İnsan Hakları Kavramının Modern Doğası
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İnsan Hakları Kavramının Modern Doğası
FATİH DOĞRUCAN
fatihdogrucan@tarihsuuru.com
07 Ekim 2010 Perşembe Saat 22:29

İnsan Hakları, genelde tarihin son dönemlerinde, özellikle 15. yy’dan bu yana gelişme gösteren bir kavram olarak düşünülmüştür. Rönesans’tan İtibaren yoğunlaşan ve modern dünyanın süzgecinden geçerek, post-modern dünyaya kadar uzanan bu kavram, bir devrim mentalitesi çerçevesinden düşünüldüğü için, daha çok yeniçağların bir faaliyeti olarak görülmüş ve yeni dünyanın hümanizma anlayışının bir sonucu olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki insan hakları olarak düşünülen kavram, tarihin çeşitli dönemlerinde ve tarihi var eden uğraklarında, değişik perspektiflerden, kendisini bir biçimde, hep hissettirmekteydi. Buna rağmen, bu kavramın çoğu zaman moderniteye haklı olarak yüklenmesi, belki de bu kavramın dile getiriliş standardıydı. O zamana kadar ahlaki bir alandan herhangi bir egemene karşı dinsel metaforlarla ifade edilmeye çalışılan bu kavram, elbette ki en yoğun tanımını ve kendine ait özgün ifadesini, Rönesans la beraber başlayan ve günümüze kadar devam eden tarihsellik içerisinden bulacaktır. Tarihsellik ifadesini kullanmak yerinde olacaktır, çünkü insan hakları kavramı, tarihin birikimli ilerlemesinin bir sonucu olarak, kendi bünyesinde, önceki çağlara veya hemen öncekine verilen tepkiyi de bünyesinde barındırır. Doğal olarak bu durum, insan hakları kavramının moderniteden ve rönesanstan önce daha eski bir art alana sahip olması demektir. Fakat insan hakları kavramının, hümanizma faaliyetinden ayrı düşünülmemesi, bu kavramı, ortaçağ sonrası bir dönemin fikri olarak görülmesinin temeli olmuştur. Böylece modern bir kavram olarak tahayyül edilmiştir. Burada dikkat çekmek istediğim husus, insan hakları kavramının, sadece, moderniteye mal olması ve bunun getirdiği sakıncalardır. Gerçi literatürler, İnsan Hakları kavramının prototipi olarak Magna-Cartha bildirgesini kabul ederler[1] ve ortaçağın durgun gibi duran ama hareketli olan doğasını es geçmemiş olurlar. Fakat dikkat edilecek olursa bir prototip olarak bile rönesansın arifesi sayılabilecek bir dönem seçilmekte yani hümanizma faaliyetinin öncülü olabilecek bir dönem esas alınmakta ve Avrupalı bir tarih uğrağı merkez alınmaktadır.

Bu tarz bir yaklaşımın öncül olarak seçilmesi, sosyolojik verilerin, değer yargısı açısından ele alınmasını ve merkezde olarak ele alınan bir şeyin üstünlük sürecini beraberinde getirecektir ki, bu da, bir toplumun başka bir topluma, bir çağın başka bir çağa veya bir sınıfın başka bir sınıfa hatta bir coğrafyanın başka bir coğrafyaya[2] karşı olan değerini tartışmaya açacaktır. Bu ise açık bir biçimde, rönesanstan itibaren başlayıp günümüzde doruk noktaya varan Orientalist yaklaşımı ibraz eder niteliktedir. Tarih bilimi, vardığı son nokta açısından ortaya koyduğu verileri sayesinde sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik bir kategorilendirme ve değerlendirme sürecine girmiştir. Olgusal bir mahiyette olan bu başlangıç zihinsel bir faaliyet olduğu oranda, insani zihnin, değerler yargısından ne derece bağımsız olacağı ise sorguya açıktır. İşte bu sebep ile mevcut tarih bilgisinin analitik bir tarzda ele alınması sonucunda dahi, çağların. Değer yargısına tabi tutulması veya orientalizm gibi bir noktaya değer atfedici bir yaklaşımın[3] söz konusu olması, bu sebep ile anlaşılabilir bir durumdur. Bu bir bakıma, tarih biliminin, çağları sınıflandırma mantığının olgusal ve yargı bildirmeksizin davranması gerektiği halde olgusal davranamamasından kaynaklanıyor olabilir. Çünkü tüm sosyal bilimler gibi, tarih biliminin nesnesinin de insan olması, onu, ne kadar ihtimamlı davransa da değer yargılarının içerisine göndermektedir. Eğer değer yargıları olmaksızın bir tarih incelemesi söz konusu olacaksa, burada değer yargılarından oluşmuş bir varlığın yani insanlığın tarihselliğini açıklamakta sıkıntıya düşeriz. Bu sebep ile olgusal bir mantıkla başlayan sınıflandırma dahi, bir müddet sonra değerler ontolojisini de göz ardı edemeyecektir.

Gerçi tarih biliminin çağları sınıflandırması ve bu sınıflandırma üzerinden tanımlamaya gitmesi, tarihin kendisini kavramlaştırmaya ve analiz etmeye olanak tanımıştır. Fakat tarihin kendisini birikimli bir ilerleme olarak tanımladığımız anda, sınıflandırmanın kendisi, oluşturulan her kategori arasında bağın kopmasına yol açmış ve çağların birbirinden farklı olarak algılanmasına sebep vermiş, böylece moderniteye mal olmuş bir kavram, ilkçağın veya ortaçağın içinden kendisini hissettirdiğinde, bizleri hayrette bırakmıştır. Hâlbuki episteme sistemli ve birikimli bir ilerleme ile kümülâtiftir. Evrilmesi veya devrilmesi durumu söz konusudur ki bu da, tarihin farklı noktalarında ortaya çıkmış olay ve olguları apaçık bir biçimde birbirine bağlamaktadır.

Tarih boyunca, insanın yaşam standardı ve düzeni, ona bir takım edinimler ve kazanımlar getirmiştir. İnsanın akli bir varlık olduğu gerçeği, ona bir takım rasyonel haklar sağlamış, doğal varlık olduğu gerçeği ise bir takım doğal haklar sağlamıştır. Mesela, Sokrates’in karşılaştığı kölenin eğitimsiz olduğu halde zor bir denklemi çözmesi, genelde apriori ve aposteriori meselesi açısından ele alınıp bilginin apriori olduğu gerekçesi ile insanlığı karşı karşıya bırakmıştır. Yani bu mesele sadece epistemolojik bir mesele olarak görülmüştür. Hâlbuki bu mesele hak ve ethic açısından incelenirse, doğuştan bilgiye sahip bir insan doğasının, doğal olarak bilme eylemine de, en az diğerleri kadar sahip olması anlamına gelecektir ki, bu durum, diğerleri ile eşitlenim açısından örtük bir biçimde kendisini hissettirecektir. Bu doğal bir hak olarak, iki öncülden zorunlu olarak çıkarsanan, dedüktif ve rasyonel bir çıkarımdır ve tarih birikiminin herhangi bir noktasında var olmuştur, hem de diğer tarihi gelişimlere öncül olarak...

İnsan Hakları kavramı tarih içerisinde ki macerasında, çeşitli kavram merkezleri ile karşımıza çıkmaktadır. Mesela eşitlik-özgürlük, ethic-hukuk, doğal-rasyonel, zorunlu-zorunsuz gibi bir takım kavramlar, İnsan hakları kavramının merkezine yerleşecektir ki, bu da, tarih içerisinde bu kavramın geçirdiği macerayı gözler önüne serecektir.

İnsan Hakları kavramının eşitlik ve özgürlük kavramlarını refere eden bir noktası vardır. Fakat bu kavram ikilisinden herhangi bir tanesinin ortaya çıkması farklı politik sistematiklerin yorum ve yapılanma dünyasını gözler önüne serecektir. Bu kavramı özgürlük idesi ile beraber düşündüğümüz anda, karşımıza şöyle bir mantık çıkmaktadır. İnsan, kendi başına bir varlık yani bir bireydir. Varlık olmasının en kesin teminatı kendisini gerçekleştirmesidir. Bu ise onun yeteneğinin (virtue) sınırları ile ilgilidir. Özgürlük ise bireyin yeteneğini sergileyebilme imkânı ise, eşitleme kavramı daha yetkin olanların, yetkin olmayanlarla eşitlenmesi anlamına gelecektir ki bu durum kabil olanların özgürsüzleştirilmesinden başka bir şey değildir. Fakat diğer yandan insan hakları kavramını, eşitlik idesi, açısından düşündüğümüzde ilginçtir ki yine birey, şu şekilde önem kazanacaktır. Her bir bireyin kendini gerçekleştirmesinin temeli birbirleri ile eşitlenmesini zaruri kılar, çünkü yetkin bir bireyin kabil olma durumu diğer bireyin üstünde egemen olmasına yol açacak, böylece zayıf birey için özgürlük söz konusu olması olmayacaktır. Bu sebep ile özgürlük idesinden hareket edenler, eşitlik idesinden hareket edenlerin bu haklı itirazı neticesinde, hiç olmazsa fırsat eşitliği ilkesinde hemfikir olacaklardır.

Burada konuya girmeden önce, farklı bir noktaya da dikkat çekmek yerinde olacaktır. İnsan hakları dediğimiz zaman, varlıklar alanında tek bir tür olarak tümel bir kavram olan ‘’insan’’ kelimesi üzerinden hareket ediyoruz. Fakat insan hakları birbirinden farklı birey ve birey kümelerini yani tikel ve tekil durumda bulunan özneleri hedeflemektedir. Yani evrensel bir bütünü eşit derecede tamamlayan mantıksal parçalardan ziyade, evrensel olanı eşit derecede paylaşan somut parçalar söz konusudur. Bu ise somut kabul edilen bütünün bir parçası olmaktan ziyade, soyut kabul edilen bütünü, diğer parçalarla ortaklaşa olarak kullanmak anlamına gelecektir. Yani tümelin ayrılmaz ve bölünmez parçaları yerine, ortaklaşalıktan hareket eden, birbirinden farklı tekil veya tikel parçalar hedeflenecektir. Bunu açmak gerekirse şöyle diyebiliriz. Daha önceki çağlarda, bilginin ve varlığın teminatı ‘’tanrı tümelliği’’ yerine, tekil veya tikel farklı kavramların gelmesi, tümeli varlığın kendisi olması durumundan çıkarıp, niteliğe indirgemiştir.[4] Bir bakıma evrensellik, her şeyin üstünde ve her şeye aşkın olan bir tümel olmaktan ziyade, tekillerin veya tikellerin eşit derecede sahip olduğu ortaklaşalığa yani niteliğe dönüşecektir.

İnsan Hakları kavramı, ilginçtir ki, insan somut kavramının dışında farklı bir somut kavram karşısında şekillenmemiştir. Bu kavram içerisinden dile getirilen hak mücadelesi, ya yine insan kavramının kendisi karşısında gelişmiş veya örtük olarak kutsal olanın kısıtlayıcılığı karşısında ortaya çıkmıştır. Gerçi kutsal olanın kısıtlayıcılığının tahakküm noktası da yine insan kavramının kendisinden yani kutsal olanın temsilcilerinden hareket etmiştir. Böylece bir bakıma tepkinin merkezine kutsal olanın kendisinden fazla olarak temsilcileri yerleşmiştir. Bu durum ‘’bir şeyden özgürlük durumu’’ olarak ele alınabilir ve insan hakları ile özgürleşme idesinin içiçe geçmesinin temeli olarak düşünülebilir. Temsilcilerin erkinin, kutsal olana dayanmakla beraber, insan iradesi üzerinde kuşatıcı olarak yükselmesi, hüküm verme yetisinden uzak bir insan betimlemesi ortaya koyduğundan, insan haklarının söz konusu dahi olamayacağı fikri ile beraber düşünülmüş ve modernite bunu tasvir ederken, aydınlanma ise bayrak haline getirmiştir.  Çünkü insan haklarının temel prensibi insanın özgürleşme faaliyetidir. Bir bakıma ‘’bir şeye özgürlük kavramı’’ ancak ‘’bir şeyden özgürlük’’ kavramı ile anlam bulacak ve böylece, insandan, aşkın bir biçimde bulunacak her kavram, insanın, özgürleşmesinin önünde temel bir engel olarak bulunacak gibidir. Ayrıca aşkın bir yapı veya varlığın bilgi konumunun, insanın bilgi konumundan, daha yetkin duracağı veya yetkin duracağına itaat ettirileceği muhakkaktır. Hatta 18. yy.da ‘’tanrı söz konusu olursa, insanın özgürlüğü ortadan kalkar’’ ifadesi, idealizmde bile ön plana çıkacaktır. Bu sebep ile ‘’bilme’’ bir hak olarak tasavvur edilmiştir. Esasen bu durum yeni bir fikir değildir. Eski felsefenin temelinde de bu tarz bir yaklaşımı görebilmekteyiz. Hatta sonraki çağların aristokrasisinin ve sınıflandırmasının temeli olarak görülen Aristoteles dahi bilme faaliyetinin doğal bir hak olduğunu, ‘’her insan doğal olarak bilmek ister’’ tümcesi ile ifade edecektir. Özellikle 18.yy’da, aşkın sistematikler tarafından, insanın bilme hakkının kısıtlandığının düşünülmesi, insan hakları düşüncesini, dinsel kurum ve temsilcilerine karşı harekete geçirmiştir. Çünkü mutlu etmekten ziyade mutlu olmak ta insanın en temel hakkı haline dönüşmeye başlamıştır. Bu sebep ile bilme ve mutluluk arasında sıkı bir ilişki kurulmaya başlanmıştır. Mesela 18. yy. içerisinden seslenen Ansiklopedist Baron D’Hollbach ‘’materyalizmin incili’’[5] olarak tanınan eserinde, bilme eylemine sahip olmamanın sonucu olarak şöyle bir yorum getirecektir.

 

   ‘’The source of man’s unhappiness is his ignorance of nature. The pertinacity with which he clings to blind opinions imbibed in his infancy, which interweawe themselves with his, existence the consequent prejudice that warps his mind, tht prevents its expansion, that renders him to slave of fiction, appears to doom him to continual error.’’

 

‘’İnsan mutsuzluğunun kaynağı onun doğa hakkındaki cahilliğidir. Çocukluktan beri kafasına yerleşen fikirlere ısrarla bağlı olmaları, varlığından bizzat olayları terkip etmeleri, bunun sonucu kendi aklını önyargı ile çarpıtmaları ve böylece kendi gelişmelerine mani olmaları, hayal ürününün kölesi olmaları, arkası gelmeyen yanlışların akıbetini ortaya çıkartır.’’[6]

Bu tümcede insanın kendi kendisini köle yapması durumu söz konusu iken ilerleyen tümcelerinde bunun sebebi olarak dinsel kurumları ve temsilcileri görecektir.

‘’Zorba yöneticilerin ve papazların dünyanın her yanında halkları zincirlemesi, Yanlışın eseridir. Hemen hemen bütün ülkelerde halkların içine düşmüş oldukları kölelik yanlışın eseridir. ‘’[7]

Kullanılan bu iki tümceyi düşünsel olarak birbirine bağladığımızda karşımıza politik olarak, şöyle bir tablo çıkmaktadır.

Francis Bacon’ın ‘’Bilmek Hükmetmektir’’ savı her modern gibi D’Hollbach’ın da temel prensibidir. Bilmek eylemi, bir eylem olarak, insanı tahakküm altından, tahakküm dışına çıkarmaktadır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, hak kavramının, imtiyazlı bir sınıf tarafından gasp edilmesinden dem vurduğu kadar, insanın kendi rasyonel yetersizliği ve cehaleti ile bu hakkı kendi kendisine teslim ettiğinden de vurmaktadır. Zaten bu tarz bir düşünce ‘’Hak’’ kavramını herhangi bir şeyden elde edilen bir himmetten çıkarıp, apriori ve doğal bir noktaya taşımanın da öncülü olacaktır. Bu durumda, D’Hollbach gibi bir materyalist olmamasına rağmen ve monarkomak zannedildiği halde bir Katolik olan Etienne De La Boetie de, aynen ardından gelen Fransız aydınlanmacıları gibi, insanların aklı kullanmaktan kaçınan bir cehaletin ve bastırılmışlığın eseri olarak, despota, tirana başkaldırmamasını sorgular. Böylece insanlığın kendi haklarından vazgeçmesini yadsır.

‘’ Benim burada üzerinde durmak istediğim sorun, bu kadar insanın, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki de olmayacaktı.’[8]

Burada arzu kelimesinin kullanımına dikkat etmek yerinde olacaktır. Çünkü insanlığın kendi isteği veya kabullenmesi olmaksızın kendi haklarının kısıtlanamayacağı fikri söz konusudur. Diğer yandan bu durumun bir düzen olarak algılanıp, bu düzenin dışına çıkmamanın temelinin de cehalet durumuna bağlanması durumu söz konusudur.

Böylece insanlığın tüm tarihi gelişimi bir anda bir cehalet pozisyonuna indirgenerek, sahip olabilecekleri tüm tecrübî birikim de ihmal edilir. Bu durum modern bakış açısının önceki çağı küçümsemesi ile ortaya çıkmış bir durumdur. Hatta tarih felsefesi alanında her çağı birbirinden ayrı ve bağımsız düşünen fikir, önceki çağların tüm işlevini yitirdiğinden dolayı önemsizleştiğini ifade edebilecek, önceki çağlara ait bir fikir kalıbını da rahatlıkla alaycı ve aşağılar bir tavırla elimine edebilecektir.[9]Böylece modern dünyanın gelişme ve ilerleme idesi, bir öncekinden farklılaşmayı ve başkalaşmayı beraberinde getirecek, zamanla önceki ile kurulabilecek bağlantı kopacak veya öncekine ait olarak kendi bünyesinde taşıdığı herhangi bir idenin öncekinden geldiğini hesaba katmayacaktır. Gerçi öncekinden bir öğeyi kendi bünyesinde taşıdığını ve bir öncülün ardılı olduğunu hesaba katsa da, bir önceki çağ içerisinde, bu durumu öteki çağdaşlarından soyutlayıp, spesifik olarak ele almaya başlayacaktır. İşte bu durum modern olarak algılanan bir ideye, önceki çağlarda rastlamamız durumunda, ya bu durumun sosyo-tarih açısından abartılmasına veya hayret ve hayranlık karışımı bir ifade ile karşılanmasına sebep olmuştur.

Eğer bu konuya bir örnek verilmesi icap ederse günümüz yaşam standardının öncülü olarak görülen ve her eğitim müfredatında apaçık bir övgü ile yer alan 17. ve 18. ve 19. yüzyıllardan daha iyi bir örnek olmayacaktır. Elbette ki bu dönemler azımsanmayacak kadar büyük ve hatta övgüye değerdir. Fakat bu dönemin içerisinde yer alan olumsuzlukları, insanlığın gelişimi olarak algılayıp görmezlikten gelebiliyoruz. Mesela yeniliğin ve insani gelişimin temeline Protestan düşünce, literatürler tarafından övgü ile yerleştirilir fakat Protestan düşünce sahibi olan ve Orange’lı William’ın Hollanda tahtı üzerindeki taleplerini destekleyen bir grubun,  Cumhuriyetçi Parti Başkanı John De Witt’i önce öldürdükleri, sonra da pişirip yedikleri yazılıdır[10] Diğer yandan bu dönemin yazarları da kendi dönemleri içerisinden seslendikleri eserlerde ya Antik Yunanı veya Roma’yı önplana çıkartacaktır ki, bu durum da, o dönemin içerisindeki kendi çağlarına uymayan dönemi ya göz ardı etmelerine veya kabullenmelerine yo açacaktır.

 

Bu durum hukuk mentalitesine şöyle yansır. Eğer hukuk, emsal bir durumdan hareket ediyorsa ve önceki çağlar kendi bünyesinde modern bir kavram barındırıyorsa ki -o döneme böyle bir kavram yüklemek apaçık anakronizmdir.- bu döneme duyulan hayret ve hayranlık ifadesi, bu dönemin yüceltilmesine olanak tanıyacak ve geçerli bir referans noktası haine dönüşmesini sağlayacak, böylece hukuki olarak görülen prensiplerin de temeline yerleşecektir. Bu durumda hukuki emsal ilkesi, önceki çağda söz konusu olan olumlu her şeyi referans noktası olarak seçerken, olumsuzları da ya yok sayacak veya mazur görecektir.[11]Hâlbuki yok sayma faaliyeti bir sistemi parçalı olarak görmekle aynı manaya, mazur görmekte ilerleme idesinin temel ruhuna ters düşecektir. Diğer yandan önceki çağda rastlanan ileri görüş, kendi çağından tamamen soyut bir biçimde ele alınıp çoğu zaman kendi çağından koparılmış ve sökülmüş olarak okunacak, böylece böyle bir öncülü gerçekleştirmiş olanlar, o çağın içinde olduğu ve o çağın epistemolojisine sahip olduğu halde bayraklaşacaklardır. Doğal olarak bu durumda bu öncülü gerçekleştirenlerin coğrafyası, milliyeti ve benzeri nitelikleri önem kazanacaktır.

Bu sebep ile modernitenin, milliyet çatışmaları, sınıf çatışmaları veya medeniyet çatışmaları gibi kavramlar içerisinde kalmasına şaşırmamak gerekir. Hatta ‘’İnsan Hakları’’ gibi eşitleyici bir kavram dahi, ilk önce hangi aidiyet yapısında ortaya çıktıysa, o aidiyet kavramını diğer aidiyetlerden değerlileştirecektir. Böylece Hıristiyanlık diğer dinler karşısında, İngiliz, Fransız veya Alman olmaklık diğer uluslar karşısında ya da batılılık, doğululuk karşısında, tahakküm edici eşitsizliğini, yargı vermek açısından ön plana çıkaracaktır. İnsan hakları kavramının eşitleyiciliği dahi, böyle bir kavrama sahip olmaktan dolayı kendisini üstün gören aidiyetlerin, diğer aidiyetlere karşı kendisini sorumlu hissetmesi gerekliliğine yol açacak ve kendisinden daha aşağıda gördüğü aidiyetleri kurtarmaya çalışacaktır. Böylece bu kavramı, eşitlenme iddiası ile, diğer aidiyetlere, empoze yolu ile baskılayacaktır. Bu kavram insanın mutlu olması gerekliliğini temel alırken, insanlığın tek mutluluk reçetesini de kendi bünyesinde, zaten sunmaktadır. Bu durumda modern dünya içerisinde ortaya çıkan Orientalist süreci veya çoğu sosyologun iddia ettiği üzere milliyetçiliğin[12]modern bir kavram olmasının anlamı daha açık olacaktır.

Doğal olarak, insan hakları kavramının eşitleyiciliğinin temeline, demokrasi ve demokrasi kuramları oturacaktır. Demokrasi kavramı herhangi bir doğrunun dayatılması yerine doğru kavramı üzerinde uzlaşmanın temeli gibi görünmektedir. Böylece demokrasi kavramı, insan hakları kavramının siyasal yelpazesinde, olmazsa olmaz olarak görülen temel ideoloji olarak düşünülmektedir. Fakat günümüzdeki her modern görüşün demokrasi kavramına yaklaşım tarzı, farklı demokrasi kuramları oluşturduğundan dolayı, bugün dünyada en geçerli demokrasi kuramı düşünülen liberalizm insan hakları kavramının da arkasında bulunan temel perspektif haline gelecektir. Hatta günümüz neo-liberalistlerinden Richard Rorty, İroni Çok Kültürlülük ve Toplumsal Dayanışma isimli eserinde şimdiye kadar liberalizmin yeteri kadar anlatıldığını, ama kendisinin liberalizmi niçin anlatmayacağını fakat insanlığın niçin liberal olması gerektiğini anlatacak ve bunun sebebine ulusların veya insanların acı çekmiş olmasını yerleştirecektir. Liberal gelenek, insan hakları kavramını işlerken birey kavramını temel nesnesi olarak görecektir. Hatta bir sınıfa, bir ulusa veya herhangi bir kategoriye dâhil olmayı dahi birey açısından ele alacaktır. Sonuç itibarı ile bireyin yani parçanın önem kazanması aidiyet gibi tümel kavramları, tekil olan birey açısından ele alacaktır. Bu durumda tümelin şekillendirdiği ahlak yerine parçayı hesaba katan olgusallık yani hukuk ön plana çıkacaktır.

İnsan hakları kavramı günümüz dünyasında hukuki bir kavrama oturmuştur. Fakat hukuki olarak oluşturulan beyannameye uymak veya uymamak ise anca ahlaki bir niteliktedir.

 

Mehmet Fatih DOĞRUCAN


 [1] Bkz: Janko Musulin, Hürriyet Bildirgeleri – Magna Charta’dan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, İstanbul: Belge Yayınları,

[2] Batının Doğuya üstünlüğü gibi

[3]Orientalizm, şarkiyat bilimi olmasına rağmen şu unsuru ile dikkat çekmektedir. Batının, doğuyu tanımlama ve anlamlandırma çabası olan bu fikir aynı zamanda onu bilmek olduğu oranda, ona, hükmetmek anlamını kazanmıştır. Diğer yandan doğunun kazandığı olumsuz vasıfları tanımlayan batı ötekileştirdiği bu coğrafya sayesinde kendisini olumlamanın da yolunu elde etmiştir. Edward SAİD ‘’Şarkiyatçılık’’ isimli eserinde bu tahlili gözler önüne sermektedir

[4] Descartes’ta her şeyin teminatı olan tanrının, insan zihninde bulunması, bir töz olarak ve apriori kabul edilse de, Tanrı tümelliğinin farklı tekillerde eşit derecede bulunması demektir ki, bu durum aşkını, içkin olanda rasyonel bir niteliğe yani aklın niteliğine dönüştürmektedir. Hâlbuki önceki çağlarda insan aklı ya ayrı ya da içkindir. 

[5]Eserin orijinal adı ‘’ The System Of Nature Or The Laws Of  The Moral And Physıcal World’’dur, Türkçesi ise ‘’Doğa Sistemi ya da Ahlaki ve Fiziki Dünyanın Yasaları’’ dır

[6]  MIRABAUD M., The System Of Nature Or The Laws Of  The Moral And Physıcal World, Trans, Samuel Wilkinson. Vol.1 London 1820

[7] D’HOLLBACH, Paul Henry, The System Of Nature Or The Laws Of The Moral And Physıcal World, trans. H.D. ROBİNSON 1868 s.6

[8]  BOETİE, Etienne, Gönüllü Kulluk Üzerine Bir Söylev, çev. M. A. AĞAOĞULLARI, İmge Yay. 1995    Ankara s.20

[9] Cervantes’in Don Kişot isimli eserinde işlenen tema da bir bakıma şövalyelik çağının bittiği ve bir daha asla dirilemeyeceğidir. Hatta eski dönemleri diriltmek için çaba sarf eden Don Kişot bir meczup, At uşağı ona inanmasa da bazen sezgisel bazen maceraperest olarak bağlı pragmatist bir cahil, Don Kişot’la işbirliğine giren senyörler ise eski çağın dirilmesinden medet uman fırsatçılardır. 

[10] John De Witt, Grand Pensionary of Holland,  ROGEN Herbert H. - YAVUZ Hilmi Modernleşme, Oryantalizm ve İslam

[11] Buna örnek olarak 1600 ile 1900 yılları arası dönem örnek verilebilir. Çünkü bu dönemde en yetkin hukuk, Antik Yunan ve Roma Hukuku olarak görülür. Her davada bu erdemli döneme ait meseleler emsal gösterilirken, yine 1600-1900 yıllarında hızlı bir özgürleşme faaliyeti vardır. Fakat buna rağmen toplumları köleleştirme ve metalaştırma bu dönemde sistematik bir hal kazanmıştır. Gerekçesi ise hiç şüphesiz önceki erdemli çağın gerekliliğini göz ardı etmemektir.

[12] Literatürler genel olarak Milliyetçilik Düşüncesinin, Fransız ihtilali ile birlikte doruk noktaya vardığına ve bu ihtilalden sonra yaygınlaştığına hükmetmişlerdir. Hâlbuki daha mitolojik dönemde bu aidiyet kavramı kendisini hissettirmiştir. Mesela kendi aidiyetlerinden görmedikleri Truva’ya karşı tüm Aka siteleri birleşmiştir veya M:Ö 345 yılındaki Korint Kongresi ile Büyük İskender’in babası 2. Philippe’nin önderliğinde Perslere karşı, aynı dili kullananların, Hellen oluşumunu nasıl açıklayacağız.  

tarihsuuru.com
Bu yazy toplam 1666 defa okundu.
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK