İnsan Hakları, genelde tarihin son dönemlerinde, özellikle 15. yy’dan bu
yana gelişme gösteren bir kavram olarak düşünülmüştür. Rönesans’tan İtibaren
yoğunlaşan ve modern dünyanın süzgecinden geçerek, post-modern dünyaya kadar
uzanan bu kavram, bir devrim mentalitesi çerçevesinden düşünüldüğü için, daha
çok yeniçağların bir faaliyeti olarak görülmüş ve yeni dünyanın hümanizma
anlayışının bir sonucu olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki insan hakları olarak
düşünülen kavram, tarihin çeşitli dönemlerinde ve tarihi var eden uğraklarında,
değişik perspektiflerden, kendisini bir biçimde, hep hissettirmekteydi. Buna
rağmen, bu kavramın çoğu zaman moderniteye haklı olarak yüklenmesi, belki de bu
kavramın dile getiriliş standardıydı. O zamana kadar ahlaki bir alandan herhangi
bir egemene karşı dinsel metaforlarla ifade edilmeye çalışılan bu kavram,
elbette ki en yoğun tanımını ve kendine ait özgün ifadesini, Rönesans la beraber
başlayan ve günümüze kadar devam eden tarihsellik içerisinden bulacaktır.
Tarihsellik ifadesini kullanmak yerinde olacaktır, çünkü insan hakları kavramı,
tarihin birikimli ilerlemesinin bir sonucu olarak, kendi bünyesinde, önceki
çağlara veya hemen öncekine verilen tepkiyi de bünyesinde barındırır. Doğal
olarak bu durum, insan hakları kavramının moderniteden ve rönesanstan önce daha
eski bir art alana sahip olması demektir. Fakat insan hakları kavramının,
hümanizma faaliyetinden ayrı düşünülmemesi, bu kavramı, ortaçağ sonrası bir
dönemin fikri olarak görülmesinin temeli olmuştur. Böylece modern bir kavram
olarak tahayyül edilmiştir. Burada dikkat çekmek istediğim husus, insan hakları
kavramının, sadece, moderniteye mal olması ve bunun getirdiği sakıncalardır.
Gerçi literatürler, İnsan Hakları kavramının prototipi olarak Magna-Cartha
bildirgesini kabul ederler[1] ve ortaçağın durgun gibi duran ama
hareketli olan doğasını es geçmemiş olurlar. Fakat dikkat edilecek olursa bir
prototip olarak bile rönesansın arifesi sayılabilecek bir dönem seçilmekte yani
hümanizma faaliyetinin öncülü olabilecek bir dönem esas alınmakta ve Avrupalı
bir tarih uğrağı merkez alınmaktadır.
Bu tarz bir yaklaşımın öncül olarak seçilmesi, sosyolojik verilerin,
değer yargısı açısından ele alınmasını ve merkezde olarak ele alınan bir şeyin
üstünlük sürecini beraberinde getirecektir ki, bu da, bir toplumun başka bir
topluma, bir çağın başka bir çağa veya bir sınıfın başka bir sınıfa hatta bir
coğrafyanın başka bir coğrafyaya[2] karşı olan değerini
tartışmaya açacaktır. Bu ise açık bir biçimde, rönesanstan itibaren başlayıp
günümüzde doruk noktaya varan Orientalist yaklaşımı ibraz eder niteliktedir.
Tarih bilimi, vardığı son nokta açısından ortaya koyduğu verileri sayesinde
sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik bir kategorilendirme ve değerlendirme sürecine
girmiştir. Olgusal bir mahiyette olan bu başlangıç zihinsel bir faaliyet olduğu
oranda, insani zihnin, değerler yargısından ne derece bağımsız olacağı ise
sorguya açıktır. İşte bu sebep ile mevcut tarih bilgisinin analitik bir tarzda
ele alınması sonucunda dahi, çağların. Değer yargısına tabi tutulması veya
orientalizm gibi bir noktaya değer atfedici bir yaklaşımın[3] söz konusu olması, bu sebep ile
anlaşılabilir bir durumdur. Bu bir bakıma, tarih biliminin, çağları
sınıflandırma mantığının olgusal ve yargı bildirmeksizin davranması gerektiği
halde olgusal davranamamasından kaynaklanıyor olabilir. Çünkü tüm sosyal
bilimler gibi, tarih biliminin nesnesinin de insan olması, onu, ne kadar
ihtimamlı davransa da değer yargılarının içerisine göndermektedir. Eğer değer
yargıları olmaksızın bir tarih incelemesi söz konusu olacaksa, burada değer
yargılarından oluşmuş bir varlığın yani insanlığın tarihselliğini açıklamakta
sıkıntıya düşeriz. Bu sebep ile olgusal bir mantıkla başlayan sınıflandırma
dahi, bir müddet sonra değerler ontolojisini de göz ardı edemeyecektir.
Gerçi tarih biliminin
çağları sınıflandırması ve bu sınıflandırma üzerinden tanımlamaya gitmesi,
tarihin kendisini kavramlaştırmaya ve analiz etmeye olanak tanımıştır. Fakat
tarihin kendisini birikimli bir ilerleme olarak tanımladığımız anda,
sınıflandırmanın kendisi, oluşturulan her kategori arasında bağın kopmasına yol
açmış ve çağların birbirinden farklı olarak algılanmasına sebep vermiş, böylece
moderniteye mal olmuş bir kavram, ilkçağın veya ortaçağın içinden kendisini
hissettirdiğinde, bizleri hayrette bırakmıştır. Hâlbuki episteme sistemli ve
birikimli bir ilerleme ile kümülâtiftir. Evrilmesi veya devrilmesi durumu söz
konusudur ki bu da, tarihin farklı noktalarında ortaya çıkmış olay ve olguları
apaçık bir biçimde birbirine bağlamaktadır.
Tarih boyunca, insanın
yaşam standardı ve düzeni, ona bir takım edinimler ve kazanımlar getirmiştir.
İnsanın akli bir varlık olduğu gerçeği, ona bir takım rasyonel haklar sağlamış,
doğal varlık olduğu gerçeği ise bir takım doğal haklar sağlamıştır. Mesela,
Sokrates’in karşılaştığı kölenin eğitimsiz olduğu halde zor bir denklemi
çözmesi, genelde apriori ve aposteriori meselesi açısından ele alınıp bilginin
apriori olduğu gerekçesi ile insanlığı karşı karşıya bırakmıştır. Yani bu mesele
sadece epistemolojik bir mesele olarak görülmüştür. Hâlbuki bu mesele hak ve
ethic açısından incelenirse, doğuştan bilgiye sahip bir insan doğasının, doğal
olarak bilme eylemine de, en az diğerleri kadar sahip olması anlamına gelecektir
ki, bu durum, diğerleri ile eşitlenim açısından örtük bir biçimde kendisini
hissettirecektir. Bu doğal bir hak olarak, iki öncülden zorunlu olarak
çıkarsanan, dedüktif ve rasyonel bir çıkarımdır ve tarih birikiminin herhangi
bir noktasında var olmuştur, hem de diğer tarihi gelişimlere öncül olarak...
İnsan Hakları kavramı
tarih içerisinde ki macerasında, çeşitli kavram merkezleri ile karşımıza
çıkmaktadır. Mesela eşitlik-özgürlük, ethic-hukuk, doğal-rasyonel,
zorunlu-zorunsuz gibi bir takım kavramlar, İnsan hakları kavramının merkezine
yerleşecektir ki, bu da, tarih içerisinde bu kavramın geçirdiği macerayı gözler
önüne serecektir.
İnsan Hakları kavramının
eşitlik ve özgürlük kavramlarını refere eden bir noktası vardır. Fakat bu kavram
ikilisinden herhangi bir tanesinin ortaya çıkması farklı politik sistematiklerin
yorum ve yapılanma dünyasını gözler önüne serecektir. Bu kavramı özgürlük idesi
ile beraber düşündüğümüz anda, karşımıza şöyle bir mantık çıkmaktadır. İnsan,
kendi başına bir varlık yani bir bireydir. Varlık olmasının en kesin teminatı
kendisini gerçekleştirmesidir. Bu ise onun yeteneğinin (virtue) sınırları ile
ilgilidir. Özgürlük ise bireyin yeteneğini sergileyebilme imkânı ise, eşitleme
kavramı daha yetkin olanların, yetkin olmayanlarla eşitlenmesi anlamına
gelecektir ki bu durum kabil olanların özgürsüzleştirilmesinden başka bir şey
değildir. Fakat diğer yandan insan hakları kavramını, eşitlik idesi, açısından
düşündüğümüzde ilginçtir ki yine birey, şu şekilde önem kazanacaktır. Her bir
bireyin kendini gerçekleştirmesinin temeli birbirleri ile eşitlenmesini zaruri
kılar, çünkü yetkin bir bireyin kabil olma durumu diğer bireyin üstünde egemen
olmasına yol açacak, böylece zayıf birey için özgürlük söz konusu olması
olmayacaktır. Bu sebep ile özgürlük idesinden hareket edenler, eşitlik idesinden
hareket edenlerin bu haklı itirazı neticesinde, hiç olmazsa fırsat eşitliği
ilkesinde hemfikir olacaklardır.
Burada konuya girmeden önce, farklı bir noktaya da dikkat çekmek yerinde
olacaktır. İnsan hakları dediğimiz zaman, varlıklar alanında tek bir tür olarak
tümel bir kavram olan ‘’insan’’ kelimesi üzerinden hareket ediyoruz. Fakat insan
hakları birbirinden farklı birey ve birey kümelerini yani tikel ve tekil durumda
bulunan özneleri hedeflemektedir. Yani evrensel bir bütünü eşit derecede
tamamlayan mantıksal parçalardan ziyade, evrensel olanı eşit derecede paylaşan
somut parçalar söz konusudur. Bu ise somut kabul edilen bütünün bir parçası
olmaktan ziyade, soyut kabul edilen bütünü, diğer parçalarla ortaklaşa olarak
kullanmak anlamına gelecektir. Yani tümelin ayrılmaz ve bölünmez parçaları
yerine, ortaklaşalıktan hareket eden, birbirinden farklı tekil veya tikel
parçalar hedeflenecektir. Bunu açmak gerekirse şöyle diyebiliriz. Daha önceki
çağlarda, bilginin ve varlığın teminatı ‘’tanrı tümelliği’’ yerine, tekil veya
tikel farklı kavramların gelmesi, tümeli varlığın kendisi olması durumundan
çıkarıp, niteliğe indirgemiştir.[4] Bir bakıma evrensellik, her şeyin
üstünde ve her şeye aşkın olan bir tümel olmaktan ziyade, tekillerin veya
tikellerin eşit derecede sahip olduğu ortaklaşalığa yani niteliğe dönüşecektir.
İnsan Hakları kavramı, ilginçtir ki, insan somut kavramının dışında
farklı bir somut kavram karşısında şekillenmemiştir. Bu kavram içerisinden dile
getirilen hak mücadelesi, ya yine insan kavramının kendisi karşısında gelişmiş
veya örtük olarak kutsal olanın kısıtlayıcılığı karşısında ortaya çıkmıştır.
Gerçi kutsal olanın kısıtlayıcılığının tahakküm noktası da yine insan kavramının
kendisinden yani kutsal olanın temsilcilerinden hareket etmiştir. Böylece bir
bakıma tepkinin merkezine kutsal olanın kendisinden fazla olarak temsilcileri
yerleşmiştir. Bu durum ‘’bir şeyden özgürlük durumu’’ olarak ele alınabilir ve
insan hakları ile özgürleşme idesinin içiçe geçmesinin temeli olarak
düşünülebilir. Temsilcilerin erkinin, kutsal olana dayanmakla beraber, insan
iradesi üzerinde kuşatıcı olarak yükselmesi, hüküm verme yetisinden uzak bir
insan betimlemesi ortaya koyduğundan, insan haklarının söz konusu dahi
olamayacağı fikri ile beraber düşünülmüş ve modernite bunu tasvir ederken,
aydınlanma ise bayrak haline getirmiştir. Çünkü insan haklarının temel prensibi
insanın özgürleşme faaliyetidir. Bir bakıma ‘’bir şeye özgürlük kavramı’’ ancak
‘’bir şeyden özgürlük’’ kavramı ile anlam bulacak ve böylece, insandan, aşkın
bir biçimde bulunacak her kavram, insanın, özgürleşmesinin önünde temel bir
engel olarak bulunacak gibidir. Ayrıca aşkın bir yapı veya varlığın bilgi
konumunun, insanın bilgi konumundan, daha yetkin duracağı veya yetkin duracağına
itaat ettirileceği muhakkaktır. Hatta 18. yy.da ‘’tanrı söz konusu olursa,
insanın özgürlüğü ortadan kalkar’’ ifadesi, idealizmde bile ön plana çıkacaktır.
Bu sebep ile ‘’bilme’’ bir hak olarak tasavvur edilmiştir. Esasen bu durum yeni
bir fikir değildir. Eski felsefenin temelinde de bu tarz bir yaklaşımı
görebilmekteyiz. Hatta sonraki çağların aristokrasisinin ve sınıflandırmasının
temeli olarak görülen Aristoteles dahi bilme faaliyetinin doğal bir hak
olduğunu, ‘’her insan doğal olarak bilmek ister’’ tümcesi ile ifade edecektir.
Özellikle 18.yy’da, aşkın sistematikler tarafından, insanın bilme hakkının
kısıtlandığının düşünülmesi, insan hakları düşüncesini, dinsel kurum ve
temsilcilerine karşı harekete geçirmiştir. Çünkü mutlu etmekten ziyade mutlu
olmak ta insanın en temel hakkı haline dönüşmeye başlamıştır. Bu sebep ile bilme
ve mutluluk arasında sıkı bir ilişki kurulmaya başlanmıştır. Mesela 18. yy.
içerisinden seslenen Ansiklopedist Baron D’Hollbach ‘’materyalizmin
incili’’[5] olarak tanınan eserinde, bilme
eylemine sahip olmamanın sonucu olarak şöyle bir yorum
getirecektir.
‘’The source of
man’s unhappiness is his ignorance of nature. The pertinacity with which he
clings to blind opinions imbibed in his infancy, which interweawe themselves
with his, existence the consequent prejudice that warps his mind, tht prevents
its expansion, that renders him to slave of fiction, appears to doom him to
continual error.’’
‘’İnsan mutsuzluğunun kaynağı onun doğa hakkındaki cahilliğidir.
Çocukluktan beri kafasına yerleşen fikirlere ısrarla bağlı olmaları, varlığından
bizzat olayları terkip etmeleri, bunun sonucu kendi aklını önyargı ile
çarpıtmaları ve böylece kendi gelişmelerine mani olmaları, hayal ürününün kölesi
olmaları, arkası gelmeyen yanlışların akıbetini ortaya
çıkartır.’’[6]
Bu tümcede insanın kendi
kendisini köle yapması durumu söz konusu iken ilerleyen tümcelerinde bunun
sebebi olarak dinsel kurumları ve temsilcileri
görecektir.
‘’Zorba yöneticilerin ve papazların dünyanın her yanında halkları
zincirlemesi, Yanlışın eseridir. Hemen hemen bütün ülkelerde halkların içine
düşmüş oldukları kölelik yanlışın eseridir. ‘’[7]
Kullanılan bu iki tümceyi
düşünsel olarak birbirine bağladığımızda karşımıza politik olarak, şöyle bir
tablo çıkmaktadır.
Francis Bacon’ın ‘’Bilmek
Hükmetmektir’’ savı her modern gibi D’Hollbach’ın da temel prensibidir. Bilmek
eylemi, bir eylem olarak, insanı tahakküm altından, tahakküm dışına
çıkarmaktadır. Anlaşılacağı üzere böyle bir düşünce, hak kavramının, imtiyazlı
bir sınıf tarafından gasp edilmesinden dem vurduğu kadar, insanın kendi rasyonel
yetersizliği ve cehaleti ile bu hakkı kendi kendisine teslim ettiğinden de
vurmaktadır. Zaten bu tarz bir düşünce ‘’Hak’’ kavramını herhangi bir şeyden
elde edilen bir himmetten çıkarıp, apriori ve doğal bir noktaya taşımanın da
öncülü olacaktır. Bu durumda, D’Hollbach gibi bir materyalist olmamasına rağmen
ve monarkomak zannedildiği halde bir Katolik olan Etienne De La Boetie de, aynen ardından gelen
Fransız aydınlanmacıları gibi, insanların aklı kullanmaktan kaçınan bir
cehaletin ve bastırılmışlığın eseri olarak, despota, tirana başkaldırmamasını
sorgular. Böylece insanlığın kendi haklarından vazgeçmesini
yadsır.
‘’ Benim burada üzerinde durmak istediğim sorun, bu kadar insanın, bu
kadar köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onların
kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer tirana
katlanma arzuları olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki de
olmayacaktı.’[8]
Burada arzu kelimesinin
kullanımına dikkat etmek yerinde olacaktır. Çünkü insanlığın kendi isteği veya
kabullenmesi olmaksızın kendi haklarının kısıtlanamayacağı fikri söz konusudur.
Diğer yandan bu durumun bir düzen olarak algılanıp, bu düzenin dışına çıkmamanın
temelinin de cehalet durumuna bağlanması durumu söz konusudur.
Böylece insanlığın tüm tarihi gelişimi bir anda bir cehalet pozisyonuna
indirgenerek, sahip olabilecekleri tüm tecrübî birikim de ihmal edilir. Bu durum
modern bakış açısının önceki çağı küçümsemesi ile ortaya çıkmış bir durumdur.
Hatta tarih felsefesi alanında her çağı birbirinden ayrı ve bağımsız düşünen
fikir, önceki çağların tüm işlevini yitirdiğinden dolayı önemsizleştiğini ifade
edebilecek, önceki çağlara ait bir fikir kalıbını da rahatlıkla alaycı ve
aşağılar bir tavırla elimine edebilecektir.[9]Böylece modern dünyanın gelişme ve
ilerleme idesi, bir öncekinden farklılaşmayı ve başkalaşmayı beraberinde
getirecek, zamanla önceki ile kurulabilecek bağlantı kopacak veya öncekine ait
olarak kendi bünyesinde taşıdığı herhangi bir idenin öncekinden geldiğini hesaba
katmayacaktır. Gerçi öncekinden bir öğeyi kendi bünyesinde taşıdığını ve bir
öncülün ardılı olduğunu hesaba katsa da, bir önceki çağ içerisinde, bu durumu
öteki çağdaşlarından soyutlayıp, spesifik olarak ele almaya başlayacaktır. İşte
bu durum modern olarak algılanan bir ideye, önceki çağlarda rastlamamız
durumunda, ya bu durumun sosyo-tarih açısından abartılmasına veya hayret ve
hayranlık karışımı bir ifade ile karşılanmasına sebep olmuştur.
Eğer bu konuya bir örnek verilmesi icap
ederse günümüz yaşam standardının öncülü olarak görülen ve her eğitim
müfredatında apaçık bir övgü ile yer alan 17. ve 18. ve 19. yüzyıllardan daha
iyi bir örnek olmayacaktır. Elbette ki bu dönemler azımsanmayacak kadar büyük ve
hatta övgüye değerdir. Fakat bu dönemin içerisinde yer alan olumsuzlukları,
insanlığın gelişimi olarak algılayıp görmezlikten gelebiliyoruz. Mesela
yeniliğin ve insani gelişimin temeline Protestan düşünce, literatürler
tarafından övgü ile yerleştirilir fakat Protestan düşünce sahibi olan ve
Orange’lı William’ın Hollanda tahtı üzerindeki taleplerini destekleyen bir
grubun, Cumhuriyetçi Parti Başkanı John De Witt’i önce öldürdükleri, sonra
da pişirip yedikleri yazılıdır[10] Diğer yandan bu dönemin yazarları da
kendi dönemleri içerisinden seslendikleri eserlerde ya Antik Yunanı veya Roma’yı
önplana çıkartacaktır ki, bu durum da, o dönemin içerisindeki kendi çağlarına
uymayan dönemi ya göz ardı etmelerine veya kabullenmelerine yo açacaktır.
Bu durum hukuk mentalitesine şöyle yansır. Eğer hukuk, emsal bir durumdan
hareket ediyorsa ve önceki çağlar kendi bünyesinde modern bir kavram
barındırıyorsa ki -o döneme böyle bir kavram yüklemek apaçık anakronizmdir.- bu
döneme duyulan hayret ve hayranlık ifadesi, bu dönemin yüceltilmesine olanak
tanıyacak ve geçerli bir referans noktası haine dönüşmesini sağlayacak, böylece
hukuki olarak görülen prensiplerin de temeline yerleşecektir. Bu durumda hukuki
emsal ilkesi, önceki çağda söz konusu olan olumlu her şeyi referans noktası
olarak seçerken, olumsuzları da ya yok sayacak veya mazur
görecektir.[11]Hâlbuki yok sayma faaliyeti bir sistemi
parçalı olarak görmekle aynı manaya, mazur görmekte ilerleme idesinin temel
ruhuna ters düşecektir. Diğer yandan önceki çağda rastlanan ileri görüş, kendi
çağından tamamen soyut bir biçimde ele alınıp çoğu zaman kendi çağından
koparılmış ve sökülmüş olarak okunacak, böylece böyle bir öncülü gerçekleştirmiş
olanlar, o çağın içinde olduğu ve o çağın epistemolojisine sahip olduğu halde
bayraklaşacaklardır. Doğal olarak bu durumda bu öncülü gerçekleştirenlerin
coğrafyası, milliyeti ve benzeri nitelikleri önem kazanacaktır.
Bu sebep ile modernitenin, milliyet çatışmaları, sınıf çatışmaları veya
medeniyet çatışmaları gibi kavramlar içerisinde kalmasına şaşırmamak gerekir.
Hatta ‘’İnsan Hakları’’ gibi eşitleyici bir kavram dahi, ilk önce hangi aidiyet
yapısında ortaya çıktıysa, o aidiyet kavramını diğer aidiyetlerden
değerlileştirecektir. Böylece Hıristiyanlık diğer dinler karşısında, İngiliz,
Fransız veya Alman olmaklık diğer uluslar karşısında ya da batılılık, doğululuk
karşısında, tahakküm edici eşitsizliğini, yargı vermek açısından ön plana
çıkaracaktır. İnsan hakları kavramının eşitleyiciliği dahi, böyle bir kavrama
sahip olmaktan dolayı kendisini üstün gören aidiyetlerin, diğer aidiyetlere
karşı kendisini sorumlu hissetmesi gerekliliğine yol açacak ve kendisinden daha
aşağıda gördüğü aidiyetleri kurtarmaya çalışacaktır. Böylece bu kavramı,
eşitlenme iddiası ile, diğer aidiyetlere, empoze yolu ile baskılayacaktır. Bu
kavram insanın mutlu olması gerekliliğini temel alırken, insanlığın tek mutluluk
reçetesini de kendi bünyesinde, zaten sunmaktadır. Bu durumda modern dünya
içerisinde ortaya çıkan Orientalist süreci veya çoğu sosyologun iddia ettiği
üzere milliyetçiliğin[12]modern bir kavram olmasının anlamı daha
açık olacaktır.
Doğal olarak, insan
hakları kavramının eşitleyiciliğinin temeline, demokrasi ve demokrasi kuramları
oturacaktır. Demokrasi kavramı herhangi bir doğrunun dayatılması yerine doğru
kavramı üzerinde uzlaşmanın temeli gibi görünmektedir. Böylece demokrasi
kavramı, insan hakları kavramının siyasal yelpazesinde, olmazsa olmaz olarak
görülen temel ideoloji olarak düşünülmektedir. Fakat günümüzdeki her modern
görüşün demokrasi kavramına yaklaşım tarzı, farklı demokrasi kuramları
oluşturduğundan dolayı, bugün dünyada en geçerli demokrasi kuramı düşünülen
liberalizm insan hakları kavramının da arkasında bulunan temel perspektif haline
gelecektir. Hatta günümüz neo-liberalistlerinden Richard Rorty, İroni Çok
Kültürlülük ve Toplumsal Dayanışma isimli eserinde şimdiye kadar
liberalizmin yeteri kadar anlatıldığını, ama kendisinin liberalizmi niçin
anlatmayacağını fakat insanlığın niçin liberal olması gerektiğini anlatacak ve
bunun sebebine ulusların veya insanların acı çekmiş olmasını yerleştirecektir.
Liberal gelenek, insan hakları kavramını işlerken birey kavramını temel nesnesi
olarak görecektir. Hatta bir sınıfa, bir ulusa veya herhangi bir kategoriye
dâhil olmayı dahi birey açısından ele alacaktır. Sonuç itibarı ile bireyin yani
parçanın önem kazanması aidiyet gibi tümel kavramları, tekil olan birey
açısından ele alacaktır. Bu durumda tümelin şekillendirdiği ahlak yerine parçayı
hesaba katan olgusallık yani hukuk ön plana çıkacaktır.
İnsan hakları kavramı
günümüz dünyasında hukuki bir kavrama oturmuştur. Fakat hukuki olarak
oluşturulan beyannameye uymak veya uymamak ise anca ahlaki bir
niteliktedir.
Mehmet Fatih
DOĞRUCAN
[1] Bkz: Janko Musulin,
Hürriyet Bildirgeleri – Magna Charta’dan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne,
İstanbul: Belge Yayınları,
[2] Batının Doğuya
üstünlüğü gibi
[3]Orientalizm,
şarkiyat bilimi olmasına rağmen şu unsuru ile dikkat çekmektedir. Batının,
doğuyu tanımlama ve anlamlandırma çabası olan bu fikir aynı zamanda onu bilmek
olduğu oranda, ona, hükmetmek anlamını kazanmıştır. Diğer yandan doğunun
kazandığı olumsuz vasıfları tanımlayan batı ötekileştirdiği bu coğrafya
sayesinde kendisini olumlamanın da yolunu elde etmiştir. Edward SAİD
‘’Şarkiyatçılık’’ isimli eserinde bu tahlili gözler önüne
sermektedir
[4] Descartes’ta her
şeyin teminatı olan tanrının, insan zihninde bulunması, bir töz olarak ve
apriori kabul edilse de, Tanrı tümelliğinin farklı tekillerde eşit derecede
bulunması demektir ki, bu durum aşkını, içkin olanda rasyonel bir niteliğe yani
aklın niteliğine dönüştürmektedir. Hâlbuki önceki çağlarda insan aklı ya ayrı ya
da içkindir.
[5]Eserin orijinal
adı ‘’ The System Of Nature Or The Laws Of The Moral And Physıcal
World’’dur, Türkçesi ise ‘’Doğa Sistemi ya da Ahlaki ve Fiziki Dünyanın
Yasaları’’ dır
[6] MIRABAUD M., The System Of Nature Or The
Laws Of The Moral And Physıcal World, Trans, Samuel Wilkinson. Vol.1 London
1820
[7] D’HOLLBACH, Paul
Henry, The System Of Nature Or The Laws Of The Moral And Physıcal World,
trans. H.D. ROBİNSON 1868 s.6
[8] BOETİE, Etienne, Gönüllü Kulluk Üzerine Bir
Söylev, çev. M. A. AĞAOĞULLARI, İmge Yay. 1995 Ankara s.20
[9] Cervantes’in Don
Kişot isimli eserinde işlenen tema da bir bakıma şövalyelik çağının bittiği ve
bir daha asla dirilemeyeceğidir. Hatta eski dönemleri diriltmek için çaba sarf
eden Don Kişot bir meczup, At uşağı ona inanmasa da bazen sezgisel bazen
maceraperest olarak bağlı pragmatist bir cahil, Don Kişot’la işbirliğine giren
senyörler ise eski çağın dirilmesinden medet uman fırsatçılardır.
[10] John De Witt, Grand Pensionary of Holland, ROGEN Herbert H. - YAVUZ Hilmi
Modernleşme, Oryantalizm ve
İslam
[11] Buna örnek
olarak 1600 ile 1900 yılları arası dönem örnek verilebilir. Çünkü bu dönemde en
yetkin hukuk, Antik Yunan ve Roma Hukuku olarak görülür. Her davada bu erdemli
döneme ait meseleler emsal gösterilirken, yine 1600-1900 yıllarında hızlı bir
özgürleşme faaliyeti vardır. Fakat buna rağmen toplumları köleleştirme ve
metalaştırma bu dönemde sistematik bir hal kazanmıştır. Gerekçesi ise hiç
şüphesiz önceki erdemli çağın gerekliliğini göz ardı
etmemektir.
[12] Literatürler
genel olarak Milliyetçilik Düşüncesinin, Fransız ihtilali ile birlikte doruk
noktaya vardığına ve bu ihtilalden sonra yaygınlaştığına hükmetmişlerdir.
Hâlbuki daha mitolojik dönemde bu aidiyet kavramı kendisini hissettirmiştir.
Mesela kendi aidiyetlerinden görmedikleri Truva’ya karşı tüm Aka siteleri
birleşmiştir veya M:Ö 345 yılındaki Korint Kongresi ile Büyük İskender’in babası
2. Philippe’nin önderliğinde Perslere karşı, aynı dili kullananların, Hellen
oluşumunu nasıl açıklayacağız.