zamanlarda başına bu sorgucu takardı.

Hırka-i Saadet ziyareti protokoluna dahil kimselerin, Padişahın huzurunda bu mübarek Hırkayı öptüklerini söylemiştim. Hırkanın yakası sağ omuz başından öpülürdü. Fakat dudak hırkanın kumaşına değmez, öpülecek yere bir tülbend konulur ve bu tülbend öpülürdü. Her öpen de öptüğü tülbendi alır, teberrüken saklardı. Onun içindir ki ziyaret gününde, hırkayı kaç kişinin öpeceği bilindiğinden o miktarda dülbend, bu merasime bakanlardan Dülbend ağası tarafından hazırlanmış bulunuyordu. Bu tülbendlerin hususiyeti, üzerine şu kıt'anın güzel bir yazı ile basılmış olmasıydı.

 

Hırka-i Hazreti Fahr-i Resule

Atlası cerh olamaz pâyendâz

Yüz sürüp zeyline takbil iderek

Kıl şefii ümeme arz-i niyaz...

 

Hırka-i Şerif Camii'ndeki hırkaya gelince, önce de arz ettiğimiz gibi, Peygamberimiz tarafından Yemenli Veysel Karani'ye gönderilen bu mukaddes hatıra İstanbul'a Hicri 1027 (Milâdi 1628) yılında Şükrullah Efendi adında bir zat tarafından getirilmiştir.         Diniedebiyatımızın güzel fıkralarındandır. Yemenli Veysel, künyesi Üveys bin Âmir, Peygamberimize görmeden âşık olmuş bir mü'min-i sâdıktır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) bir gün yaranına:

— Yemenin Karn kabilesinden Üveys isminde bir kimse gelecektir. Vücudunda nişan olarak dirhem büyüklüğünde bir alaca leke vardır...

Sizlerden her kim ona yetişirse ondan dua ve istiğfar etsin.

Buyurmuşlar.

Bu söz bilhassa Hazreti Ömer dikkat etmiş. Yemen'den hacı kafilesi geldikçe:

—Ey Yemenliler! İçinizde Üveys bin Amir var mı, diye sorarmış.

Bir sene Yemenli bir ihtiyar hacı: Benim Üveys isminde bir biraderzâdem var. Fakat huzurunuza getirilecek kimse değildir ya Ömer! Deve çobanlığı yapar, demiş. Hazreti Ömer atılmış:

— Aman nerede, diye sormuş.

—Arafat taraflarında olacak, cevabını almış.

Hazreti Ömer, koşmuş, deve çobanı Yemenli Veysel'de Peygamberimizin işaret ettiği nişanı görmüş, kendisine şefaatini rica etmiş! Bu esnada Hazreti Ali de Ömerül Faruk'un yanında imiş. O da aynı niyazda bulunmuş.

Bu vak'a Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in son yıllarına rastlar, Üveys ile Resulullah                        hayattayken buluşamamışlar.

Hazreti Ömer zamanında büyük fetih hareketleri başlayınca Üveys bin Âmir Yemenli mücahidler arasında Hicaz'a gelmiş. Sonra Kûfe'de yerleşmiş. Hazreti Ali Muaviye'ye karşı yapılan Sıffin Savaşı'nda da Hazreti Ali’nin tarafında bulunmuş ve şehid olmuş...

Meşhur hırkayı İstanbul'a getiren Yemenli Şükrullah Efendi, bu mukaddes hatırayı İstanbul halkına Akseki Mescidi civarındaki konağında ziyaret ettirirdi. O yedinci asır başlarından on dokuzuncu asır ortalarına kadar bu kibar adamın çocukları ve torunları bu geleneği korudu.

Nihayet Hicri 1267*de (Milâdi 1851) Abdülmecid bu hırka için bugün görülen büyük camii yaptırdı. Camide şöyle bir levha vardır:

 

Ziyaret kılsun ümmetler, ridâ-i can bahâdır bu

Cenab-ı Üveys'e ihsan-ı atayı Mustafa'dır bu...

 

*Topkapı Sarayı adlı kitabından.

Tarih ve Düşünce Ocak 2000

Etiketler: Hırkai Saadet Dairesi
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 913 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK