Tracy Chapman bir şarkısında “Bir devrimden söz ettiğinin farkında mısın” diye sorar ve devam eder: “Yoksullar başkaldıracak/ ve paylarını alacak/ yoksullar ayaklanacak/ ve onların olan şeyi alacak...” Son günlerde Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de yaşanan olaylara “devrim” demek için belki henüz erken ama “devrim” tarihinde küçük bir gezinti yapmamıza engel yok.
İnsanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturan ilk büyük siyasal devrim 1789 Fransız Devrimi ise de sonraki 75 yıl içinde Fransa’nın cumhuriyet, imparatorluk ve monarşi arasında gidip gelmesi tarihin tekerleğini döndürmenin pek kolay olmadığını düşündürür. Ancak, devrimin generali, 1799’dan 1804’e kadar Fransa Konsülü, 1804’ten itibaren Fransa Kralı ve İtalya İmparatoru Napolyon Bonapart’ın 1815’de İngiliz ve Prusya orduları tarafından Waterloo’da yenilmesiyle başlayan Restorasyon Dönemi paradoksal olarak orta ve alt sınıfların giderek devrimci bir tavır takınmasına neden olmuş, İtalya’da Carbonari, Fransa’da Hak ve Özgürlükler Hareketi, Almanya’da Bursenschaften gibi gizli örgütler, Britanya’da Chartist Hareket döneme damgasını vurmuştu. Bunun sonucu 1830’da Avrupa’nın değişik yerlerinde birbiri ardına patlak veren ulusalcı devrimler oldu.
1848 ise Avrupa’nın boydan boya devrimci ruhla ayaklandığı yıldı. Fransa’da yaşanan finansal kriz her şeyi daha kötüleştirmiş, şehirlerde işsizlik ve yoksulluk artmış, kırsal bölgelerden şehirlere doğru büyük bir göç başlamıştı. İçki ve eğitimsizlikle artan suç oranları, okuma yazma sorunları bir yandan, tehlikeli yazarların halkı ayaklanmaya teşvik eden yayınları diğer yandan (örneğin Karl Marx,Komünist Manifesto’nun Almanca baskısını 21 Şubat 1848’de Londra’da yayınlamıştı) yüksek sınıfları derin bir “yoksullar korkusu” sarmıştı.
Benzer bir durum Prusya’da yaşanıyordu. Tekstil sektöründeki büyük kriz orta sınıfları bile tehdit eder hale gelmişti. Şehirlerin sağlıksız mahallerine sıkışıp kalan yoksulları hastalık, özellikle de kolera tehdit ediyordu. İrlanda’da halk 1845 Patates Kıtlığından kırılmış, 1846’daki hasat da kötü olunca birçoğu ana karaya doğru yola çıkmıştı.
Hâlbuki 1830 Devrimi sırasında geçen olayların anlatıldığı Sefiller romanının yazarı Victor Hugo, devrimci kalkışmanın merkezi Fransa’da, 24 Şubat 1848 gününü şöyle anlatmıştı: “Bastille Meydanı’nda işçilerin çoğunlukta olduğu ateşli bir kalabalık vardı. Çoğu, kışlalardan alınan ya da askerlerin verdiği tüfeklerle silahlanmıştı. ‘Victor Hugo! Victor Hugo bu!’ Bazıları beni selamlıyor. Sesimi duyurmak için sütunun üzerine çıkıyorum. Hemen Louis Philip’in tahttan çekildiğini söyleyerek söze başlıyorum. Orleans Düşesi’nin tahta vekâlet edeceğini duyurduğumda bu şiddetli tepkilere yol açıyor. Hiçbir şey hazır değil, hiçbir şey. Bu tam bir altüst oluş, yıkım, sefalet, belki iç savaş, ama her koşulda bilinmezlik. Bir ses, tek bir ses yükseldi: ‘Yaşasın Cumhuriyet!’ Ona yankı yapan tek bir ses bile yok. Zavallı büyük halk, bilinçsiz ve kör! Ne istemediğini biliyor, ama ne istediğini bilmiyor!”
1871 Paris Komünü
Evet, Victor Hugo haklıydı ve Marx’ın öngörüsünün tersine işçi sınıfı örgütlü değildi. Sonuçta bu devrimlerin hepsi kanla bastırıldı. “Yenildik, aşağılandık... Dağıtıldık, hapsedildik, silahsızlandırıldık ve susturulduk. Avrupa demokrasinin kaderi ellerimizden kayıp gitti...” demişti anarşist Proudhon yenilgiden sonra. Evet, Avrupa’da bir şeyler parmak uçlarından kayıp gitmişti ama 1871’de Paris Prusya orduları tarafından sarıldığında Parisliler yine ayaklanacaklardı. Tarihte ilk kez “işçi sınıfı” iktidarı ele geçiriyordu. Daha sonra Marx’ın devletle ilgili teorisini revize etmesine neden olacak kadar kanlı bastırılan Paris Komünü, Avrupa’da yaklaşan devrimlerin habercisiydi.
Genç Türk Devrimi?
Modern zamanların büyük devrimine gelmeden önce, 1905’te Rusya’da, 1906’da İran’da, 1908’de Osmanlı Devleti’nde yaşananlara ‘devrim’ denebilir mi sorusuna 20 Temmuz 2008’de “1908 Devrimi’nin ilham kaynakları” başlıklı cevap verdiğim için hızla uzaklarda gidiyorum. 1911’de Qing Hanedanı’nın devrilerek yerine Çin Cumhuriyeti’nin kurulması kelimenin tam anlamıyla bir “devrim” sayılır çünkü Çin’de 4000 yıllık monarşi yıkılmış ve yerine demokratik idealleri olan bir cumhuriyet kurulmuştu. Bu devrimi pek azımızın duyması, muhtemelen Avrupa-merkezci bakış açısının bir sonucu olmalı. 1910-1928 arasında sosyalist, milliyetçi ve anarşist hareketlerin müthiş bir çatışması olan Meksika Devrimi de aynı nedenle bize yabancıydı.
Malum Devrim
Hakkında neredeyse “herşeyi” bildiğimizi sandığımız tek devrim herhalde Bolşevik Devrimi, ya da apolitikleştirilmiş adıyla Ekim Devrimi. Başarısız 1905 Devrimi’nden sonra Birinci Dünya Savaşı, çok sert geçen 1916-1917 kışı devrimci harekete yaramış, Şubat 1917’de Çar II. Nikola tahttan çekilmeye razı edilmiş, mart başında Petersburg’da kadın işçiler greve başlamışlardı. Bundan sonra olaylar hızla gelişti. Bolşevikler Miladi takvime göre 7 Kasım 1917’de (Jülyen Takvimi’ne göre 24 Ekim 1917’de) iktidarı ele geçirdiler ve 8 kasımda Lenin Petersburg’a geldi. Önce Almanya ile savaşı bitiren Brest Litovsk Barışı imzalandı, ardından topraklar kamulaştırılarak köylülere dağıtıldı, bankalar devletleştirildi, sınıfsal ayrıcalıklar kaldırıldı. Evet, bu bir devrimdi. Hem de büyük bir devrim. Ama bundan sonraki 70 yıl içinde devrimin evlatlarını yemesine, proletarya diktatörlüğünün nomenklatura diktatörlüğüne evrilmesine, milyonlarca kişinin hayatının Sibirya’da, Gulag Takımadaları’nda sönmesine tanıklık edecektik.
Spartakist Devrim
Almanya’da 29 Ekim-3 Kasım 1918’de Kiel şehrinde 40 bin denizcinin limanı işgal etmesiyle başlayan ayaklanma sonucu Kayser II. Wilhelm’in devrilmesi ve yerine zayıf Weimar Cumhuriyeti’nin kurulması da “devrim” diye adlandırılmıştı. Devrimin önderi herhangi bir politik parti değildi ama Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki konumuna şiddetle karşı çıkan ve sosyalist bir devrim öngören Spartakistler diye bilinen grup önemli rol oynamış, Sovyet tipi örgütlenmeler taşrada iktidarı ele geçirmişti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.