"Bir aydan biraz daha fazla, azıcık yorulmasan
çocuğum..."
"Biri hem düşünüp hem ağlıyorsa, ve üstüne üstlük
hastaysa da mı hocam?"
Hiç iyi bir romancı olamadım, hiç roman da yazmadım zaten...
"Ben salağım" dedi sinir harplerinin feminist
komutanı; pek isabetli bir tahminle pek aşağılanmıştım oysa...
İklimler dönemeçte, hiç gelmeyecek bir yaz kokusu arıyorum.
Ne bu? Veda saatimi bir ütopyaya kilitlemedim, şunun şurasında otuz beş gün,
bir aydan biraz daha fazla...
Ama yollar...
Yolculuklar hep bir başka süsü yalnızlığın...
Yalnızken de ölür mü insan?
"Dr. Ahmet sallanma, beni sen keseceksin!"
Ya gidecek ya ölecektim. Ya gidince öleceketim, ya ölünce
gidecektim anla işte şaşaâlı kripteks.
Otuz beş gün, bir aydan biraz daha uzun...
En iyi arkadaşımın babam olduğu yıllar gibi, öyle pek
kimseler bilmez; ender zamanlardır onlar. Kıkırdak ucu bir sancı ya özlem,
tuzlanmış bir mantıktan ve yorulmaktan hep...
Dili varmıyor sormaya kalemimin siz de anlayın profesör,
yani bu yorgunluk dediğiniz, yani ne olur mesela, yani evet de nedir yani?
"Dr. Ahmet kaçmak yok, doğranmak için yatıyorum o
masaya!
Abi kontenjanım boşaldı birden; ne zavallı bir seraptı ve
ben kendimi ne zannetmişim asırlardır, örtülmüş üstü vefanın. Ağrım çok...
Bu yazıyı bitirdiğimde mi işleyecekti dakikalar, yoksa
çoktan beri bir otuz beş gün mü vardı ensemde...
Bu soruyu soracak vaktim olsaydı, belki yaşamaya
ayırırdım...
Çok değil iki hafta önce, belki Elif Gökalp'i en son o
yokuşta dinledim. Belki adını hiç öğrenemediğim o çocuğu en son gördüğüm yerdi
kızıl cadde...
Ankara'da doğmak belki de, ölmeyi düşünmem gerek. İnsanın
Ankara'da ölmek için haklı bir sebebi olmalı.
Sonra, en iyi arkadaşımın babam olduğu zamanlarda bile
ayrılığa bu kadar zaman ayırmamıştım. Ne olmuşum ben böyle?
Otuz beş gün...
Bir aydan biraz daha fazla...
Bu defa son bir ayrım; ya gideceğim ya ölecek. Ya gidince
öleceğim, ya ölünce zaten gidecek. Siz ne dersiniz hocam?
"..."
"Dr. Ahmet sen de gel, sen olmadan ölmem ben..."
Bütün çıkışlarımı sarp yamaçlarda hendeklere dolurmuşlardı.
Beyaz bir gelinlikti o zamanlar gece, kire bürünmemişti. Değme taşlara takılır
kalırdı yolcular, sonra bir gece bütün yorgunluğum kan olur akardı...
Dr. Ahmet, abim olur. Nerede olduğunu bilen yok, başımda
olmalı. Ağlıyor...
O gece ölmüşüm ben...