Devlerin Hırsı Büyük Olur
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Devlerin Hırsı Büyük Olur
Tarihe mal, dilimize ise pelesenk olagelen bazı kalıplaşmış sözler vardır. “Sende mi Brütüs?” gibi mesela. Bu söz hepimizin malumudur ki, bir kişinin bir başka kişiye bir baba veya bir ağabey edasıyla yapmış olduğu ihsanlara ve lütu
30 Ağustos 2011 Salı Saat 21:15

DEVLERİN HIRSI BÜYÜK OLUR


Tarihe mal, dilimize ise pelesenk olagelen bazı kalıplaşmış sözler vardır. “Sende mi Brütüs?” gibi mesela. Bu söz hepimizin malumudur ki, bir kişinin bir başka kişiye bir baba veya bir ağabey edasıyla yapmış olduğu ihsanlara ve lütuflara karsın, kadir bilmezliği, nankörlüğü ve de ihaneti ifade eder. Sözün tam olarak orijinali ise, Cesar’ın uşağı ve evlatlığı olan Brütüs’un isyancılar ile beraber olup, Cesar’ı sırtından hançerlemesi üzerine söylenmiştir. Bu kıssanın ibretlik olan real hali, yine tarih boyunca cereyan eden benzer olaylarda Brütüs’e atıfta bulunulmasına sebebiyet vermiştir. Tıpkı Mustafa Kemal ve İsmet İnönü arasındaki ilişkilerin son demlerinde, İnönü karakterinde olduğu gibi.
Anlayacağınız, sisli ve bir o kadar da tozlu olan yakin tarihimizin, yine üzeri karartılmaya çalışılan bir başka konusuna gücümüz nispetince değinmeye çalışacağız. Bilindiği üzere Mustafa Kemal'in, vefatına yakın İsmet İnönü ile araları epeyce acilmiş, hatta devrim vitrininin en önündeki bu iki şahsiyet özellikle de Mustafa Kemal'in vefatının son bir-iki senesi hiç ama hiç görüşmemişlerdir. Hatta yine bu iki şahsiyet birbirlerinin ölüm fermalarını dahi verdikleri; fakat her iki tarafa da derin muhabbet ve saygı besleyen yaverler arayıcılığıyla bu spekülatif eylemler, her iki taraf için de sessiz sedasız savuşturulmuş olduğu söylene gelmiştir. Ne hazindir ki, ölüm döşeğindeyken Dolmabahçe’ye Mustafa Kemal'i ziyarete giden İnönü, son nefesinde dahi yaverlerin engellemeleri sonucu Mustafa Kemal'i görememiştir. Çok büyük bir üzüntü içerisinde, geri dönmek zorunda kalmıştır.
Tüm bu veriler aslında ünlü tarihçilerin ve düşünürlerin savundukları görüşü destekler nitelikteydi. Başta Atilla İlhan olmak üzere çoğu Atatürkçü ve Kemalist düşünürlere göre Atatürk, yalnız ve tek adamdı. Hakeza bu söylem sadece yazar veya düşünür camiası içerisinde değil, akademik çevrelerde de savunulur oldu. Oysa çok değil hemen geri gidecek ve başta Çanakkale Savası’na ve de İstiklal Mücadelesine göz atacak olur isek, çok çok önemli şahsiyetlerle karşı karşıya kalacağız. Nitekim bugün her resmi toplantının açılışında “Ulu Önder Atatürk ve silah arkadaşları adına” diyerek başlayan bir giriş akabinde, bir dakikalık saygı duruşuna geçilir. Dolayısıyla, Mareşal Fevzi Çakmaklar’ın, Kazım Karabekirler’in, Rauf Orbaylar’ın, Ali Fuat ve Refet Beleler’in, yanında İsmet İnönü karakterini nereye koymak gerektiği konusunda, bir soru çıkıyor karşımıza. Çünkü, Milli Mücadele Dönemi’nde oluşturulan o birlik ve beraberlik ruhu, aslında Milli Mücadele’yi kumanda eden ve yönlendiren bu sağlam çatıdan kaynaklanıyor, millet ise bu çatı altında ortak ülkü noktasında, göğüs göğüse mücadele veriyordu. Oysa Milli Mücadele’den zaferle ayrılıp, devrimler safhasına gelindiğinde ise, bu üst çatı birden bire uçup gitmiştir. Çünkü her ne kadar çok yakın silah arkadaşları dahi olsalar, aralarında temel ideolojik ve inançsal farklılıklar bulunmaktaydı. Hele ki artik vatan düşmandan temizlenmiş, fiili işgal son bulmuş ve devletin kuruluş safhasına geçilmişti. Bu noktada kafamıza, 19 Mayıs’tan, 11 Eylül 1919’a kadar geçen süre zarfında Havza ve de özellikle Amasya Genelgeleri’yle başlayan ve yine Sivas ve Erzurum Kongreleri ile devam eden süreçte, devletin yol haritası ve şekil yönünden idaresi az çok belirlene gelse de, saltanattan da ziyade hilafetin geleceği oldukça muammaydı. 1 Kasım 1922 yılında kaldırılan saltanat, Lozan Barış Görüşmeleri’nde ki çift başlılığı ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak lanse edildiği için, o kadar da büyük muhalefetle karsılaşmadı. Ancak özellikle İsmet İnönü’nün Lozan Görüşmeleri’nde Hahambaşı Haim Naum’un ve İngilizler’in etkisi altında kalarak Hilafet Makamı’nı gözden çıkarır olması, yeni hükümetin üst kadrolarında onarılması çok güç çatlaklıkların dogmasına sebep olmuştu. Lozan’da alınan kararlardan pek memnun olmayan Mustafa Kemal’in ise en çok hoşnut olduğu konu ise, Hilafet’in kaldırılmasına yönelik mevzunun, Lozan’da uluslararası bir ortamda gündem oluşturmasıydı. Nitekim bu olayın hemen akabinde 3 Mart 1924’de Hilafet yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kaldırılmıştır. Sonuç olarak Mustafa Kemal tüm yakin dostlarıyla bir anda karşı karşıya gelmiş ve bir daha da yakınlaşmaları mümkün olmamıştır. İste tüm bu süreç esnasında bir karakter dikkatimizi çekmektedir. O da İsmet İnönü karakteridir. Nitekim bir yanda Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi isimler var iken, Mustafa Kemal’in yanında sadece ve sadece İsmet İnönü gibi bir sima kalmıştır. Kaldı ki, bu ismin de henüz çok yakın bir tarihe kadar adı sanı hiç ama hiç duyulmamıştı. Hatta ve hatta İstiklal Savaşı esnasında karsılaştığımız I. İnönü Muharebesi (6-10 Ocak) ve II. İnönü Muharebesi (21 Şubat-12 Mart) denilen savaşların dahi, tartışılır bir durumu söz konusudur. Nitekim en basit bir değerlendirme ile Osmanlı Dönemi’nde “albay” olan bir askerin çok kısa bir sure içerisinde, Anadolu Hükümeti tarafından orgeneralliğe getirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Bu noktada şöyle bir düşünceye kapılmak çok da tuhaf olmaz sanırım; “tüm bunların sebebi, Mustafa Kemal’in bunca önemli ve muktedir şahsiyet içerisinde, güvenebileceği ve her türlü işi yaptırabileceği bir ikinci adam meydana getirmekti.” Böylelikle bu şahsiyet kendisine bir noktada da minnet borçlu olacak ve yine kendisine gönülden bağlı kalacaktı. Ancak bu düşünce gerçekte böyle mi olmuştur? En kritik süreçler dahilinde evet diyebiliriz. Ancak tüm bunlardan çok kısa bir süre sonra güreceğiz ki, özellikle iktidar ve çeşitli politik nedenlerden ötürü, bu en yakın iki ismin de araları bir daha kapanmayacak şekilde açılmıştır.
Çok kritik süreçlerden kasıt, 16 Haziran 1926 İzmir Suikastı sonrası yukarda ismi gecen paşalardan Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Rauf Orbay’ın idamlarının istenmesiydi. Hatta bu isimlerin idamına kesin gözüyle bakılırken, Kadir Mısıroğlu’na göre ordu içerisinde bu olaya karşı ayaklanan subayların muhalefetinden korkulduğu için geri adım atılmıştır. Resmi tarihte ise adı; “İsmet İnönü mahkemeye rağmen Kazım Karabekir’i kurtarmıştır.” oldu. Bu olay sonrası ise meclisteki Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı tek muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır. Daha ileriki yıllarda ise (17 Kasım 1930) benzer sebeplerden ötürü, TCF’nin yerine yine Mustafa Kemal tarafından Fethi Bey’e (Okyar) kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatılır ve hemen 36 gün sonra meşhur Menemen Olayı patlak verir. Ve yine askeri mahkemeler… İdamlar… Tüm bu kaos içerisinde karşı muhalefet ya cezalandırılmış, caydırılmış ya da susturulmuştu. Ama bir muhalefet daha vardı ki, o da içten içe ve günden güne alevlenip büyümekteydi. Bu anlaşmazlık İsmet İnönü’nün, günden güne artan, Mustafa Kemal hazımsızlığıdır. Bu sorunun aslında üç temel sac ayağı vardır:
1) 29 Ekim 1923’te cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Mustafa Kemal, aynı zamanda CHF’nin de genel başkanı sıfatını taşıyordu. Böylelikle her seferinde, yürütme erkini elinde bulunduran CHF’den oluşan kabinenin ve Başbakan İnönü’nün her türlü işlerine müdahale etmiş oluyordu. Bunlar içerisinde, kabineye seçilecek bakanların isimlerinden, milletvekili olacak isimlere, devletin ekonomi politikalarından, dış politikaya kadar olan her çeşit siyasi olayı saymak mümkündür. Nitekim İsmet İnönü, ihlal edildiğine inandığı çalışma pozisyonundan yana oldukça muzdaripti. Ve içten içe bu sıkıntısı artıyor, gizli bir rekabete dönüşüyordu.
2) Bir diğer sorun ise yukarıda da belirttiğim gibi, Mustafa Kemal, Lozan’da alınan kararlardan hiç ama hiç hoşnut değildi. Bunlar içerisinde özellikle, Boğazlar, Musul-Kerkük ve Hatay Sorunları en başta geliyordu. Mustafa Kemal bu sorunların çözümü noktasında net, ısrarlı ve aceleci bir tavır takınırken, İsmet İnönü bunun aksine, tüm bu sorunların uluslararası dengeler çerçevesinde, daha ihtiyatlı bir şekilde ve zamana yayarak çözülmesi gerektiği fikrini savunuyordu. Bu stratejik-taktiksel görüş farklılığı ise aradaki uçurumu git gide derinleştirmiş ve içinden çıkılamaz bir hale getirmişti.
3) Ve nihayetinde üçüncü sorun ise, Mustafa Kemal’in gözünden düsen İsmet İnönü’ye karşı, Celal Bayar’ın bu boşluğu doldurmaya başlaması olmuştur. Mustafa Kemal, özellikle I. ve II. İzmir İktisat Toplantıları ve akabinde uygulanmaya çalışılan devletçilik politikaları sonrası, ağır ağır liberal bir tarza geçisin önünü acıyordu. Olayı bu noktaya getiren ana husus ise, İsmet İnönü idaresinde iflasın esiğine gelen ekonomi programının ve buna karşı liberal düşünceleriyle dikkat çeken Celal Bayar’ın 26 Ağustos 1924’ten o zamana, İş Bankası Genel Müdürü olarak yapmış olduğu başarılı işlerdi. 
Aralarinda en son patlak veren olay ise, 1936'da Faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri (Katib-i Umumi) Recep Peker'in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören raporu onaylayıp imzalaması üzerine cumhurbaşkanı Atatürk; "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" dedi ve kararı reddetti. Bu değerlendirmeye "Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?" diye yanıt verince aralarında gerginlik çıktı. Dersim İsyanı'nın bastırılması sırasında da düşünce ayrılıkları çıkınca Eylül 1937'de cumhurbaşkanı tarafından başbakanlık ve CHP'nin genel başkan yardımcılığı görevlerinden alındı ve yerine Celâl Bayar atandı. Bu dönemde yalnızca TBMM'de Malatya milletvekili olarak görev yaptı.
Sonuç olarak paşalar arasında cereyan eden tüm bu anlaşmazlıklar içerisinde İnönü sorununu ayrı bir yere oturtmamız gerektiğini daha önce belirtmiştik. Çünkü bu sorun öncekilerden ziyade, ne bir rejim değişikliği, ne bir hilafet isteği, ne de her hangi bir “irticai söylemden” ötürü zuhura geliyordu. İste tam da olay burada düğümlenip kalıyordu. Çünkü, gerek halk gerekse de harbiye içerisinde oldukça büyük sempati kazanmış olmalarına rağmen idam cezasına çarptırılmaları düşünülen paşaların suçları, genel manada resmi ideolojiye muhalefet ve dolayısıyla cumhuriyete düşmanlıktı. Bu sebepten ötürüdür ki, uğradıkları tüm haksızlıklara rağmen, bugün bile kamuoyunun çoğu bu haksızlıklara hala sessiz kalır. Çünkü onlara göre “rejimin kestiği parmak acımaz.” Bu paşalar fiili bir suç islemiş olmasalar dahi, varlıkları bile, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temel prensiplerinin bekasını tehlikeye atıyordu. Nitekim teşebbüs edilmesine rağmen idam edilemediler. Ancak baskı ve zulüm ile bir ömür sindirilerek yaşadılar. Fakat İnönü’nün, Mustafa Kemal ile yaşamış olduğu sorun, resmi ideoloji ile yakından uzaktan alakalı değildi. Neticede her ikisi de, cumhuriyet ve laiklik ilkelerine son derece bağlı ve bu konularda hiç bir şekilde taviz vermez bir yapıya sahiptiler. Dolayısıyla böylesine siyasi kimlikleri olan şahsiyetler, neden bir birlerinin kuyularını kazar, suikast emirlerini verirdi. Evet, haklısınız bu konu çok muallâkta ve tartışmalı bir mevzudur. Ancak olaya su yönden bakılacak olur ise, bir şahsiyet tasavvur edin ki, adi sanı olmasın ve bir anda kurulan yeni bir devlette ikinci adamlık sıfatına erişsin. Hatta daha sonrasında da “Milli Şef”liğini ilan etsin. Tüm bunları onun önünü açarak sağlayan tabi ki Mustafa Kemal idi. Yani bir bakıma emir eri, yaveri, evladı, kardeşi vs. her ne derseniz… İçlerinden bir birlerine çok derin bir ilgi ve alaka besleyen bu iki şahıstan Mustafa Kemal’in olum döşeğinde dahi, İsmet İnönü’ye gösterilmemesi ne kadar vicdani, hatta mantıki bir durumdur? Yani Mustafa Kemal, İnönü’yü öldü mü biliyordu. Nitekim görevden alındığı günden 1938’in sonuna dek hiç bir resmi işte görev alamayan/almayan İsmet İnönü, aslında yaverler tarafından kendi hayati adına da iyi olacağı düşünülen, bir bakıma zorunlu bir tecride mi maruz kalmıştı? Aslında, burada sorulması gereken soru, rejimin bekasını kendi varlığından da öte gördüğünü defalarca dillendiren Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü ile rejim açısından bir sorunu yok ise, birbirlerinin infazlarını isteyebilecek derecede ne geçmiş olabilirdi ki aralarında. Yoksa birbirlerinin hayat-memat derecesinde önemli sırlarını mı biliyorlardı? Aksi takdirde, ortada kişisel hırs ve ihtiraslardan dolayı yaşanmış sorunlar duruyor olsa da, tüm bunların diyeti belki kendi varlıklarından da çok değer verdikleri (en azından böyle söylüyorlar) devletin, çok kısa bir süre zarfında param parça olmasına sebebiyet verecek bu denli kritik karara nasıl imza atabilirlerdi? Nitekim İnönü’den hemen sonra üçüncü adam kisvesini taşımaya başlayan Celal Bayar, son nefesine kadar bir ittihatçı olarak yaşadığını, yine kendisi belirtmekteydi. Dolayısıyla uygulayacağı maceravari politikalarla 1940’ların dünyasında devleti uçurumun kenarına getirmesi hiç de içten olmayacaktı. 
Nitekim, suikastlar aradaki yaverler vesilesiyle buharlaştırılmasına rağmen, yine de Mustafa Kemal’in çok erken gelen vefatını hiç kimse önleyememiştir. Sonucunda ise, İsmet İnönü 1-2 yıllık derin bir tecridin ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş ve böylelikle rejimin devamı sağlanır olmuştur. Tarihçilere ve hatta yurttaşa da, böylesine girift bir bilmecenin cevabını merak etmek ve araştırmak kalmıştır.

Etiketler: Devlerin Hırsı Büyük Olur
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 449 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş..
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK