DEVLERİN HIRSI BÜYÜK OLUR
Tarihe mal, dilimize ise pelesenk olagelen bazı
kalıplaşmış sözler vardır. “Sende mi Brütüs?” gibi mesela. Bu söz hepimizin
malumudur ki, bir kişinin bir başka kişiye bir baba veya bir ağabey edasıyla
yapmış olduğu ihsanlara ve lütuflara karsın, kadir bilmezliği, nankörlüğü ve de
ihaneti ifade eder. Sözün tam olarak orijinali ise, Cesar’ın uşağı ve evlatlığı
olan Brütüs’un isyancılar ile beraber olup, Cesar’ı sırtından hançerlemesi
üzerine söylenmiştir. Bu kıssanın ibretlik olan real hali, yine tarih boyunca
cereyan eden benzer olaylarda Brütüs’e atıfta bulunulmasına sebebiyet
vermiştir. Tıpkı Mustafa Kemal ve İsmet İnönü arasındaki ilişkilerin son
demlerinde, İnönü karakterinde olduğu gibi.
Anlayacağınız, sisli ve bir o kadar da tozlu olan
yakin tarihimizin, yine üzeri karartılmaya çalışılan bir başka konusuna gücümüz
nispetince değinmeye çalışacağız. Bilindiği üzere Mustafa Kemal'in, vefatına
yakın İsmet İnönü ile araları epeyce acilmiş, hatta devrim vitrininin en
önündeki bu iki şahsiyet özellikle de Mustafa Kemal'in vefatının son bir-iki
senesi hiç ama hiç görüşmemişlerdir. Hatta yine bu iki şahsiyet birbirlerinin
ölüm fermalarını dahi verdikleri; fakat her iki tarafa da derin muhabbet ve
saygı besleyen yaverler arayıcılığıyla bu spekülatif eylemler, her iki taraf
için de sessiz sedasız savuşturulmuş olduğu söylene gelmiştir. Ne hazindir ki,
ölüm döşeğindeyken Dolmabahçe’ye Mustafa Kemal'i ziyarete giden İnönü, son
nefesinde dahi yaverlerin engellemeleri sonucu Mustafa Kemal'i görememiştir.
Çok büyük bir üzüntü içerisinde, geri dönmek zorunda kalmıştır.
Tüm bu veriler aslında ünlü tarihçilerin ve
düşünürlerin savundukları görüşü destekler nitelikteydi. Başta Atilla İlhan
olmak üzere çoğu Atatürkçü ve Kemalist düşünürlere göre Atatürk, yalnız ve tek
adamdı. Hakeza bu söylem sadece yazar veya düşünür camiası içerisinde değil,
akademik çevrelerde de savunulur oldu. Oysa çok değil hemen geri gidecek ve başta
Çanakkale Savası’na ve de İstiklal Mücadelesine göz atacak olur isek, çok çok önemli
şahsiyetlerle karşı karşıya kalacağız. Nitekim bugün her resmi toplantının
açılışında “Ulu Önder Atatürk ve silah arkadaşları adına” diyerek başlayan bir
giriş akabinde, bir dakikalık saygı duruşuna geçilir. Dolayısıyla, Mareşal
Fevzi Çakmaklar’ın, Kazım Karabekirler’in, Rauf Orbaylar’ın, Ali Fuat ve Refet
Beleler’in, yanında İsmet İnönü karakterini nereye koymak gerektiği konusunda,
bir soru çıkıyor karşımıza. Çünkü, Milli Mücadele Dönemi’nde oluşturulan o
birlik ve beraberlik ruhu, aslında Milli Mücadele’yi kumanda eden ve yönlendiren
bu sağlam çatıdan kaynaklanıyor, millet ise bu çatı altında ortak ülkü noktasında,
göğüs göğüse mücadele veriyordu. Oysa Milli Mücadele’den zaferle ayrılıp,
devrimler safhasına gelindiğinde ise, bu üst çatı birden bire uçup gitmiştir. Çünkü
her ne kadar çok yakın silah arkadaşları dahi olsalar, aralarında temel
ideolojik ve inançsal farklılıklar bulunmaktaydı. Hele ki artik vatan düşmandan
temizlenmiş, fiili işgal son bulmuş ve devletin kuruluş safhasına geçilmişti.
Bu noktada kafamıza, 19 Mayıs’tan, 11 Eylül 1919’a kadar geçen süre zarfında
Havza ve de özellikle Amasya Genelgeleri’yle başlayan ve yine Sivas ve Erzurum
Kongreleri ile devam eden süreçte, devletin yol haritası ve şekil yönünden
idaresi az çok belirlene gelse de, saltanattan da ziyade hilafetin geleceği oldukça
muammaydı. 1 Kasım 1922 yılında kaldırılan saltanat, Lozan Barış Görüşmeleri’nde
ki çift başlılığı ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak lanse edildiği için,
o kadar da büyük muhalefetle karsılaşmadı. Ancak özellikle İsmet İnönü’nün
Lozan Görüşmeleri’nde Hahambaşı Haim Naum’un ve İngilizler’in etkisi altında
kalarak Hilafet Makamı’nı gözden çıkarır olması, yeni hükümetin üst kadrolarında
onarılması çok güç çatlaklıkların dogmasına sebep olmuştu. Lozan’da alınan
kararlardan pek memnun olmayan Mustafa Kemal’in ise en çok hoşnut olduğu konu
ise, Hilafet’in kaldırılmasına yönelik mevzunun, Lozan’da uluslararası bir
ortamda gündem oluşturmasıydı. Nitekim bu olayın hemen akabinde 3 Mart 1924’de
Hilafet yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kaldırılmıştır. Sonuç
olarak Mustafa Kemal tüm yakin dostlarıyla bir anda karşı karşıya gelmiş ve bir
daha da yakınlaşmaları mümkün olmamıştır. İste tüm bu süreç esnasında bir
karakter dikkatimizi çekmektedir. O da İsmet İnönü karakteridir. Nitekim bir
yanda Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi isimler var
iken, Mustafa Kemal’in yanında sadece ve sadece İsmet İnönü gibi bir sima kalmıştır.
Kaldı ki, bu ismin de henüz çok yakın bir tarihe kadar adı sanı hiç ama hiç duyulmamıştı.
Hatta ve hatta İstiklal Savaşı esnasında karsılaştığımız I. İnönü Muharebesi
(6-10 Ocak) ve II. İnönü Muharebesi (21 Şubat-12 Mart) denilen savaşların dahi,
tartışılır bir durumu söz konusudur. Nitekim en basit bir değerlendirme ile Osmanlı
Dönemi’nde “albay” olan bir askerin çok kısa bir sure içerisinde, Anadolu Hükümeti
tarafından orgeneralliğe getirilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Bu noktada şöyle
bir düşünceye kapılmak çok da tuhaf olmaz sanırım; “tüm bunların sebebi,
Mustafa Kemal’in bunca önemli ve muktedir şahsiyet içerisinde, güvenebileceği
ve her türlü işi yaptırabileceği bir ikinci adam meydana getirmekti.” Böylelikle
bu şahsiyet kendisine bir noktada da minnet borçlu olacak ve yine kendisine gönülden
bağlı kalacaktı. Ancak bu düşünce gerçekte böyle mi olmuştur? En kritik süreçler
dahilinde evet diyebiliriz. Ancak tüm bunlardan çok kısa bir süre sonra güreceğiz
ki, özellikle iktidar ve çeşitli politik nedenlerden ötürü, bu en yakın iki
ismin de araları bir daha kapanmayacak şekilde açılmıştır.
Çok kritik süreçlerden kasıt, 16 Haziran 1926 İzmir
Suikastı sonrası yukarda ismi gecen paşalardan Kazım Karabekir, Ali Fuat ve
Rauf Orbay’ın idamlarının istenmesiydi. Hatta bu isimlerin idamına kesin gözüyle
bakılırken, Kadir Mısıroğlu’na göre ordu içerisinde bu olaya karşı ayaklanan subayların
muhalefetinden korkulduğu için geri adım atılmıştır. Resmi tarihte ise adı; “İsmet
İnönü mahkemeye rağmen Kazım Karabekir’i kurtarmıştır.” oldu. Bu olay sonrası
ise meclisteki Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı tek muhalefet partisi olan
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılır. Daha ileriki yıllarda ise (17 Kasım
1930) benzer sebeplerden ötürü, TCF’nin yerine yine Mustafa Kemal tarafından
Fethi Bey’e (Okyar) kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatılır ve hemen 36
gün sonra meşhur Menemen Olayı patlak verir. Ve yine askeri mahkemeler… İdamlar…
Tüm bu kaos içerisinde karşı muhalefet ya cezalandırılmış, caydırılmış ya da susturulmuştu.
Ama bir muhalefet daha vardı ki, o da içten içe ve günden güne alevlenip büyümekteydi.
Bu anlaşmazlık İsmet İnönü’nün, günden güne artan, Mustafa Kemal hazımsızlığıdır.
Bu sorunun aslında üç temel sac ayağı vardır:
1) 29 Ekim 1923’te cumhurbaşkanlığı koltuğuna
oturan Mustafa Kemal, aynı zamanda CHF’nin de genel başkanı sıfatını taşıyordu.
Böylelikle her seferinde, yürütme erkini elinde bulunduran CHF’den oluşan
kabinenin ve Başbakan İnönü’nün her türlü işlerine müdahale etmiş oluyordu.
Bunlar içerisinde, kabineye seçilecek bakanların isimlerinden, milletvekili
olacak isimlere, devletin ekonomi politikalarından, dış politikaya kadar olan
her çeşit siyasi olayı saymak mümkündür. Nitekim İsmet İnönü, ihlal edildiğine inandığı
çalışma pozisyonundan yana oldukça muzdaripti. Ve içten içe bu sıkıntısı artıyor,
gizli bir rekabete dönüşüyordu.
2) Bir diğer sorun ise yukarıda da belirttiğim
gibi, Mustafa Kemal, Lozan’da alınan kararlardan hiç ama hiç hoşnut değildi.
Bunlar içerisinde özellikle, Boğazlar, Musul-Kerkük ve Hatay Sorunları en başta
geliyordu. Mustafa Kemal bu sorunların çözümü noktasında net, ısrarlı ve
aceleci bir tavır takınırken, İsmet İnönü bunun aksine, tüm bu sorunların uluslararası
dengeler çerçevesinde, daha ihtiyatlı bir şekilde ve zamana yayarak çözülmesi gerektiği
fikrini savunuyordu. Bu stratejik-taktiksel görüş farklılığı ise aradaki uçurumu
git gide derinleştirmiş ve içinden çıkılamaz bir hale getirmişti.
3) Ve nihayetinde üçüncü sorun ise, Mustafa
Kemal’in gözünden düsen İsmet İnönü’ye karşı, Celal Bayar’ın bu boşluğu
doldurmaya başlaması olmuştur. Mustafa Kemal, özellikle I. ve II. İzmir İktisat
Toplantıları ve akabinde uygulanmaya çalışılan devletçilik politikaları sonrası,
ağır ağır liberal bir tarza geçisin önünü acıyordu. Olayı bu noktaya getiren
ana husus ise, İsmet İnönü idaresinde iflasın esiğine gelen ekonomi programının
ve buna karşı liberal düşünceleriyle dikkat çeken Celal Bayar’ın 26 Ağustos
1924’ten o zamana, İş Bankası Genel Müdürü olarak yapmış olduğu başarılı işlerdi.
Aralarinda en son patlak veren olay ise, 1936'da
Faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri (Katib-i
Umumi) Recep Peker'in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir "Faşist
Konsey" kurulmasını öngören raporu onaylayıp imzalaması üzerine
cumhurbaşkanı Atatürk; "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne
gelen raporları okumadan imzalıyor!" dedi ve kararı reddetti. Bu
değerlendirmeye "Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare
edilecek?" diye yanıt verince aralarında gerginlik çıktı. Dersim
İsyanı'nın bastırılması sırasında da düşünce ayrılıkları çıkınca Eylül 1937'de
cumhurbaşkanı tarafından başbakanlık ve CHP'nin genel başkan yardımcılığı
görevlerinden alındı ve yerine Celâl Bayar atandı. Bu dönemde yalnızca TBMM'de
Malatya milletvekili olarak görev yaptı.
Sonuç olarak paşalar arasında cereyan eden tüm bu anlaşmazlıklar
içerisinde İnönü sorununu ayrı bir yere oturtmamız gerektiğini daha önce belirtmiştik.
Çünkü bu sorun öncekilerden ziyade, ne bir rejim değişikliği, ne bir hilafet isteği,
ne de her hangi bir “irticai söylemden” ötürü zuhura geliyordu. İste tam da
olay burada düğümlenip kalıyordu. Çünkü, gerek halk gerekse de harbiye içerisinde
oldukça büyük sempati kazanmış olmalarına rağmen idam cezasına çarptırılmaları düşünülen
paşaların suçları, genel manada resmi ideolojiye muhalefet ve dolayısıyla
cumhuriyete düşmanlıktı. Bu sebepten ötürüdür ki, uğradıkları tüm haksızlıklara
rağmen, bugün bile kamuoyunun çoğu bu haksızlıklara hala sessiz kalır. Çünkü
onlara göre “rejimin kestiği parmak acımaz.” Bu paşalar fiili bir suç islemiş
olmasalar dahi, varlıkları bile, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temel
prensiplerinin bekasını tehlikeye atıyordu. Nitekim teşebbüs edilmesine rağmen
idam edilemediler. Ancak baskı ve zulüm ile bir ömür sindirilerek yaşadılar.
Fakat İnönü’nün, Mustafa Kemal ile yaşamış olduğu sorun, resmi ideoloji ile yakından
uzaktan alakalı değildi. Neticede her ikisi de, cumhuriyet ve laiklik
ilkelerine son derece bağlı ve bu konularda hiç bir şekilde taviz vermez bir yapıya
sahiptiler. Dolayısıyla böylesine siyasi kimlikleri olan şahsiyetler, neden bir
birlerinin kuyularını kazar, suikast emirlerini verirdi. Evet, haklısınız bu
konu çok muallâkta ve tartışmalı bir mevzudur. Ancak olaya su yönden bakılacak
olur ise, bir şahsiyet tasavvur edin ki, adi sanı olmasın ve bir anda kurulan yeni
bir devlette ikinci adamlık sıfatına erişsin. Hatta daha sonrasında da “Milli Şef”liğini
ilan etsin. Tüm bunları onun önünü açarak sağlayan tabi ki Mustafa Kemal idi.
Yani bir bakıma emir eri, yaveri, evladı, kardeşi vs. her ne derseniz… İçlerinden
bir birlerine çok derin bir ilgi ve alaka besleyen bu iki şahıstan Mustafa
Kemal’in olum döşeğinde dahi, İsmet İnönü’ye gösterilmemesi ne kadar vicdani,
hatta mantıki bir durumdur? Yani Mustafa Kemal, İnönü’yü öldü mü biliyordu.
Nitekim görevden alındığı günden 1938’in sonuna dek hiç bir resmi işte görev
alamayan/almayan İsmet İnönü, aslında yaverler tarafından kendi hayati adına da
iyi olacağı düşünülen, bir bakıma zorunlu bir tecride mi maruz kalmıştı? Aslında,
burada sorulması gereken soru, rejimin bekasını kendi varlığından da öte gördüğünü
defalarca dillendiren Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü ile rejim açısından bir
sorunu yok ise, birbirlerinin infazlarını isteyebilecek derecede ne geçmiş
olabilirdi ki aralarında. Yoksa birbirlerinin hayat-memat derecesinde önemli sırlarını
mı biliyorlardı? Aksi takdirde, ortada kişisel hırs ve ihtiraslardan dolayı yaşanmış
sorunlar duruyor olsa da, tüm bunların diyeti belki kendi varlıklarından da çok
değer verdikleri (en azından böyle söylüyorlar) devletin, çok kısa bir süre zarfında
param parça olmasına sebebiyet verecek bu denli kritik karara nasıl imza atabilirlerdi?
Nitekim İnönü’den hemen sonra üçüncü adam kisvesini taşımaya başlayan Celal
Bayar, son nefesine kadar bir ittihatçı olarak yaşadığını, yine kendisi
belirtmekteydi. Dolayısıyla uygulayacağı maceravari politikalarla 1940’ların dünyasında
devleti uçurumun kenarına getirmesi hiç de içten olmayacaktı.
Nitekim, suikastlar aradaki yaverler vesilesiyle buharlaştırılmasına
rağmen, yine de Mustafa Kemal’in çok erken gelen vefatını hiç kimse önleyememiştir.
Sonucunda ise, İsmet İnönü 1-2 yıllık derin bir tecridin ardından cumhurbaşkanlığı
koltuğuna oturmuş ve böylelikle rejimin devamı sağlanır olmuştur. Tarihçilere
ve hatta yurttaşa da, böylesine girift bir bilmecenin cevabını merak etmek ve araştırmak
kalmıştır.