
Mustafa Kemal'in 1922 Eylülü'ndeki zaferle
bir anda İzmir, Çanakkale ve İstanbul'a varmasına karşılık, Selanik'e kadar
ilerlemesi itmelerine direnerek, dünyaca onaylanacak bir barışla durumu çözme
kararlılığıyla ordularını frenlemesi, Osmanlı'dan doğan sorunları tamamen sona
erdirme arzusunun ürünüydü.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir daha bu sorunlarla
uğraşması istenmiyordu. 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi ve kesin olarak
'Misakı Milli' sınırlarının dışına taşmama kararlılığı nedeniyle, Ankara
Hükümeti, Ermeni sorunlarına eğilmeyi düşünmemiştir.
Bu nedenle II. Dünya
Savaşı sonrasında konu yeniden gündeme getirildiğinde, hemen herkes 'Ankara'nın
hazırlıksız yakalandığını' söylemiştir.
Gerçekten çoğu kez, tarihe gömülmüş
konuları tartışırken Türk temsilcilerinin, 'Böyle bir sorun mu vardı?'
şeklindeki tepkileri ve 'Türkiye Cumhuriyeti'ni ilgilendirmez' yanıtları, karşı
tarafın istediği gibi at koşturmasına zemin
hazırlamıştır.SAVAŞ SONRASIII. Dünya Savaşı ertesinde sömürgeciliğin
tasfiyesi ve bütün ulusların bağımsızlığını kazanması rüzgarları esmeğe
başladığında, bundan Ermeniler de etkilendiler.
1965'te Erivan sokaklarında,
'Topraklarımız, topraklarımız' feryatları arasında yapılan gösterilere ve
soykırım anıtı dikilmesine, Sovyet rejimi de karşı çıkmadı. Bolşeviklerin suçlu
ilan edilmemesi ve sadece Türklerin 'günahkar' gösterilmesi koşuluyla, Batı'da
başlayan akımın NATO'nun ortağı Türkiye'yi hedef alması işlerine geliyordu.
'Düşman cephesini' parçalamış oluyorlardı.İKİ KUTUPLU DÜNYADA ERMENİ
SORUNUASALA terörizmine varacak bu başlangıç dönemi konusunda, 1970 yılında
Beyrut'ta Basın Ateşesi iken tanığı olduğum olaylar konusunda o zaman yazdığım
bir yazıyı, geçerliliğini hâlâ kaybetmediği için, aynen aktarmayı yararlı
buluyorum:
"Lübnan'da yayımlanan bir Ermeni dergisinin kapağındaki 'Ünlü
Ermeniler' kompozisyonu dikkatimi çekti. Mikoyan ile Gülbenkyan'ı en öne ve yan
yana koymuşlardı. Birincisi en eski Bolşeviklerdendi ve Sovyetler Birliği'nin
cumhurbaşkanlığını bile yapmıştı. İkincisi ise İngilizlerle işbirliği içinde
petrol oyunlarına dalmış ve dünyanın en zenginlerinden biri
olmuştu.Dünyanın iki cepheye bölündüğü bu aşamada, Ermenilere, her ikisiyle de
övünmekten başka çıkar yol kalmamıştı. Çünkü anavatanlarındaki göstermelik
cumhuriyet, tamamen Moskova'nın güdümündeydi, diyasporadakiler ise Fransız,
İngiliz, Amerikan vatandaşı olmuşlardı. Bağımsızlık iddiasıyla
ayaklandırılmalarının sonucu, asıl kimliklerini kaybetmeleri ve bölük pörçük
bütün dünyaya yayılmaları olmuştu. Bir bakıma kendilerini Yahudilere
benzetiyorlardı.
Bu dağınıklığın etkisi, partilerinin ilişkilerinde de fark
ediliyor. Taşnak Partisi ABD ile birlikte hareket ediyor; Hınçak'ın arkasında
ise Sovyetler var. İkisinin dışında kalanlar herkesle -Türkiye dahil- dost
geçinme adına Ramgavar Partisi'ni kurmuşlar. Çok sıkıştılar mı, Ermeni
milliyetçiliği adına birleşiyorlar. İdeolojik ayrılıklarını
unutuyorlar.BEYRUT-ERİVAN
HATTISovyetler'e casusluk yapan İngiliz ajanı Philby, Beyrut'tan Erivan'a
kısmen Türkiye, kısmen İran üzerinden geçen bağlantı yolu üzerinden, sadece
haber değil, iki taraf arasında insan ve altın kaçakçılığının varlığını
belirtir. Aslında bundan İngiliz ve Amerikalılar kadar, Ruslar da şikayetçi
değildi, zira iki taraf da yararlanıyordu. Tıpkı Hong Kong'dan hem
kapitalistlerin hem de Komünist Çin'in yararlanması gibi.
1880-1920
arasında destek vermiş görünenlerin kendilerini ne hale sokmuş olduklarından
edindikleri deneyimle, Ermeniler şimdi herkesi idare etmeyi yeğliyorlar. Bu
onlara güç de kazandırıyor. Zira örneğin Sovyetler, Erivan'dakileri, Marsilya ya
da Los Angeles'takilerden koparamayacaklarını bildiklerinden ve belki de bir gün
onları da komünist yapmaya yardımcı olacaklarını düşündüklerinden, konu üzerinde
fazla tutucu olamıyorlar.
Ancak hem Rusya'nın hem de Batı dünyasının,
olaylardaki kendi sorumluluklarını unutturmak için bir 'Tete de Turc'e yani her
suçun üzerine atılacağı ve durmadan kafasına kakılacağı bir günah keçisine
ihtiyaçları vardı.
Biliyorsunuz 'Tete de Turc' panayırlarda yumrukla kuvvet
denemesi yapmak için kullanılan sarıklı bir kafadır; yumruğun şiddetine göre,
altındaki ibre gücün derecesini gösterir.
Dolayısıyla, neden bu hale
geldiklerini sorgulayan ve geçmişin olaylarını bilmeyen genç Ermeni kuşaklarına,
'Hepsi katil Türklerin suçudur' mesajını vermek Batılıları
rahatlatıyordu."Beyrutlu Ermenilerin
sineması
1970'lerin
başında Beyrut: Lübnan'daki Ermeni cemaati kendi içinde hâlâ Türkçe konuşuyor,
Türkçe şarkılı filmler izliyor; ticaretinin büyük kısmını Adana, Mersin ve
Gaziantep'ten gelen Türk müşterilerle yapıyordu. Ermeni cemaatin yüzde 99'u
'eski olayları' anmıyordu. Ancak yüzde birlik bir terörist grup karşısında da
korkudan ses çıkaramıyordu. Üstteki fotoğrafta, 70'lerin Beyrut'unda,
müşterisinin çoğunluğu olan ve sürekli Türk filmi oynatan bir sinema salonu
görülüyor. Burada, yılda birkaç kez, bombalar
patlatılırdı.
1968'de Marsilya:
'Soykırım'dan söz eden afişler ve duvarlarda, Türklerin 'Nazi' olduğunu,
2
milyon Ermeni öldürdüklerini ifade eden yazılar...
(üstte)Afiş savaşları
Beyrut
duvarlarını 70'li yıllarda 'Özgür Ermenistan' afişleri doldurmaktadır. Evet,
Özgür Ermenistan; ama hangisi? Bunun gerçekte Sovyet Ermenistanı'nı
hedeflediğini herkes bilirdi ve taraflar arasında tartışmalar başlardı. Yalnız
Türk Elçiliği'nin değil, Sovyetlerin de talebiyle afişler kaldırıldı. Öbür
yandan Ermeni savaşçısı Antranik ile Filistinli El Fetih gerillaları arasında
bir paralellik kurmaya çalışan duvar afişine de sağcı Ermeniler karşı çıkardı.
Olay, ABD Elçiliği'nin de hoşuna gitmezdi.ASALA
SAHNEDEİşte 1970'te Lübnan'da durum böyleydi. Ben Beyrut'tan ayrıldığımda ise
Arap-Yahudi çatışması öne geçmiş ve daha sonra da Lübnan'da tam bir iç savaşa
dönüşecek çatışmalar başlamıştı.
1973'te Türkiye'nin Los Angeles konsolosu ve
yardımcısının öldürülmesiyle ASALA terör örgütü ortaya çıktı ve olaylar bambaşka
bir ivme kazandı. Batı tarafından uzun süre hoşgörüyle karşılanan bu örgüt, Türk
diplomat ve temsilciliklerini hedef alıyordu. Üç düzine cinayet, sayısız
yaralama ve sakat bırakma eylemlerine yol açan bu kanlı saldırılar, yıllara göre
şöyle bir yoğunluk gösterdi:
1975 Viyana
1976 Beyrut
l977
Vatikan
1978 Madrid
1979 Haag, Paris
1980 Bern, Vatikan, Atina, Paris,
Sidney
1981 Paris (3 kez), Kopenhag, Cenevre, Iran, Roma, Napoli
1982 Los
Angeles, Ottawa (2 kez), Boston, Lizbon, Rotterdam, Bulgaristan
1983 Belgrad,
Brüksel, Lizbon
1984 Tahran, Viyana (2 kez)
1991
Budapeşte.
Türkiye'nin diplomatik temsilcilikleri gibi, Türk Hava Yolları
bürolarına da yöneltilen bu saldırılar, Batılılar tarafından haklıymış gibi
sunuldukça, teröristler işi azıttılar; 1982'de Ankara Esenboğa havaalanını basıp
bombaladılar ve 10 kişinin ölmesiyle 72 kişinin yaralanmasına neden
oldular.
Avrupa'da ASALA hâlâ da önemsenmiyordu; ama 1983'te Paris'in
Orly havaalanındaki THY bürosu önünde bomba patlatılıp 5 kişinin öldürülmesine,
63 kişinin de yaralanmasına yol açıldığında, olay ilk kez ciddiye
alındı!
Fransa ASALA'ya resmen, 'eylemlerini dışarda yapma' uyarısında
bulundu.
Ankara, 7 Ağustos
1982; Esenboğa havaalanındaki kanlı saldırı: (Üstteki iki fotoğraf) İki Ermeni
teröristin eylemi sonucu 9 kişi öldü, 82 kişi yaralandı. Bu eylem, ASALA'nın
1973'ten 1986'ya kadar gerçekleştirdiği 180'i aşkın eylemin tırmanma
noktalarından birisiydi.
Bir yıl sonra ise Paris'in Orly havaalanında
gerçekleştirilen benzer bir saldırı tüm dünya basınında
yankılandı.
Viyana, 20
Haziran 1984: Ermeni teröristler Türkiye'nin Viyana Çalışma Ataşesi Erdoğan
Özen'i bombalı bir saldırıyla otomobilinde
öldürüyorlar.(üstte)ASALA'DAN PKK'YAASALA olaylarının Kıbrıs geriliminin doruğa
ulaştığı bir aşamada tırmanma gösterdiği dikkatlerden kaçmaz.
Yunanlılar
Kıbrıs'tan Türkleri kaçırmak için terörist eylemleri artırırken Ermeni terörü de
hızlanır. 1974'teki Kıbrıs çıkartmasının arkasından gelen ambargo, daha sonra
1980'lerden itibaren Sosyalist Blok ile NATO arasındaki yumuşama, Türkiye'nin
Batı için önemini azaltmıştır.
Bu ortam hem Yunanistan'a Ege krizini Kıbrıs'a
eklemeye hem de ASALA'ya cesaret vermişti. Ancak doğrudan eylemlerin tepki
görmeye başlaması, yeni taktiklere yönelmelerine de zemin hazırladı. Bu, Batılı
devletlerin de işine geliyordu. Fazla güçlenen ve haklar arayan bir Türkiye
hoşlarına gitmiyordu. Başta Dev-Solcular olmak üzere, özellikle Almanya'da, Türk
temsilciliklerine saldırılar bu dönemde arttı. 1983'ten itibaren de bu tür
eylemlerin PKK terörüne dönüşmesi de rastlantı değildir.
ASALA'nın PKK'ya
destek vererek daha da kapsamlı bir sorun yaratmaya yardımcı olduğu biliniyor.
Yunanistan ise kamplar kurdurarak, silah vererek ve savaş için eğiterek birinci
planda rol oynadı.KENDİ TARİHLERİNDEN
KORKTULARBatılıların ASALA terörü gibi PKK terörüne de bir süre göz yumduktan
hatta onu besledikten sonra, kendileri de hedef olmaya başlayınca -ya da PKK
olayında olduğu gibi artık işe yaramaz hale gelince liderini teslim ederek- geri
çekilmelerinin kökeninde, kendi ırkçı ünlerinin gündemde tutulmasını önleme
çabaları başrolü oynamaktadır. Soykırımlarını hazırlayan ırkçılık tutkusunun 19.
yüzyıl Avrupa düşüncesinin ürünü olduğunu, İngiliz ve Fransızların üstünlük
mantığıyla başlayıp Almanlara doğru eriştiğini bilmeyen yok.
İkinci Dünya
Savaşı sırasında yalnızca Almanların değil, bütün Avrupalıların Yahudi
Soykırımı'na katkıda bulundukları artık kanıtlanmış durumda. Fransızlar 100 bin
Yahudi'yi gaz odalarına gönderilmek üzere Nazilere teslim etmişlerdir.
Daha
da ilginci, Fransa'nın 1960'larda öldürdüğü bir milyonu aşkın Cezayirli
konusunun ele alınmasını istememesidir. Başbakan Jospin, "Bunun yargısını
tarihçilere bırakalım" derken, Ermeni konusunun tarihçilere bırakılmasına ise
karşı çıkılmaktadır.
Dünya çapındaki Amerikalı tarihçi Bernard Lewis,
soykırım iddiasını çürüten bir makale yazdığı için, Fransız mahkemelerince
mahkum edilmiştir. Soykırıma gerekçe yapılan belgelerin gerçekliklerini
sorguladıkları için, iki bilim adamı, Davison ve Giles Veinstein de tehditlere
uğratıp görevlerinden uzaklaştırılmak olasılığıyla karşı karşıya
bırakılmışlardır.KIŞKIRTMALARI ÖRTMEK
İÇİN19. yüzyılda insanlığa ırkçılığı aşılamakla kalmayıp 20. yüzyılda da
tarihin en büyük kıyımlarını ve en kanlı toplu savaşlarını yaşatanların, kendi
kışkırtmalarını örtmek için başkalarını hedef göstermeleri, savundukları
'Aydınlanma' felsefesine ihanet olmuyor mu?
Bu soruyu ortaya atarken,
'1880'lerden beri Türkler Ermenilere hiçbir şey yapmadılar' noktasına varacak
değiliz.
Bugün ne Ermenilerin ne de Batılıların hiç sözünü etmedikleri -hatta
camilere doldurulup yakılmış- Türk ve Kürt kurbanların sayısı kadar, tehcir
(zorunlu göç) sırasında yaşamını yitirmiş Ermeni
vardır.Neden diyaspora sözcüğü
kullanılıyor?Diyaspora sözcüğünü ansiklopediler, 'Sürgünden sonra Yahudilerin
dünyanın her tarafına yayılması' diye tanımlarken, İncil de 'Kudüs'ün dışında
bulunan Yahudi Hıristiyanları' diye bir tanım getiriyor. Tamamen Yahudi tarihine
ait bu kavramı 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ermenilerin ısrarla kendileri için
kullanmalarının arkasında, 1915 olaylarını II. Dünya Savaşı'nda Nazilerin
Yahudilere uyguladığı soykırımla özdeşleştirme çabası yatıyor. Ermenilerin başka
ülkelere göç hareketi Osmanlı öncesinde de vardır. Balkanlara, Polonya'ya kadar
gitmişlerdir. İran'dan sürülmüşlerdir. Fatih'in onları, Rumların ayak atmalarına
asla izin vermediği İstanbul'a yerleştirmesi de diyaspora sayılmalıdır. Çünkü
zorla getirilmişlerdir. 19. yüzyılda Amerikan misyonerlerinin protestanlaştırıp
Amerika'ya' göçlerini sağlamaları da aynı çerçevede düşünülür... Bugün
Ermenilerin 1915'e dayalı bir diyaspora ve onunla ilgili bir soykırım kavramı
üzerinde yoğunlaşmaları, kimlik bulma sorununun yansıması olarak ortaya çıkıyor.
Nazilerin Yahudilere uyguladıkları soykırımla hiçbir benzerliği olmayan 1915
olayları üzerinde durmaları ve kökeni 1880'lere kadar uzanan Ermeni terörizmini
anımsamak istememeleri, aslında tarihle hesaplaşmak istemediklerini
gösteriyor.