ŞEHADETİNİN 2. YILINDA
MUHSİN YAZICIOĞLU
“Şimdi bakın yoldan geldik, yola gideceğiz. Hiç birimizin
garantisi yok. Bir saniyenize bile hâkim değilsiniz. Bir saniyesine bile hâkim
olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak
olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız,
düz duracağız, düz yürüyeceğiz. Dik duracağız, doğru gideceğiz. Allah'ın
izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim. Allah'ın izniyle, olsak da milletle
olacağız. Olmasak da, milletle olmayacağız. Yarın ahirette Allah, bize “Niye
iktidar olmadın” diye sormayacak. Sorarsa “vermediler” deriz.” Vefatından
önce Karaman konuşmasından.
Partili
partisiz bu memlekette yaşayan milyonların gönlünde dürüstlüğüyle, temizliğiyle
taht kurmuş, ilkeli siyasetiyle, özellikle 28 Şubat dönemindeki demokrasi
karşıtı zorba güçlere dik duruşuyla tarihe geçmiş bir liderin bütün takdir
puanlarının ve saygınlığının sandığa bir türlü yansımayışı, memleketini hesabî
değil hasbî seven bu yiğit adamın iktidara gelemeyişi sosyologların ve siyaset
bilimcilerin akademik anlamda araştırması gereken bir konudur.
Dünya hercümerç olmuş, insan kalbinin
sızısına aldırmadan dönüp duruyordu. Ölen, öldüren, inanan, inanmayan, doğru,
eğri, çirkin, güzel arasında sürüp giden
savaşta Allah rızası için bir kul çıkıp da hakemlik bile yapmadı. Hakem olarak
sahaya sürülen darbeciler ise bu vatanın öz evlatlarına zindanlarda insanlık
dışı, akla hayale gelmedik işkenceler yaptı, 15-16-17 yaşındaki çocukları
çarmıhlara gerdi, en hassas yerlerinden elektriklere verdiler.
O dönemin gençliğine ağabeylik yapacak
birileri büyükleri de olmadı. Başları sıkıştığında çalacak kapı bile bulamayan
inanmış serdengeçti alperen ordusunda Muhsin YAZICIOĞLU, ismiyle ve şahsıyla o neslin
sembol olmuş isimlerdendi.
Hoca Ahmet Yesevi ekolünün 20 yy.
alperenlerinden olup o misyonun yani nizam-ı âlem için ilay-ı kelimetullah
davasının yılmaz yıkılmaz bekçisi, yiğit lideriydi.
Türkün, Türk düşmanıyla aynı zincire vurulduğu
bir yerde, adaleti icra edecek, hukukun gereğini yapacak olanların elindeki
adalet terazisi mi yoksa oduncu kantarı mıydı? Oduncu kantarı olsaydı bile bu
kadar zulme rıza göstermezdi… Öyle adil yargıçlar ki, 17 yaşındaki çocuğu
asabilmek için bir gecede (18 yaşındadır, asılacak çağdadır diye) mahkeme
kararı çıkartarak asacak kadar hukuka âşık! Yargıçlar…
Doğduk ve öleceğiz,
işte bütün hakikat bu. Aradakiler sadece detaydır. Hoş bir sada olarak kalanlar
ise bu detayların dizaynında gösterilen özendir. O, bir partinin genel başkanı
olmanın ötesinde, büyük bir davanın her türlü olumsuzluklara ve yokluklara
rağmen yılmaz, yıkılmaz lideriydi. Ufku, idealleri ve sevdası Türkiye sınırları
aşan, özelde Türk ve İslam topraklarında genelde de tüm dünya coğrafyasında
mazlum milletlerin dertlerini kendi derdi kabul etmiş büyük bir insandı. Onu
Kırım, Doğu Türkistan, Bosna, Kerkük, Kosova,,, tanır ve severdi.
Vefat haberiyle tüm
Türkiye kan ağladı, Suriye, Kıbrıs, Çeçenya, Avrupa, Asya kendi öz evladını
kaybetmiş gibi yandı, perişan oldu. Sevdası olan, davası olan, derdi olan,
yerine göre öfkesi, nefreti olan ve kara gecelerle kavgası olan serdengeçti bir
liderdi. Sadece kendi hayatını kurtarmaya çalışan değil, tüm gençliği, tüm
insanlığı kurtarmaya çalışan bir ülkünün yiğit neferiydi.
Ayrıca bazı bedel ve beklentiler
karşılığında önüne serilen pek çok imkânları reddetmeyip milletin aleyhine
kullansaydı şüphesiz paşalar gibi yaşardı. Ama onun milliyetçi, maneviyatçı,
vatanperver yüreği böyle bir şeyi asla tercih etmedi. Sadece millete diyet
borcu olan ve o şuurla var olan bir liderdi. Hz. Hüseyin gibi hak olan ve tek olan yol boş kalmasın diye ömrünü bu
davaya verdi.
Hizmet yeri olarak mekân tercihi, makam
tercihi ve maddi yeterlilik tercihi de hiç olmadı. Bir başkasının adamı
değildi, kendisiydi. Hoparlör değildi, mikrofonun sahibiydi. Milletten başka hiçbir
makam ve zümreye diyet borcu olmadı. Örnek hayatıyla, temiz, dürüst, ilkeli ve
inancından zerre taviz vermeden de siyaset yapılabileceğinin ispatı oldu.
Kaza mı suikast
mı, şüphesi hep zihinleri kurcalamaya devam ediyor. Öyle bir coğrafyada
yaşıyoruz ki böyle bir insanın tesadüfî bir şekilde, kaza ile ölümü kolayca
inanılacak bir durum değil. Gönül isterdi ki dünya 21. asrı yaşarken eldeki
mevcut teknolojiyle, tüm elektronik imkânlarla kaza mahalline hemen ulaşılsın
ve şüpheli kazaya kurban gidenler hemen yaşarken bulunsun. Gönüllerin
istediğiyle, İlahi takdirin kararı bir yerde buluşmadı. Kaza sonrası boşa
harcanan zamana mı yanalım, yanlış yerlerde arandığına mı yanalım, arama
kurtarma zafiyetimizi sırt coğrafi engellere ve iklimlere bağlayarak mı
avunalım? Aradan tam iki sene geçtiği halde olayın üzerindeki sis perdesi hâlâ
aralanmış değil.
Kaç lider tanırız, seçim arifesinde oy
istemek yerine, dinleyen insanlara ölümü ve ahireti hatırlatan… Kaç lider
tanıdık, düz yaşamayı, düz durmayı, düz yürümeyi, dik durmayı ve doğru gitmeyi
öğütleyen… Rabbinin huzuruna da öyle gitti…
Başı dik, alnı ak olarak… Bir ömrü helâl yaşayarak…
Kendisi sonsuzluğu özleyerek, sonsuzluğun
sahibine varma özlemiyle ve halka da sonsuzluk âlemini düşündüre düşündüre
gitti. Üşüyorum diyordu, hep… Kar altında üşüyerek Rahmet-i Rahmana kavuştu.
Kişiler,
liderler, canımız gibi sevdiğimiz insanlar bu yolda birer birer can vermiş olsa
da Hakka bağlılığımız ve haksızlığa isyanımız devam edecek. Yeryüzünde zulmün
de olmadığı, mazlumun da olmadığı bir düzen tesis edilene kadar bu mukaddes
dava devam ediyor.
Beraber can verdiği dava
arkadaşların ruhlarıyla beraber ruhu şad olsun. Tüm Türk milletinin ve İslam
ümmetinin başı sağ olsun.
Gazi Hüseyin KILBAŞ