Yer: Sokollu Mehmed Paşa Camii Kabristanı
Mezar taşı üstünde şunlar yazılı:
el-Baki
emr-i Hakla tamam oldu vadesi
kaldı hasret pederi hem
validesi
Kadırga Limanında Kastamonulu
Mustafa Ağanın oğlu
Ahmed Efendi
ruhuna Fatiha
(Sene): Fi 7 Muharrem 1242 (Miladi: 11 Ağustos 1826)
Bu kabristan şimdiki Kadırga’da. Oraya kadırga denmesinin sebebiyse,
geçmişte bir kadırga limanının bulunması. Zaten mezar taşında da bu yerin ismi
geçmiş.
Henüz fes inkılabı gerçekleşmediği için başlık serpuştan. Bu serpuş
aynı zamanda, müteveffanın(ölen kişinin) tarikat ehli olduğunu da göstermekte.
Benim tahminim Kadiri tarikatına mensup olduğu, fakat serpuşları tam olarak
ayırt edemiyorum.
Diğer bir ipucu, “hasret kaldı pederi hem validesi”
ibaresinden anlıyoruz ki medfun olan kişi oldukça genç bir yaşta idi.
Hemen arkasındaki mezartaşının başlığında herhangi bir serpuş olmamasından
da anlıyoruz ki burada yatan şahıs bir hanım. Zaten kitabenin sonunda da
“merhume Şerife Esma Hanımın ruhuna Fatiha” yazmakta.
Yer: Süleymaniye Camii kabristanı
Bu mezar taşının ayrı bir özelliği var. Dikkat edilirse, bir mezarda iki
kişiye ait kitabe bulunmakta. Biri kadın, diğeriyse erkek çocuğuna ait.
Sebebiyse şu: Doğum anında veya çok kısa aralıklarla hem anne hem de çocuğu
vefat ederse aynı mezara gömülüyor ve tek bir pehle taşına (yatay olarak kabre
örtülen ve üstüne kitabe dikilen taş) iki tane mezartaşı dikiliyordu. Böylece
yazıyı okuyamasanız bile ölüm sebebini anlayabiliyordunuz.
Bu adet, Osmanlı
geç döneminde görülmeye başlamış.
Arkadaki kadın mezartaşının yazısı biraz silindiği için okuyamadım. Fakat
tarihlere baktığımızda iki gün arayla öldüklerini görüyoruz. Oğul 15 Ramazanda,
anneyse 17 Ramazanda vefat etmiş.
Öndeki küçük erkek çocuğunun
mezartaşındaysa şunlar yazılı:
Ah mine’l-mevt
terk eyledi vâlidinin bir gülü
taze idi oldu
cennet bülbülü
Mumcular Kethüdası Hacı Ahmet
Efendinin mahdumu
Mustafa
Efendinin ruhuna Fatiha
fi 15 Ramazan Sene 1276
(miladi: 7
Nisan 1860)
Yer: Şeyh Ebu’l-Vefa Camii
Kabristanı
Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti
dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş
olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)
Hüve’l-bâkî
Mahmud
Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra
Hanım
Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir
Sene 1267
(miladi: 21 Şubat
1851)
(soldaki)
Hüve’l-bâkî
Mahmud Ağanın mahdumu
Cennet-mekan-ı
firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha
fi 13
Receb
sene 1263
(miladi: 26 Haziran 1847)
Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en
yükseğidir.
Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç
da vardır. Kitabelerde geçen “cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan” tamlaması:
“Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun” anlamına gelen bir dua,
temennidir. Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir. Mevlam
mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.
Bu bağ-ı fâninin gülü
Bâki değildir heman
Hiç bâki kalır mı
bülbülü
Bâki değilken gülistan*
*Mezartaşından alınmış bir dörtlük..
Yer: Süleymaniye Camii
Kabristanı
Hüve’l-Bâkî
Bakmayan çeşm-i basiretle taşıma
Bilmez ol halim tâ gelmeyince başına
Kapından geçmek için bilmem ki kaçıncı talebim bu? Bad-ı sabâya “gel”
demişsin. Doğudan süzülüp de hafif hafif, yedi güzel tepe aşar, yüz sürer
minarelere, heybetli binalara. Ahşap yalıları okşayıp, gül râyihâsı devşirir
bahçelerinden. Bâd-ı berîn ile söyleşir. Her yerini gezer, dolaşır. Sonra
kaybolup gider bütün efsunuyla…
Afitâba “gel” demişsin. Her sabah ateşler yakar göğünde. Sırlar fâş eder,
kubbelere parıltılar saçar. Gölgeleri adımlara râm eder ve gün çekildikçe
gecenin ardına o da bütün harâretiyle ufukta erir…
Âh’ını görüp de müteessir olduğundan mıdır nedir; mim düşüp de evveline o
âh’ın mâha “gel” demişsin. Her gece bir başka endamda, hâleden peçesini takıp
yüzüne, taht kurar semâda gönlünce. Kameriyelerde bir sohbettir başlar. Musıkî,
şiir.. Bir yanda yanar söner yakamozlar, bir yanda hanımeli ve sarmaşık gülleri.
Mâhın etrafına dizilir semânın mücevherleri, heft-evreng, süreyya.. Söyleşirler
onlar da sabaha kadar ve bütün parıltılarını toplayıp kaybolurlar gecenin son
deminde.
Herşey fânî İstanbul. Her gelen geçip gidiyor senden bir şeyler alıp. Hani
nerede dün? O hızla ilerleyen gün müydü? Saatler dost mu, düşman mı?
Bu bâğ-ı fânînin gülü,
Elbette fânîdir heman
Bâkî kalır mı bülbülü
Bâkî değilken gülistan[i]
Zaman neye derlerdi veya kime? Ben hep böyle kapında mı idim? Sahi, gün kaç
saniye ve bilmem ki saniye kaç asırdı burada?
Yine kesif hisler sardı etrafı İstanbul, kimi ketum, kimi alenî, kimi var
mı yok mu bilinmez… Kapında bekler iken muamma ile beraber, ve sen “gel”
demekteyken hala fânîlere, gözüm sükût içindeki bir tepeye takıldı. Ne müthiş
manzaraydı bu! Sanki seyrine hayran olmuş kullar öylece kala kalmıştı da, taş
dikilmişti başlarına nişâne olsun diye. Öyle bir tepe ki, bir âlem ve bir başka
âlemin girizgâhı.
Tek murâdımdı kapından geçmek. Hani o “git” dediğin günden beridir
vuslatının hasretiyle yanmaktayım. Amma değil mi ki Mevlâ nice kapılar açar kul
beklerken bir kapıda. İşte şimdi yanımda muamma, yol alıyorum. Aklımda hayalin
hala, bilmem ki nereye ilerliyorum.
Aştığım mesâfeler boyu kaç bin türlü mâni’ ile karşılaşmıştım. Hasretin
miydi beni böyle müteessir eden, yoksa gurbet her kulu kendine mi benzetirdi
bilmem. Şimdi firâkinin âteşi başımda iken hâlâ, kapından ayrılıp da hangi
âlemin sınırlarında dolaşıyorum ki, taş taş her yer. Taş ki, soğuk kıvrımlarında
şekillenen hakikatlere kitabe olmuş. Âteşime âteşler ekliyor.
Nâmını hayr ile andırmaya eyle himmet
Âleme geldiğine bir taşı terk etme delil
Taşı da, nakşını da mahv eder eyyâm amma
Ebedî, elsinede daim olur zikr-i celil
Ben şimdi hangi alemi seyrediyorum ki, diller taş. Sözler taşlara râm
olmuş. Kâselerde meyveler ikram ediliyor. İri ve olgun narlar, üzümler, elmalar,
taş. Demet demet çiçekler, lâle, zambak, karanfil, taş. Bir yanına güller takılı
serpuşlar.[ii] Kimi Serdengeçti, kimi Yûsufî, Mevlevî, Kâtibî, hep taş…
Hû çekiyor kimi derinden, ve “Ya Hû!…” Kelâmullah’ı nakşetmişler
gönüllerinin ortasına. Kimi tâlik, kimi sülüs, kimi divânî, taş: “Küllü men
aleynâ fânin”, “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu”…
Merhûm, kimi merhûme.. Konuşuyorlar, sözlerini işitemiyorum. O vakit yine
taştan neferler dikiliyor karşıma. Başlarından bâd-ı ecel esmiş, âb-ı ecel imiş
son azıkları, kimi şirpençe idim, kimi vebâydım, kimi müzminim[iii] deyip
geçiyor. Bir taş dokunuyor yüreğime, destârında gonca gül[iv], ana-baba
ıstırabı hala kıvrımlarında, figân etmekte inceden inceye: “Nevcivânım uçtu
cennet bağına”. Sonra diğeri, şükûfeden tacıyla meskûn bir köşede, gencecik
bir hanım:
Emr-i hakkla türlü emraz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebeb oldu mevtime
Sükut ile başka nasıl anlatılır bir âyet. Elbet değil mi ki genç olsa da,
“Küllü nefsin zâikatül mevt”
Bir âlem ki burası, göz daha ilk adımda gördüğünü haber vermekten ferâgat
eder, dem çeker bülbül seherden sabaha, güller açar, sümbüller bakışır, serviler
sarar dört bir yanı, serviler ki elif-endam… Itrî bir hava, derinden derine esen
rüzgâr, kumruların mahzûn cıvıltıları, uzaklarda bir yerlerde sakince akan suyun
şırıltısıyla mest olurken, her adımda ibret, her adımda huşû, karşıda
İstanbul’un hayret verici güzellik manzarası ve ölüm yâd edilir her
adımda.
Perdenin indiği zannedilen bir ânda, işte tam o ânda, perdeler kalkar
burada ve hala perde var bilirim bakışlarımda. Bir âlem ki bu mekân, başka bir
âlemin kapısıdır. İşte şimdi ben o ilk âlemin dahî sathında yol alıyorum ki,
Hüve’l-Baki diye diye bekler kulları, Hüve’l-Hayy ellezi la-yemut…
Ve yine mısralar dolu taş satırlara takılır gözlerim, onlar ki, ölümleriyle
hayat dersi verirler, durup öylece tefekkür içinde beklemekteler sanki, seneler
ve asırlardır:
Eğer şah-ı cihan olsan
Felek kaddini bükmez mi
Kara yerde türab olduk
Sana ibret bu yetmez mi
Hüseyni makamında bir salâ yükseliyor minarelerden. Yeşiller içinde bir
tabut, alnında şemleler[v] sarılı insanlar gelip geçiyor. Üzerlerinde
libas-ı mâtem, lacivert, mor, siyah[vi]. Gözlerinde tevekküle dair izler,
dudaklarında duâ, bir fânî daha sırra kadem basıyor. Ne fevkalade bir nasihat
yüklenmiş şu kaskatı bedenine ve dilin vazifesini terk ettiği ândır bu ân. Ölüm
ki eller üstünde taşınır önce ve yer ile yeksân olur.
Ölüm ki, soğuktur, hakikatin en yanık habercisidir yine de. Zândan emânete,
yalandan hakikate varılan ândır bu ân…
Baki olan O’dur.
[i] Bu ve bundan sonraki mısralar eski mezar taşlarından alınmıştır.
[ii] Genellikle tarikat ehli olanların mezar taşlarının serpuşlarında gül
bulunurdu.
[iii] Kimi mezar taşlarında “veba”, “şirpençe” v.s. gibi ölüm
sebebi yazılıdır.
[iv] Genç yaşta ölenlerin mezar taşında kullanılan
güller gonca şeklinde olurdu.
[v] Cenaze merasimlerinde bilhassa devletin
ileri gelenlerinin taktığı bir başlıktır.
[vi] Cenaze merasimlerini konu
eden minyatürlerde libas-ı matem rengi mor, siyah ve lacivert olarak tasvir
edilmiştir.