İstanbul mezar taşları
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İstanbul mezar taşları
Mezar taşları tarih için çok önemli kaynaklardır... Mezar taşları sayesinde çok önemli bilgilere ulaşmak mümkündür
27 Ağustos 2010 Cuma Saat 11:55


mezar-taslari_0.jpg
mezar-taslari_1.jpgYer: Sokollu Mehmed Paşa Camii Kabristanı
Mezar taşı üstünde şunlar yazılı:
el-Baki
emr-i Hakla tamam oldu vadesi
kaldı hasret pederi hem validesi
Kadırga Limanında Kastamonulu
Mustafa Ağanın oğlu
Ahmed Efendi ruhuna Fatiha
(Sene): Fi 7 Muharrem 1242 (Miladi: 11 Ağustos 1826)
Bu kabristan şimdiki Kadırga’da. Oraya kadırga denmesinin sebebiyse, geçmişte bir kadırga limanının bulunması. Zaten mezar taşında da bu yerin ismi geçmiş.
Henüz fes inkılabı gerçekleşmediği için başlık serpuştan. Bu serpuş aynı zamanda, müteveffanın(ölen kişinin) tarikat ehli olduğunu da göstermekte. Benim tahminim Kadiri tarikatına mensup olduğu, fakat serpuşları tam olarak ayırt edemiyorum.
Diğer bir ipucu, “hasret kaldı pederi hem validesi” ibaresinden anlıyoruz ki medfun olan kişi oldukça genç bir yaşta idi.
Hemen arkasındaki mezartaşının başlığında herhangi bir serpuş olmamasından da anlıyoruz ki burada yatan şahıs bir hanım. Zaten kitabenin sonunda da “merhume Şerife Esma Hanımın ruhuna Fatiha” yazmakta.
mezar-taslari_2.jpg
Yer: Süleymaniye Camii kabristanı
Bu mezar taşının ayrı bir özelliği var. Dikkat edilirse, bir mezarda iki kişiye ait kitabe bulunmakta. Biri kadın, diğeriyse erkek çocuğuna ait. Sebebiyse şu: Doğum anında veya çok kısa aralıklarla hem anne hem de çocuğu vefat ederse aynı mezara gömülüyor ve tek bir pehle taşına (yatay olarak kabre örtülen ve üstüne kitabe dikilen taş) iki tane mezartaşı dikiliyordu. Böylece yazıyı okuyamasanız bile ölüm sebebini anlayabiliyordunuz.
Bu adet, Osmanlı geç döneminde görülmeye başlamış.
Arkadaki kadın mezartaşının yazısı biraz silindiği için okuyamadım. Fakat tarihlere baktığımızda iki gün arayla öldüklerini görüyoruz. Oğul 15 Ramazanda, anneyse 17 Ramazanda vefat etmiş.
Öndeki küçük erkek çocuğunun mezartaşındaysa şunlar yazılı:
Ah mine’l-mevt
terk eyledi vâlidinin bir gülü
taze idi oldu cennet bülbülü
Mumcular Kethüdası Hacı Ahmet
Efendinin mahdumu Mustafa
Efendinin ruhuna Fatiha
fi 15 Ramazan Sene 1276
(miladi: 7 Nisan 1860)
mezar-taslari_3.jpgYer: Şeyh Ebu’l-Vefa Camii Kabristanı
Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)
Hüve’l-bâkî
Mahmud Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra Hanım
Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir
Sene 1267
(miladi: 21 Şubat 1851)
(soldaki)
Hüve’l-bâkî
Mahmud Ağanın mahdumu
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha
fi 13 Receb
sene 1263
(miladi: 26 Haziran 1847)
Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en yükseğidir.
Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç da vardır. Kitabelerde geçen “cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan” tamlaması: “Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun” anlamına gelen bir dua, temennidir. Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir. Mevlam mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.
mezar-taslari_4.jpg
Bu bağ-ı fâninin gülü
Bâki değildir heman
Hiç bâki kalır mı bülbülü
Bâki değilken gülistan*
*Mezartaşından alınmış bir dörtlük..
Yer: Süleymaniye Camii Kabristanı
Hüve’l-Bâkî
Bakmayan çeşm-i basiretle taşıma
Bilmez ol halim tâ gelmeyince başına
Kapından geçmek için bilmem ki kaçıncı talebim bu? Bad-ı sabâya “gel” demişsin. Doğudan süzülüp de hafif hafif, yedi güzel tepe aşar, yüz sürer minarelere, heybetli binalara. Ahşap yalıları okşayıp, gül râyihâsı devşirir bahçelerinden. Bâd-ı berîn ile söyleşir. Her yerini gezer, dolaşır. Sonra kaybolup gider bütün efsunuyla…
Afitâba “gel” demişsin. Her sabah ateşler yakar göğünde. Sırlar fâş eder, kubbelere parıltılar saçar. Gölgeleri adımlara râm eder ve gün çekildikçe gecenin ardına o da bütün harâretiyle ufukta erir…
Âh’ını görüp de müteessir olduğundan mıdır nedir; mim düşüp de evveline o âh’ın mâha “gel” demişsin. Her gece bir başka endamda, hâleden peçesini takıp yüzüne, taht kurar semâda gönlünce. Kameriyelerde bir sohbettir başlar. Musıkî, şiir.. Bir yanda yanar söner yakamozlar, bir yanda hanımeli ve sarmaşık gülleri. Mâhın etrafına dizilir semânın mücevherleri, heft-evreng, süreyya.. Söyleşirler onlar da sabaha kadar ve bütün parıltılarını toplayıp kaybolurlar gecenin son deminde.
Herşey fânî İstanbul. Her gelen geçip gidiyor senden bir şeyler alıp. Hani nerede dün? O hızla ilerleyen gün müydü? Saatler dost mu, düşman mı?
Bu bâğ-ı fânînin gülü,
Elbette fânîdir heman
Bâkî kalır mı bülbülü
Bâkî değilken gülistan[i]
Zaman neye derlerdi veya kime? Ben hep böyle kapında mı idim? Sahi, gün kaç saniye ve bilmem ki saniye kaç asırdı burada?
Yine kesif hisler sardı etrafı İstanbul, kimi ketum, kimi alenî, kimi var mı yok mu bilinmez… Kapında bekler iken muamma ile beraber, ve sen “gel” demekteyken hala fânîlere, gözüm sükût içindeki bir tepeye takıldı. Ne müthiş manzaraydı bu! Sanki seyrine hayran olmuş kullar öylece kala kalmıştı da, taş dikilmişti başlarına nişâne olsun diye. Öyle bir tepe ki, bir âlem ve bir başka âlemin girizgâhı.
Tek murâdımdı kapından geçmek. Hani o “git” dediğin günden beridir vuslatının hasretiyle yanmaktayım. Amma değil mi ki Mevlâ nice kapılar açar kul beklerken bir kapıda. İşte şimdi yanımda muamma, yol alıyorum. Aklımda hayalin hala, bilmem ki nereye ilerliyorum.
Aştığım mesâfeler boyu kaç bin türlü mâni’ ile karşılaşmıştım. Hasretin miydi beni böyle müteessir eden, yoksa gurbet her kulu kendine mi benzetirdi bilmem. Şimdi firâkinin âteşi başımda iken hâlâ, kapından ayrılıp da hangi âlemin sınırlarında dolaşıyorum ki, taş taş her yer. Taş ki, soğuk kıvrımlarında şekillenen hakikatlere kitabe olmuş. Âteşime âteşler ekliyor.
Nâmını hayr ile andırmaya eyle himmet
Âleme geldiğine bir taşı terk etme delil
Taşı da, nakşını da mahv eder eyyâm amma
Ebedî, elsinede daim olur zikr-i celil
Ben şimdi hangi alemi seyrediyorum ki, diller taş. Sözler taşlara râm olmuş. Kâselerde meyveler ikram ediliyor. İri ve olgun narlar, üzümler, elmalar, taş. Demet demet çiçekler, lâle, zambak, karanfil, taş. Bir yanına güller takılı serpuşlar.[ii] Kimi Serdengeçti, kimi Yûsufî, Mevlevî, Kâtibî, hep taş… Hû çekiyor kimi derinden, ve “Ya Hû!…” Kelâmullah’ı nakşetmişler gönüllerinin ortasına. Kimi tâlik, kimi sülüs, kimi divânî, taş: “Küllü men aleynâ fânin”, “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu”…
Merhûm, kimi merhûme.. Konuşuyorlar, sözlerini işitemiyorum. O vakit yine taştan neferler dikiliyor karşıma. Başlarından bâd-ı ecel esmiş, âb-ı ecel imiş son azıkları, kimi şirpençe idim, kimi vebâydım, kimi müzminim[iii] deyip geçiyor. Bir taş dokunuyor yüreğime, destârında gonca gül[iv], ana-baba ıstırabı hala kıvrımlarında, figân etmekte inceden inceye: “Nevcivânım uçtu cennet bağına”. Sonra diğeri, şükûfeden tacıyla meskûn bir köşede, gencecik bir hanım:
Emr-i hakkla türlü emraz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebeb oldu mevtime
Sükut ile başka nasıl anlatılır bir âyet. Elbet değil mi ki genç olsa da, “Küllü nefsin zâikatül mevt”
Bir âlem ki burası, göz daha ilk adımda gördüğünü haber vermekten ferâgat eder, dem çeker bülbül seherden sabaha, güller açar, sümbüller bakışır, serviler sarar dört bir yanı, serviler ki elif-endam… Itrî bir hava, derinden derine esen rüzgâr, kumruların mahzûn cıvıltıları, uzaklarda bir yerlerde sakince akan suyun şırıltısıyla mest olurken, her adımda ibret, her adımda huşû, karşıda İstanbul’un hayret verici güzellik manzarası ve ölüm yâd edilir her adımda.
Perdenin indiği zannedilen bir ânda, işte tam o ânda, perdeler kalkar burada ve hala perde var bilirim bakışlarımda. Bir âlem ki bu mekân, başka bir âlemin kapısıdır. İşte şimdi ben o ilk âlemin dahî sathında yol alıyorum ki, Hüve’l-Baki diye diye bekler kulları, Hüve’l-Hayy ellezi la-yemut…
Ve yine mısralar dolu taş satırlara takılır gözlerim, onlar ki, ölümleriyle hayat dersi verirler, durup öylece tefekkür içinde beklemekteler sanki, seneler ve asırlardır:
Eğer şah-ı cihan olsan
Felek kaddini bükmez mi
Kara yerde türab olduk
Sana ibret bu yetmez mi
Hüseyni makamında bir salâ yükseliyor minarelerden. Yeşiller içinde bir tabut, alnında şemleler[v] sarılı insanlar gelip geçiyor. Üzerlerinde libas-ı mâtem, lacivert, mor, siyah[vi]. Gözlerinde tevekküle dair izler, dudaklarında duâ, bir fânî daha sırra kadem basıyor. Ne fevkalade bir nasihat yüklenmiş şu kaskatı bedenine ve dilin vazifesini terk ettiği ândır bu ân. Ölüm ki eller üstünde taşınır önce ve yer ile yeksân olur.
Ölüm ki, soğuktur, hakikatin en yanık habercisidir yine de. Zândan emânete, yalandan hakikate varılan ândır bu ân…
Baki olan O’dur.



[i] Bu ve bundan sonraki mısralar eski mezar taşlarından alınmıştır. [ii] Genellikle tarikat ehli olanların mezar taşlarının serpuşlarında gül bulunurdu. [iii] Kimi mezar taşlarında “veba”, “şirpençe” v.s. gibi ölüm sebebi yazılıdır. [iv] Genç yaşta ölenlerin mezar taşında kullanılan güller gonca şeklinde olurdu. [v] Cenaze merasimlerinde bilhassa devletin ileri gelenlerinin taktığı bir başlıktır.[vi] Cenaze merasimlerini konu eden minyatürlerde libas-ı matem rengi mor, siyah ve lacivert olarak tasvir edilmiştir.
Etiketler: İstanbul mezar taşları
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 1309 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK