“Eğer Sevilla Endülüs’ün gelini ise, Kurtuba da damadıdır” sözü meşhurdur. Emevi
Devleti’nin merkezi olan Kurtuba insanlık tarihinin çok nadir şahit olduğu bir
medeniyet şehri olarak iz bırakmıştır tarihte. Ünlü filozof Senaca, batılıların
Averroes diye adlandırdıkları ünlü hekim, filozof İbn Rüşd, tüm zamanların en
büyük mutasavvıfı Şeyhul Ekber İbn Arabi de bu toprakların yetiştirdiği nadir
kişilerdendir. Muaviye’nin oğlu Abdurrahman’ın Endülüs Emevi Devletinde otuz üç
yıllık saltanatından sonra Avrupa’nın gözde şehirlerinden olan Kurtuba gerek
nüfus yoğunluğu gerekse zenginliği bakımından her zaman göz kamaştırmıştır.
Mektepleri, camileri, köşkleri, sokakları, yolları ile Batı’nın 700 yıl sonra
ulaşabildikleri imkânları Endülüs/Kurtuba medeniyeti o dönemde yakalamıştı.
Endülüs Emevileri 756’dan 1031’e kadar iki yüz yetmiş beş sene büyük bir devlet
olarak hüküm sürdüler. İbn Haface’nin Divanı’nda geçen şu dizeler bu medeniyetin
parlak günlerine dair söylenmiştir: “Ey Endülüs sakinleri! Ne mutlu size ki
sulara, nehirlere, ağaçlara ve gölgelerine sahipsiniz. Cennet bahçesi sizin
diyarınızdan başka bir yerde değil ve şayet seçebilecek olsaydım, bu diyarda
kalmayı seçerdim. Yarın cehenneme düşmekten korkmayın, çünkü cennet nimetlerini
tatmış olan hiç kimse ateşe sokulmamıştır.”
Tarihinin sayfaları aralandığında
Müslümanların ayak bastıkları her yerde insanlığa iftiharla sundukları medeniyet
ile karşılaşılacaktır. Kurtuba bunun en somut örneklerinden biridir. Arapların
İşbiliye dedikleri Sevilla’da Alcasar Sarayı,
Vad’il Kebir ırmağının kenarında yer alan
dünyanın en eski ve en büyük Camilerinden olan Kurtuba Camii, Granada’ki
Elhamra Sarayı, o tarihte aydınlatılan sokak lambaları, hamamlar ve su kanalları
ile insanlığa örnek olmuş bir medeniyettir Endülüs Medeniyeti. Ne yazıktır ki
732 yılından sonra Müslümanlar asabiye savaşlarına sürüklenmiş, bu sayede
hâkimiyetleri bölünmüş, Hıristiyanlar kuzey, Müslümanlar güney bölgesinde hüküm
sürdürmüştür. Daha sonraları Endülüs medeniyeti Hıristiyan İberya devletleri
marifetiyle Müslümanlardan geri alınarak İspanyolca bir kavram olan Reconquista
(yeniden fethetme) ile siyasi bir hareket adını almıştır. Ve nihayet III.
Abdurrahman ve II. Hakem’in zirveye çıkardığı bu muhteşem medeniyet ve büyük
devlet dağılıp yıkılmak mecburiyetinde kalmıştır. Ve yitik bir cennet olarak
hayalimizde yaşatıyoruz Endülüs/Kurtuba medeniyetini artık.
Şimdi bu büyük
medeniyetin ardından acıklı ağıtlar yakıyoruz. Ebu’l-Bekâ
Er-Rindi Endülüs’e Ağıt’da bir zamanlar insanların rüyalarını süsleyen bu
medeniyetin içine düştüğü durumu anlatırken kadınlarının gördükleri muameleleri
şu dizelerle dile getiriyor:
………………
Ya o kızlar ki,
yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni
çıkan bir güneşin masumluğu
İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip
götürdüler.
Kirli yataklarına. Haykırışları
yırttı gökleri. Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.
Daha
ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser
varsa elbet ey Tanrı dostu!
Bu acıklı şiiri tercüme eden üstad Sezai Karakoç Çıkış Yolu I adlı kitabında şu önemli
tespiti yapar: “Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz
hâkimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur’un Anadolu’yu istilası olmasaydı,
İstanbul’un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs’ün imdadına yetişecektik.
Endülüs’ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu.
Çünkü Endülüs Avrupa’nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki
taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz,
İslam medeniyeti Avrupa’yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu
medeniyet, bir gün belki orta yerde. Viyana’da buluşacaktı. İşte o zaman tarih
tümüyle değişecekti.”
İslam ümmetinin
geçmişte yaşananlardan ibret alması, üzerine serpilen ölü toprağını temizlemesi
ve eski izzetli günlerine dönmesi için çaba göstermesi gerekir. Oturuyorsa ayağa
kalkmalı, ayağa kalkmışsa koşması zaruret halini almıştır. Zira Batı medeniyeti
11 Eylül olaylarıyla başlayan süreçte İslam’ı geçmişte olduğu gibi barbarlıkla
suçlayarak topyekûn savaş ilan etti. Müslümanların yaşadıkları toprakları işgal
etmekle kalmıyor, zihinleri ve kalpleri de işgal ediyor. Güç ve kudret
Allah’ındır. Batı’nın Haçlı zihniyetiyle kibirli diklenmesi karşısında
Müslümanların moralini bozmaması gerekir. Modern dünyaya verecekleri cevabın
geçmişte olduğu gibi insanlığın huzur ve saadetinin temin eden bir medeniyet
mirasına sahip çıkmakla ile mümkün olabileceğini
unutmamalılar.