Hırka-i Saadet Dairesi
*Reşad Ekrem Koçu
Topkapı Sarayı'nın kudsiyet
taşıyan bir köşesidir. Başta Peygamberimizin hırkası bulunmak üzere,
"Mukaddes Emanetler" denilen eşya asırlar boyunca burada muhafaza
edilmiş, daire ile bu eşyanın muhafazası ve bakımı işine Has Oda'nın Zülüflü
Ağaları memur edilmişti. Senede bir defa, Ramazan'ın on beşinci günü, Hırka-i
Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler, padişah ve bütün saray ve devlet erkânı
tarafından kendisine mahsus merasimle ziyaret edilirdi. Bu da asırlar boyunca
devam etmiş bir saray an'anesi olmuştur. Bu daire, yapı sanatı ve tezyinatı
bakımından sarayın nefis bir parçasıdır ve Fâtih devri yapılarındandır. Yavuz Selim
tarafından Mukaddes Emanetler'e tahsis edilmiş, pek çok tamir ve tadil
görmüştür. Etrafı revaklı ve üstü dört kubbe ile örtülmüş bir binadır. Bu dört
kubbeden birinin altında bir şadırvan vardır. Şadırvanın mermer fıskiyesinden
saçılan sular, insanın ruhuna bir serinlik, temizlik ve huşu verir. Hırka-i
Saadet Dairesi'nin üçüncü avluya açılan giriş kapısı da buradadır ve
"Şadırvan Kapısı" adını taşır. Hırka-i Saadet Dairesi'ni ziyaret eden
kimse, önce bu şadırvanlı kubbenin altına girer.
Şadırvan kapısının üstünde
hattat Padişahlardan Üçüncü Ahmed'in imzasıyla güzel bir "Besmele"
vardır. Duvar, kapının iki yanında iki tuğra ve odanın dört penceresi ve duvara
gömme üç dolabı vardır. Duvarlar on altıncı yüzyılın en nefis çini panoları ile
süslüdür. On sekizinci asra ait çinilerle tezyin edilmiştir. Ve yine kapının
iki yanında altın yaldızlı ve tunçtan yapılmış iki devre boyuna asılmış top
şeklinde iki billur fener vardır.
Şadırvanlı kubbenin
sağındaki kubbenin altı "Arzhane" adını taşır. Hırka-i Saadet
Dairesi'nin geleneksel ziyaretten önce burada misafir edilirdi. Onun
arkasındaki kubbenin altı da asıl Hırka-i Saadet Odası'dır. Hırka-i Saadet
odasının bir sanat şaheseri olan sedefli kapısı, zamanımızın çok değerli bir
üstadı olan Sedefkâr Vâsıf Bey merhumun eseridir. Emekli edilmesiyle şahsında
çok namuslu bir muhafız kaybettiğimiz Topkapı Sarayı Müzesi eski müdürü Tahsin
Öz'ün zamanında yaptırılmıştır. Eski kapı İkinci Mahmud zamanından kalma rokoko
üslûbunda bir ahşap kapı idi. Müzenin deposuna kaldırılmıştır.
Odanın dört penceresi ve
duvara gömme üç dolabı vardır. Duvarlar on altıncı yüzyılın en nefis çini
panoları ile süslüdür. Fakat bu odada gözü ilk çeken bir köşeyi ve kubbenin
altını dolduran som gümüşten yapılmış ve üzerine yine gümüşten bir tonos kubbe
ile Örtülmüş büyük gümüş şebekedir. Altın yaldızlı kabartma çiçekleri ile bu
gümüş şebeke bir cennet köşkü halindedir. On altıncı asırda yapılmış olup başlı
başına paha biçilmez bir eserdir. Şebekenin üzerinde yeşil çuha üzerine ağır
sırma işlemeli perdeler vardır. Odanın kapı ve pencere perdeleri de yine yeşil
çuha üzerine ağır sırma işlemelidir.
İşte efendim, "Mukaddes
Emanetler" denilen ve her biri, hem dini hatıralar, hem de sanat kıymeti
bakımından değerine paha biçilemeyen hazine bu gümüş şebekenin içinde duran
çekmece ve sandıklarla duvarlara gömülmüş üç dolabın içinde muhafaza edilmektedir.
Bu eşya, en kıymetli kumaşlardan nefis kılıflara konmuş, kat kat kıymetli
bohçalara sarılmıştır. Bohçaları ve kılıfları muhafaza eden çekmeceler ve
sandıklar da altından veya gümüşten yapılmış ve üzerleri elmaslar, yakutlar,
zümrütlerle tezyin edilmiştir.
Topkapı Sarayı'nda Hırka-i
Saadet Dairesi'nde Hırka-i Saadet odasında muhafaza edilen Mukaddes Emanetler
şunlardır:
Peygamberimizin hırkası, bir
dişinin kırılmış küçük bir parçası (Dendân-ı Saadet), sakalının kılları
(Sakal-ı Şerif), Peygamberimizin mübarek na'şının gasil suyu, Hazreti Muhammed
(s.a.v.)'in Mısır'da Kıptîlerin emiri Mukavkıs'a gönderdiği nâme,
Peygamberimizin mührü,
Peygamberimizin iki kılıcı,
Peygamberimizin sancağı,
Peygamberimizin yayı,
Peygamberimizin dördü taş,
ikisi tuğla üzerinde ayağının altı tane izi, Peygamberimizin bir nalını
(Nalin-i Saadet).
Kıymetli Mushaf-ı Şerifler
Hazreti Fâtıma'nın seccadesi
Hazreti Ebû Bekir, Ömer ve
Ali'nin bir kılıcı. Hazreti Osman'ın iki kılıcı.
İslâm büyüklerinden Hazreti
Zübeyir, Zeynelâbidin, Ebül Hasan, Cafer-i Tayyar, Ammar bin Yaser ve Halid bin
Velid'in kılıçları ve ashabdan iki zatın kılıcı.
Kabe'nin altın oluğu, Tövbe
Kapısı'nın kanadı, Kabe'nin kilit ve anahtarları, Hacer-i Esved çerçevesi,
Teyemmüm Taşı, Hazreti İbrahim'in tenceresi, Hazreti Musa'nın âsâsı, Hazreti
Davud'un kılıcı, Hazreti Yusuf'un sarığı...
Mukaddes Emanetler’in bir
kısmı Hazreti Muhammed (s.a.v.)'e, bir kısmı da dör yâri ile ashab-ı kiramına
ait hatıralar olmak bakımından kıymetlidir. Bir kısmı bu tarihi kıymetin
yanında bir sanat değeri de taşır. Bir kısmı avami itikadlarla bu kıymetler
arasına karışmış eşyalardır. Hazreti İbrahim'in tenceresi, Musa Peygamber'in
âsâsı, Davud Aleyhisselâm'ın kılıcı ve Yusuf Aleyhisselâm'ın sarığı
bağlandıkları isimlerle ve zatların yaşadıkları devirlerle hiçbir alâkası
yoktur.
Mukaddes Emanetler'in önemli
bir kısmı, Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır'dan İstanbul'a nakledilen Mısır
Memluk sultanlarının hazenis arasında getirilmiştir. Bir kısmı Yavuz'un
halifeliğinin ilânından sonra Mekke Emiri Seyyid Berekât tarafından
gönderilmiştir. Bir kısmı da daha sonra toplanarak Hırka-i Saadet Dairesi'ne
konmuştur.
Osmanlı padişahları, içinde
bu mukaddes emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi'ne karşı o kadar
hürmet ve bağlılık göstermişlerdir ki, öldükleri zaman bile naaşları bu
dairenin kapısının önünde bulunan bir mermer set üzerine konularak gasil
edilmiş, teçhiz ve tekfinden sonra tabutları bu şeddin üzerine konularak,
tezkiyeleri Hırka-i Saadet Dairesi'nin önünde yapılmıştır.
Yavuz Selim Mısır fatihi
olarak dönerken Şam'da Melik Zahir Camii'ne cuma namazına gitmişti. Hatip Mekke
ve Medine'ye sahip olmuş Müslüman hükümdarlar hakkında öteden beri kullanılan
"Malikü'l-Harameyn iş-Şerifeyn" tabirini söyler söylemez Yavuz Selim
yerinden fırlamış ve hatibin sözünü keserek:
Harameyn'in mâliki olmak ne
haddimdir!.. Ben Harameyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim. Beni
"Hâdimü'l-Harameyn iş-Şerefeyn" diye tarif et!..
demişti.
İslâmiyetin şanını ve
şerefini, Türk'ün bu anlayışı ilâ etti. Türk'ün bütün samimiyeti ve şecaati ile
ve ilmiyle, irfaniyle, sanatıyla İslâm dünyasına yaptığı büyük hizmetleri
maalesef Arap âlemi takdir edemedi. Hoş biz de takdir edemedik.
Hırka-i Saadet
Peygamberimizin Mekkeli şair Kâb bin Züher'e hediye ettiği hırkadır. Ka'b,
Asr-ı Saadet'te yalnız Hicaz'ın değil, bütün Arabistan'ın en büyük şairiydi.
İslâmiyetin ortaya çıktığı sıralarda müfrit putperestler arasına katıldı ve
Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in aleyhinde çok ağır şiirler söyledi. Peygamber
tarafından da tel'in edilerek kanının dökülmesinin sevap olacağı ilân edildi.
Fakat sonra şair, yaptıklarına pişman oldu. Taif seferi yılında Hazreti
Muhammed (s.a.v.)'e iltica etti. Ve Peygamber Aleyhisselâm'ı övmek için yazdığı
59 beyitlik bir kasidesini Huzur-u Nebevi'de okudu. Arap edebiyatının bir
belagat şaheseri olan bu manzumesinde:
"Peygamberimizin
nurundan cihan feyz alır."
mısraının okurken Hazreti Muhammed
(s.a.v.) o kadar hoşnut oldu ki, hemen sırtından hırkasını çıkararak şairin
omuzlarına attı. Bu meşhur kaside bundan ötürüdür ki "Kaside-i Bürde"
adını aldı.
Muaviye daha sonra Ka'b'dan
bu hırkayı satın almak istedi. 10.000 dirhem gümüş teklif etti, fakat şair
reddetti. Ka'b'ın ölümünden sonra Muaviye hırkayı şairin veresesinden 20.000
dirhem gümüşe satın aldı.
Kıymetli hâtıra bu şekilde
Emevilerin eline geçti. Onlardan Abbasilere intikal etti. Bağdat'ın Hülâgu Han
tarafından tahrip edildiği sırada mukaddes hatıra Mısır'a kaçırıldı ve
Mısır'daki Abbasi halifelerinin elinde kaldı. Yavuz Sultan Selim Mısır'ı
fethedince, diğer birçok kıymetli hatıralar ve eserler arasında İstanbul'a
getirildi.
Bu kıymetli hırka, siyah
yünlü kumaştan yapılmıştır. Geniş kollu ve 1
metre 24 santim boyundadır.
Ömrü 1400 yıla yaklaşmaktadır. Hayli örselenmiş bir haldedir. Ön kısmının sağ
tarafından küçük bir parça ile sağ kolunun bir parçası noksandır.
On altıncı yüzyılda Türk
hazinesine intikalinden beri olağanüstü bir dikkatle ve hürmetle muhafaza
edilmiştir. Üst üste sırmalı, gayet değerli bohçalara sarıldıktan sonra altın
bir çekmecenin içine konmuştur. Bu altın çekmece de yine birkaç kat bohçaya
sarılarak bir altın sandukaya konmuştur. Sanduka altın kaplama ve dört ayaklı
bir sehpanın üzerinde Hırka-i Saadet odasındaki gümüş şebekenin içinde durur.
Hırka-i Saadet'in ilk altın
çekmecesi on altıncı yüzyılda Üçüncü Sultan Murad tarafından yaptırılmıştı.
Üzeri zümrütlerle tezyin edilmiş Türk kuyumculuğunun nefis bir sanat eseridir.
Abdülaziz bu çekmeceyi şimdiki altın çekmece ile değiştirmiştir. Sultan
Murad'ın Hırka-i Saadet çekmecesi, müzenin hazine kısmında ayrıca teşhir
edilmektedir.
Hırka-i Saadet'in, Osmanlı
sarayının bir geleneği olarak her yıl Ramazan ayının on beşinci günü özel bir
merasimle Padişah ve devlet erkânı tarafından ziyaret edildiğini söylemiştim.
İstanbulumuzda Hırka-i Şerif
Camii'nde yine Ramazan aylarında halk tarafından ziyaret edilen Peygamberimizin
ikinci bir hırkası vardır. Bu da Resulullah tarafından âşık-ı şeydası Yemenli
Veysel Karani'ye hediye olarak gönderilmiş bir hırkadır.
Hırka-i Saadet senede bir
kere, Ramazanın on beşinci günü Padişah ve devlet erkânı tarafından geleneksel
bir merasimle ziyaret edilirdi. Bu gelenek Yavuz Sultan Selim zamanından son
Osmanlı padişahı Altıncı Sultan Mehmed'e kadar devam etmiştir.
Ramazanın on beşinci gecesi,
Padişah Hırka-i Saadet odasına gelirdi. Dülbeld Ağası altmış kadar yeni
süngerle gümüş taslar içinde gülsuyu getirir, Silâhtar Ağa bu süngerlerden
birkaç tanesini birer birer gülsuyuna batırıp ıslatır ve padişahın eline verir,
Padişah içinde Hırka-i Saadet sandukasının bulunduğu büyük gümüş şebekeyi
bizzat siler, temizlerdi. O sırada başta Çuhadar Ağa, Rikabdar Ağa bulunmak
üzere bütün Has Odalılar ellerine birer sünger alıp gülsuyuna batırdıktan sonra
odanın silinmesi gereken her tarafını silerlerdi.
Ziyaret merasimi, ertesi
günü öğle namazından iki saat önce başlardı. Padişah Hırka-i Saadet odasına
geldikten sonra Has Odalılar gümüş şebeke içindeki hırka sandukasının
çıkarırlar ve altın kaplı sehpası üzerine koyarlardı. Sandukanın altın anahtarı
Padişahta dururdu. Padişah sandukayı Besmele çekerek eliyle açardı. Hırka bir
bohçanın içinde, bohça bir altın çekmecenin içinde, altın çekmece de yedi
bohçanın içinde, nihayet tamamı bu altın sandukanın içindedir. Yedi ağır
işlemeli kıymetli bohça, üzerleri inci işlemeli kalın şeritlerle sarılmıştır.
Şerit çözülür, bohçalar açılır, altın çekmece de, altın anahtarı yine
kendisinde duran Padişah tarafından bizzat açılırdı. Nihayet son bohça da
çözülür, Mukaddes Hırka da meydana çıkardı.
Ziyaret, hırkanın sağ omuzu
hizasından yakasını öpmekten ibaretti. Yalnız, hırkanın kendisi öpülmez,
Öpülecek yere bir tülbend konularak o öpülürdü. Ziyaret günü birkaç yüz parça
dülbend hazırlanmış bulunurdu. Zira her öpen ziyaretçi, hırkanın üstünde Öptüğü
tülbendi alır, kudsiyet sinmiş bir hatıra olarak saklardı.
Devlet erkânı, saray erkânı
ve sarayın harem takımı Enderûn-u Hümayûn'un bütün Zülüflü Ağaları hırkayı bir
protokol sırasına göre ziyaret ederdi. Bu ziyaret devam ettiği müddetçe
Padişah, sağında sadrazam, solunda Kızlar Ağası, altın çekmecenin başında
dururdu. Ve yine ziyaretin devamı süresince Has Odalı ağalar yüksek sesle
Kur'an tilâvet ederlerdi. Ziyaretten sonra altın çekmeceyi ve altın sandukayı
padişah yine kendi eliyle kilitler, Has Odalılar tarafından muhafaza edildiği
yere, gümüş şebekenin içine konulurdu. Bu ziyarette eskiden bir gelenek daha
vardı. Son bohçası da çözülüp hırka meydana çıkınca, yakasındaki düğme gümüşten
bir tas içerisinde gülsuyuna batırılıp ıslatılır. Sonra hırkanın o ıslanmış
kısmı anberli bir el mangalında kurutulurdu. İçindeki hırka yakası ile düğmenin
ıslatılmış olduğu o bir tas gülsuyu da önceden hazırlanmış ve içme suyu ile doldurulmuş
yüzlerce testiye bir kaç damla dökülerek dağıtılırdı. Bu testiler de bazı
hatırlı kimselere "Hırka-i Saadet Suyu" adıyla hediye olarak
gönderilirdi. Türlü derde deva bilinirdi ve bilhassa felçlilere içirilirdi. Bu
geleneği İkinci Sultan Mahmud kaldırmıştı. Zira bazı açık gözler, İstanbul
halkının safdillerine, içimi birkaç damla gülsuyu damlatılmış testiler dolusu
çeşme sularını Hırka-i Saadet Suyu diye satmaya başlamış, sudan bir kazanç yolu
tutmuşlardı.
Hırka-i Saadet Dairesi,
Topkapı Sarayı Müzesinin halka açılmış kısımları arasındadır, dolayısıyla
Mukaddes Emanetler de şimdiye kadar ancak muhafızlar tarafından görülmüştür.
Hırka-i Saadet hakkında bazı kitaplarda mevcut kayıtlar, Peygamberimizin Ka'b
bin Züheyr'e verdiği hırka olup kat kat bohçalar ve bir sanduka ile bir altın
çekmecenin içinde muhafaza edildiğinden ibarettir. Diğer eşyanın yalnız
müfredat cetveli neşredilmiştir.
Milli kütüphanemizi bu
konuda ilk aydınlatan eser, müzenin eski müdürü muhterem Tahsin Öz'ün
kaleminden çıkmıştır. 1953'te neşredilmiş olup "Hırka-i Saadet Dairesi ve
Emânât-ı Mukaddese" adını taşır.
Sizleri Mukaddes Emanetler
üzerinde tenvir ederken, elimdeki tek kaynak bu şâyân-ı dikkat kitapdır.
Aşağıdaki notları oradan kalıyorum:
1- Peygamberimizin dişi (Dendan-ı Saadet):
Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in Uhud Muharebesinde kırılan dişinin küçük bir
parçasıdır. Zümrüd, yakut ve zebercedli küçük bir altın kutunun içindedir.
2- Peygamberimizin sakal kılları (Lihye-i
Saadet- Sakal-ı Şerif): Bazıların mahfazaları fevkalâde sanatkârane ve hatta
murassa olmak üzere Hırka-i Saadet Dairesinin Mukaddes Emanetleri arasında
pekçok Sakal-ı Şerif vardır.
3- Peygamberimizin ayağının nakşi (Nakş-i
Kadem-i Şerif): Dördü taş, ikisi tuğla üzerinde Hazreti Peygamber'in tabanının
nakşidir. Bunlardan biri hakkında da Peygamber'in Muraç' bastığı taştır
denilir. Altın bir çerçeve içindedir.
4- Peygamberimizin na'lini (Na'lin-i Şerif):
Hazreti Peygambere izahfe edilerek sonradan yapılmış ayak şeklinde tahtadan
bir tek nalindir. Üzerine Ayet el Kürsi
hâkedilmiştir.
5- Peygamberimizin gasil
suyu (Gasl-i Nebevî suyu): Kırılmış, yeşil ve boş bir şişedir.
6- Peygamberimizin kılıçları (Seyf-i Nebevî):
İki kılıçtır. İkisi de altın kabzalıdır. Birinin Peygamber zamanına ait olduğu
katiyetle tesbit edilmiştir.
7- Peygamberimizin Teyemmüm
Taşı: Asuriler devrinden kalmış, üzerinde çivi yazısıyla 57 satırlık mektub
bulunan tuğla bir tablettir. Başlı başına kıymetli bir tarih vesikası olan bu
tablet, Tahsin Bey'in pek zarif ve nezih ifadesiyle "Ayrıca, Peygamberimizin
teyemmümüne mazhar olmuştur."
8- Peygamberimizin nâmesi (Nâme-i Saadet):
Mısır'da Kıptilerin şefi Mukavkıs'a hitaben 16x19 santim eb'adında kahverengi
bir deri üzerine siyah mürekkeple yazılmış 12 satırlık son derece kıymetli bir
vesikadır. Altında Peygamberimizin mührü de vardır.
9- Peygamberimizin mührü (Mühr-ü Saadet): Bir
santim boyunda kırmızı akik üzerine kufi yazı ile "Muhammed
Resulullah" hakkedilmiş bir mühürdür. Yazı Peygamberimizin devrine ait
değildir. Yüz yıl kadar önce Bağdat'da bulunup saraya getirilmiştir.
Peygamberimizin asıl kendi
mührü Raşid Halifelerinin üçüncüsü Hazreti Osman tarafından bir kuyuya
düşürülmüş ve bulunamamıştı.
13 yaşında tahta çıkan ve 28
yaşında vefat eden Sultan Ahmed, sofuluğu ile tanınmış bir padişahtır. Şiirle
meşgul olmuş ve "Bahtî" mahlasını kullanmıştır. Mukaddes Emanetler arasında
bulunan Peygamberimizin tabanının nakşi şeklinde murassa bir sorguç yaptırmış,
ortasına da mavi mine üzerine altın ile kendisinin şu kıt'asını yazdırmıştı:
Nota tacım gibi başımda
götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazreti
Şâh-ı Resulün
Gül-i gülzâr-ı Nübüvvet o
kadem sahibidir.
Ahmedâ durma yüzün sür
kademine o gülün
Sultan Ahmed cuma ve bayram
günlerinde diğer mübarek zamanlarda başına bu sorgucu takardı.
Hırka-i Saadet ziyareti
protokoluna dahil kimselerin, Padişahın huzurunda bu mübarek Hırkayı
öptüklerini söylemiştim. Hırkanın yakası sağ omuz başından öpülürdü. Fakat
dudak hırkanın kumaşına değmez, öpülecek yere bir tülbend konulur ve bu tülbend
öpülürdü. Her öpen de öptüğü tülbendi alır, teberrüken saklardı. Onun içindir
ki ziyaret gününde, hırkayı kaç kişinin öpeceği bilindiğinden o miktarda
dülbend, bu merasime bakanlardan Dülbend ağası tarafından hazırlanmış
bulunuyordu. Bu tülbendlerin hususiyeti, üzerine şu kıt'anın güzel bir yazı ile
basılmış olmasıydı.
Hırka-i Hazreti Fahr-i
Resule
Atlası cerh olamaz pâyendâz
Yüz sürüp zeyline takbil
iderek
Kıl şefii ümeme arz-i
niyaz...
Hırka-i Şerif Camii'ndeki
hırkaya gelince, önce de arz ettiğimiz gibi, Peygamberimiz tarafından Yemenli
Veysel Karani'ye gönderilen bu mukaddes hatıra İstanbul'a Hicri 1027 (Milâdi
1628) yılında Şükrullah Efendi adında bir zat tarafından getirilmiştir. Diniedebiyatımızın güzel
fıkralarındandır. Yemenli Veysel, künyesi Üveys bin Âmir, Peygamberimize
görmeden âşık olmuş bir mü'min-i sâdıktır. Hazreti Muhammed (s.a.v.) bir gün
yaranına:
— Yemenin Karn kabilesinden
Üveys isminde bir kimse gelecektir. Vücudunda nişan olarak dirhem büyüklüğünde
bir alaca leke vardır...
Sizlerden her kim ona
yetişirse ondan dua ve istiğfar etsin.
Buyurmuşlar.
Bu söz bilhassa Hazreti Ömer
dikkat etmiş. Yemen'den hacı kafilesi geldikçe:
—Ey Yemenliler! İçinizde
Üveys bin Amir var mı, diye sorarmış.
Bir sene Yemenli bir ihtiyar
hacı: Benim Üveys isminde bir biraderzâdem var. Fakat huzurunuza getirilecek
kimse değildir ya Ömer! Deve çobanlığı yapar, demiş. Hazreti Ömer atılmış:
— Aman nerede, diye sormuş.
—Arafat taraflarında olacak,
cevabını almış.
Hazreti Ömer, koşmuş, deve
çobanı Yemenli Veysel'de Peygamberimizin işaret ettiği nişanı görmüş, kendisine
şefaatini rica etmiş! Bu esnada Hazreti Ali de Ömerül Faruk'un yanında imiş. O
da aynı niyazda bulunmuş.
Bu vak'a Hazreti Muhammed
(s.a.v.)'in son yıllarına rastlar, Üveys ile Resulullah hayattayken buluşamamışlar.
Hazreti Ömer zamanında büyük
fetih hareketleri başlayınca Üveys bin Âmir Yemenli mücahidler arasında Hicaz'a
gelmiş. Sonra Kûfe'de yerleşmiş. Hazreti Ali Muaviye'ye karşı yapılan Sıffin
Savaşı'nda da Hazreti Ali’nin tarafında bulunmuş ve şehid olmuş...
Meşhur hırkayı İstanbul'a
getiren Yemenli Şükrullah Efendi, bu mukaddes hatırayı İstanbul halkına Akseki
Mescidi civarındaki konağında ziyaret ettirirdi. O yedinci asır başlarından on
dokuzuncu asır ortalarına kadar bu kibar adamın çocukları ve torunları bu
geleneği korudu.
Nihayet Hicri 1267*de (Milâdi
1851) Abdülmecid bu hırka için bugün görülen büyük camii yaptırdı. Camide şöyle
bir levha vardır:
Ziyaret kılsun ümmetler,
ridâ-i can bahâdır bu
Cenab-ı Üveys'e ihsan-ı
atayı Mustafa'dır bu...
*Topkapı Sarayı adlı
kitabından.
Tarih ve Düşünce Ocak 2000