Herkes
için olduğu gibi; dini, tarihi, ilmi, siyasi, sosyal kişiliği ve önderliği ile
hem ülkede, hem uluslar arası alanda seçkin bir yere sahip olan Bediuzzaman’ı
doğru anlamak ve doğru değerlendirmek; önemli, gerekli, zorunlu ve
hakşinaslığın icabıdır denilebilir. Onun gibi sembol isimleri yeterince
tanımak, yakın tarihimizi ve içinde bulunduğumuz hali en yalın halde
değerlendirmemize vesile olur. Bu nedenle; tarih gibi, tarihi şahsiyetleri de
övgü-yergi temelinde ele almak tarihi ve o şahsiyetleri doğru anlamamızı
zorlaştıracağından büyük bir haksızlığa yol açar. Bu kişiler; günümüze ışık
tuttuğu, değer ve anlam kattığı, yönümüzü doğrultmamıza etki ettiği, geleceğe
dair düşüncelerimizin şekillenmesinde rolü olduğu için bu haksızlık bize karşı
da yapılmış sayılır.
Sayısız
faziletleri ve sevapları olan böylesi insanların her yaptığını doğru ve
eleştirilemez kabul etmek, onu insanüstü ve kutsal bir konuma yükseltmek
anlamına gelir. Beşeri yönü zayıf, gerçek hayatla ilişkisi olmayan bir masal
kahramanına dönüştürür. Toplumla ve bireylerle o kişinin arasına akıl ve
iradeyi dışlayan mesafelerin girmesine neden olur. Diğer yandan her yaptığını
yanlış ve isabetsiz görmek ise, ön yargıyla doğrulara gözünü kapatmak ve
düşmanca bir tavır sergilemektir. Bu iki tutum da son derece sakıncalı,
zararlı, anlamsız ve adalete uygun değildir.
Bütün
önemli ve iz bırakmış tarihi şahsiyetler için geçerli olan bu kriterler,
kuşkusuz Bediüzzaman için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki; Allah’ın yarattığı
ve imtihan aracı yaptığı beşeri özelliklerin ortaya çıkması, hiç bir insanı
küçültmez. İradeli davranır, yanlışa sapmazsa onu yüceltir. Zira beşeri
arzularına rağmen iyiye yönelmek ve kötülüklerden uzaklaşmak insana elde
edilmesi kolay olmayan bir seviye kazandırır.
Müslümanların
aşağılık duygusuna kapıldığı, Din karşıtlığının tavan yaptığı, pozitivizm ve
sosyalizmin zihinleri çeldiği, Osmanlı Devletinin parçalanıp milliyetçiliği
esas alan ulus-devletlerin birbiri ardınca kurulduğu, modernin kutsallaştırıldığı,
Dinin kitleleri uyuşturan afyon ve geri kalmanın yegane nedeni sayıldığı
yirminci yüzyılda İslam Kültür ve Medeniyeti, Batı Uygarlığı karşısında derin
bir bunalım yaşamıştır. Bu dönemde; aşılmaz bir imana, güçlü bir iradeye,
yüksek bir muhakemeye, derinlemesine bilgiye sahip, hikmetle hareket eden bilge
önderlere olan ihtiyaç had safhadaydı. Toplumun iradesini yok sayarak, Dine
dayalı bir sistemden, din karşıtı bir sisteme baskı ve dayatmalarla entegre
ettirilmek istenen toplumda, inançlarını tavizsizce yaşayan örneklerin
varlığının büyük önem ve değer taşıdığı kuşkusuzdur. Kafa karışıklığı ve zihin
bulanıklığı yaşayan toplumda, inancına bağlı yaşamak isteyenler, bu örneklere
bakarak yönlerini doğrultabilmişlerdir.
Bediüzzaman, örnek bir Müslüman şahsiyet olarak, yaşadığı
dönem açısından çok önemli bir misyon ifa etmiştir. Özgün bir hayat çizgisine
sahip olan bu zat; güçlü bir özgüvenle inançlarının arkasında sonuna kadar ve
dik durmuş, tavizsiz bir direniş ruhuyla mücadele vermiş, korku ve endişe yerine
cesaret ve tevekkülle hareket etmiştir. Nemelazımcılığa iltifat etmemiştir.
Rahatından fedakarlık yaparak, bedel ödemeyi, risk almayı ve sıkıntı çekmeyi
göze alarak değişim ve başarıya talip olmuştur. “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir”, “Her söylediğin doğru olmalı”, “Haksızlık karşısında susan dilsiz
şeytandır” ilkelerine sadakatle bağlı kalmıştır. Sabır,
iyilikle savma, hikmetle hareket etme, affedici olma, marufu emretme, yumuşak
sözlü olma(kavli leyyin), cahilden yüz çevirme gibi Kur’ani ilkeleri; taviz ve
pasifizmin gerekçesi yapmadan, dinamik ve kararlı bir mücadele sürdürmüştür. Kuran
ve Sünnete bağlılığı her şeyin üstünde tutmuş, ilmin rehberliğine (Medresetüzzehra
Projesi ve risalelerin referansları) büyük önem vermiştir. İnsanlara yük
olmadan yaşamış; hediye, zekat, sadaka ve sair yardımları kabul etmemiş,
geçimini kendi imkanlarıyla sağlamıştır. Dini; maddi güç ve hiyerarşik
bir tahakküm aracı olarak istismara yönelmemiş, dünyaya alet etmemiştir.
Sonuç almayı değil görevlerini yerine getirmeyi ve sonucu Allah’tan beklemeyi
başarı kabul etmiştir. Şiddete yönelmeden, tarihte az rastlanır sivil
itaatsizlik örneği sergileyerek hayatı boyunca sisteme muhalefet etmiş ve
direnmiştir. Mal ve İktidarın; aldatan, kibire, gurura, şımarıklığa, riyaya,
dünyevileşmeye, tahakküme, dinden uzaklaşmaya yönelten sahte gücüne iltifat
etmemiştir. İhlasla Allah rızasını elde etmeyi her şeyden üstün tutmuştur.
İnsanlara doğruları tebliğ etmeyi hayatının en önemli amacı kabul
etmiştir. Siyaset, iktidar, rahat, konfor, tüketim gibi çekici, ayartıcı
dünyevi zevklerden uzak durmuştur.
Buna karşılık her türlü yokluk, eziyet, zulüm, baskı ve
haksızlıkla iç içe bir hayat sürdürmüştür. Defalarca zehirlenmiş, sürgünde,
mahkemelerde ve hapishanelerde yaşamaya mahkum edilmiştir.
Bediüzzaman,
bu ağır şartlar altında yazdığı eserlerin güçlü etkisinden çok; hayatı,
şahsiyeti, ahlakı, duyarlılığı, davranışları, mücadelesi, ilişkileri, dünyaya
bakışı, gücün karşısında duruşu, özgün kıyafeti, siyasi tavrı, istiğnası,
tevazusu ve benzeri özellikleri ile istisnai bir örnek olmuştur. Yaşantısı,
bilgi ve inançları ile çelişmemiştir. Oysa; Bilgi ve inancın hayata
yansıtılmaması, Din’in onaylamadığı bir hayat tarzının meşrulaştırılması ve
benimsenmesi, Müslümanların önde gelen sorunlarının başında yer almaktadır. Bilgi;
hayata yansıdığı, ahlak ve davranış haline dönüştüğü ölçüde değerlidir. Bundan
dolayı, çağdaş bir örnek olarak Müslümanlara rehberlik eden ve yol gösteren Bediüzzaman,.
güçlü kişiliğinin oluşmasına etki eden
teorinin ve pratik ilkelerin neler olduğunun dikkatle tespit edilmesi,
incelenmesi ve içselleştirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Peygamberin
varisi hükmünde olan bu zata bağlı olanlar; baskı, dayatma ve sindirmenin
eskisi kadar yoğun olmamasını fırsat ve imkana dönüştürmelidirler. Göstermelik
bir bağlılıktan “tahkiki” bir bağlılığa geçmelidirler. Onun şahsiyetini
oluşturan ilkeleri kendi yaşantılarına yansıtmalıdırlar. Kişiliklerini bu maya
ile yoğurmalıdırlar.
Bir an,
bunun gerçekleştiğini, yani; yukarıda belirlenen vasıflara sahip Bediüzzaman’ı
örnek alan şahsiyetlerden oluşan bir kitlenin ortaya çıktığını varsayalım. Kısa
zamanda, büyük ve önlenemez bir ruhi inkılap, derin bir değişim ve dönüşümün
gerçekleşmesini hiçbir güç engelleyemez.
Hayattayken gerçekleştirmek için mücadele verdiği konuları
manevi bir miras olarak tamamlamak ona bağlı olanların görevidir. Hayatının her
döneminde gerçekleştirmek için çok çabaladığı “Dini İlimler” ile “Modern
İlimler” in bir arada tahsil edilmesini içeren Medresetüzzehra Projesinin, hala
hayata geçirilmemiş olmasını anlamak mümkün değildir. Türkiye’de ve Dünyada
“medrese” namıyla açılmış binlerce mekan ve geniş imkanlara sahip oldukları
halde, hala Bediüzzaman’ın belirlediği formatta bir projenin gerçekleşmemiş
olması redd-i miras hükmündedir. Öte yandan; ezberci yöntemler teşvik edilerek,
eğitim ve öğretimin “külliyat” tekrarlarına indirgenmesi, öğrencilere ilmi bir
formasyon kazandırılmaması, Bediüzzaman’ın arzuladığı bir hedef olmaktan
uzaktır.
Günümüzde demokratik bir hak olarak da kabul edilen sivil
itaatsizliğin yirminci yüzyıldaki en büyük öncülerinden biri Bediüzzaman’dır.
Ama bağlıları, öncülük yapmaları gereken konuya yabancı, uzak ve karşı
durmaktadırlar. Genel olarak Müslümanlar, özelde Bediüzzaman ve talebeleri, sistemden
büyük zarar görmüşlerdir. Buna rağmen Devletin kimi tezlerini savunuyorlar ve
sistem yanlısı bir tutum içinde bulunuyorlar. Devletle ters düşmemeyi, Müslümanların
ve mazlumların gasp edilmiş haklarına sahip çıkmamayı “Müspet Hareket”
sayıyorlar. Bu; fikirlerinden, yaşantısından, duruşundan, direncinden taviz
vermeyen, sarığına dokunulmasına bile izin vermeyen Bediüzzaman’a uymayan yaman
bir çelişkidir. Böyle bir ruh hali ve bilinçaltına sahip olanlar “…kainata
meydan okumak…”tan söz edebilirler mi?