Yüzyılın
yetiştirdiği en büyük tarihçilerinden birisi olarak kabul edilen Toynbee’nin
tarih düşüncesinde temel analiz düzeyi olarak yapıla gelenin aksine devlet
ölçekli bir yaklaşımın yerine medeniyetleri benimsemiştir. Onun tarih
düşüncesinde kültür ve medeniyet kavramları önemli bir yerde
konumlandırılmıştır.
Toynbee’nin Tarihin konusu olarak kültürleri kabul etmiş, kültürlerin ise
dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldıkları, dolayısıyla
tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak
yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesini benimsemiştir. Bu
bakımdan onun tarih anlayışı salt neden-sonuçtan ziyade tarihsel olay ve
olgular arasındaki içsel bağlantıları da keşfetmek ve sözkonusu olay ve olgular
arasındaki bu içsel bağlantıların şifrelerini çözmeye çalışmaktır.
Toynbee’ye göre Tarihin en yalın tanımı; tarihin zaman ve mekân içinde hareket
eden insani olayların incelenmesi olduğudur. Fakat tarihçinin yaklaşımının özü,
insani eylemleri zaman içinde yer alan olaylar gibi görmek değildir. “Olayların
bütünlüğünü” korurken olayların kavramsal bütünlüğüne erişme çabasıdır. Bu
analitik ve sınıflayıcı yöntemin antitezidir ama tarihin bu iki karşıt tanımı
birbiriyle çatışmaz. Tarih bireysel olayların karmaşıklığını korumaya
çalışmalı, aynı zamanda da belli bir anlam uyarlığı olan bir tasarım halinde
onları inşa edebilmelidir. İşin doğrusu hiçbir bireysel olay ya da nesne,
yüklemler ya da soyut tekrarlanabilir özellikler olmadan anlatılamaz, onun
içinde geçmiş üstüne her önerme belli bir genelleme öğesi içerir.
Geçmişte yaşayan insanlar ile şimdi yaşayanlar arasında niceliksel
farklılıkların çok yoğun bir biçimde olmasına rağmen bu farklılıkların
niteliksel boyutlarda bu derece bir farklılığı ihtiva etmediği görülecektir.
Bin yıl öncesinin insanı için de geçerli olan akli ve mantıki değerlerin
fiziksel değişimler olmakla birlikte genel itibariyle şimdi içinde geçerli
olduğunu belirtmekte yarar vardır. Tarihten ibret alınması ve bu alınacak
dersler neticesinde bugünü açıklayıp, geleceği inşa edebilmek için geçmişte de
benzer süreçlerin yaşanması kısacası tarihin tekerrür ediyor olması gerekir.
Evrende gerçek yenilik varsa, daha önceden hiç olamamış olaylar olabiliyorsa
tarih, şimdiki zamanın eksik bir açıklaması olur. Geçmişten ders
çıkarılabilmesi için hem geçmişte hem de geçmişle şimdi arasında tekrarlar ve
benzerlikler bulunmalıdır. Tarihin bize bir dereceye kadar geçmişin hesabını
vermesine ve şimdinin açıklanmasına yetecek kadar tekrar ve benzerlik vardır.
Böylece yaptığımız seçimler hiç değilse kısmen aydınlanmış olur.
Toynbee tarihin konusu olarak kültürler ve medeniyetleri ele alırken burada
dikkat edilmesi zorunlu olan bir tutum değişikliğinin de olması gerekliliğinden
de bahsetmektedir. Ona göre tarih ile iştigal edecek olan araştırmacıların
dünyanın sadece kendileri ve kendilerini aidiyet bağı ile bağlı olarak
hissettikleri değerleri etrafında döndüğü zehabından kurtulmaları gerekliliği
Toynbee için bir araştırmacıda olması gereken en zaruri özelliklerden
birisidir.
Toynbee: “Tarihe coğrafi anlamda global bir biçimde bakmak, zamansal derinliği
içinde bakmaktan daha kolaydır; ama dengeli bir global bakış için önce
kendimizi bir yanlışlamadan kurtarmalıyız”, der. Belirli bir ülkenin, bir
uygarlığın, bir dinin bizim olduğu için, sırf bu nedenle merkezi bir konumda ve
üstün olduğunu düşünmek bir yanılsamadır. Bir tarihçi için, tarihe kendi
atalarına duyduğu bağlılık açısından bakmak, onun, global panoramayı gerçek
orantıları içinde görmesini zedeleyen raslansal bir pürüzdür.
Toynbee’nin zaman ve mekâna bakışının temel özelliği her ikisinin de bütüncül
bir özellik arzetmesidir. Toynbee bu yönüyle tarihsel olayları sadece içinden
çıktıkları ya da kaynaklandıkları şartların analiz edilmesiyle değil iç ve dış
tüm etkenlerin varlığının hesaba katılarak ve zaman boyutunda da olay ve
olguların varlığına etkilerin ilk başladığı ana kadar gitmeyi mekân olarak da
neredeyse dünyayı bir bütün olarak ele almayı zorunlu kabul eden bilimsel bir
anlayışın öncüsü olmuştur.
Zaman boyutunda nasıl İngilizlerin, Kuzey Amerika’ya ayak basışlarından
başlayarak, Amerika’nın tarihini anlayamazsınız. İngilizlerin İngiltere’ye
gelişlerinden itibaren başlayarak, İngiltere’nin tarihini anlayamazsınız. Aynı
şekilde de mekân boyutunda da bir ülkenin tarihini o ülkenin sınırları dışında
olanlara bakmaksızın yalnızca dünya haritasındaki yerini düşünerek anlamamız
mümkün değildir.
Toynbee’nin tarihe bakışında geçerli fenomenlerden birisi de tarihin birikmeyle
oluşmuş bir yığından ibaret olduğu görüşüdür. Fakat Toynbee bu yığının statik
bir yapıda olduğu görüşüne de karşı çıkar, tarih birikerek değişen ve bir
anlamda gelişen bir özelliğe de sahiptir. Fakat bu değişme bütünsel bir bakış
açısı değişmesini de ihtiva etmekle birlikte kimyasal bir değişmeden daha çok
fiziksel bir değişmedir. Tarihin asıl yapısı her zaman temelde varlığını devam
ettirmekte, meydana gelen olgu ve olaylardaki değişmeler sadece biçimsel bir
özellik sergilemektedir.
Biçim değiştirmek tarihin tabiatında vardır. Çünkü tarihin tabiatı, üzerine
yeni şeyler ekleyerek devam etmektedir. Her ekleme bütünün kendisini
değiştirir, çünkü biriken deneyimlerimizin ışığında geçmişin tümü birden
değişik bir görünüm alır. Örneğin Tuchydides’in anlattığı Yunanistan bana 1914
Ağustos’unda 1914 Temmuz’unda olduğundan daha değişik gözüktü, çünkü aradan
geçen zaman içinde 1. Dünya Savaşı patlak vermişti ve bu şüphesiz ki dünyanın
eski toplamı üzerine eklenen olağanüstü uğursuz bir olaydı.
Toynbee’ye göre bu biçimsel farklılıklara rağmen özün aynı olması, değişik
biçimdeki olay ve olguların genelde benzer/aynı nedenlerden neşet etmelerine
sebebiyet vermekle, yüzyıl ya da bin yıl öncesi yaşananların sadece kabuk
değiştirmiş biçimde yeniden yaşanmasını da beraberinde getirmektedir. Toynbee
bu düşünceye sahip olmasını 1914 Ağustos’unda başlayan ve dünyanın o zamana
kadar görmüş olduğu en büyük savaşlardan birisi olarak kabul edilen 1.Dünya
Savaşı’nın başlangıcında, o gün yaşanan olaylarla Antik devirde yaşanan
Pelopennes Savaşları arasında kurduğu bağa dayandırmıştır. Bunu kendisi şu
şekilde ifade eder:
“1914 yılının Ağustos ayında beni yavaş yavaş saran yaşantının tıpkısının İ.Ö.
5.yy’da yaşamış bir tarihçi olan Tuchydides’in de başından geçmiş olduğu birden
zihnimde aydınlandı. O da benim gibi dünyasını ikiye bölen büyük bir kardeş
kavgasının etkisini duymuştu. Tuchydides bu kuşağın büyük savaşının o zamanın
dünyasında çığır açıcı bir niteliği olacağını önceden görmüş ve zaman geçtikçe
olaylar onu doğrulamıştı. Şimdi görüyorum ki Klasik Yunan tarihi ile modern
Batı tarihi getirdikleri yaşantılar açısından çağdaştılar. İkisinin de akışında
bir paralellik vardı. Karşılaştırmalı olarak incelenebilirlerdi. Çok geçmeden
Yunan tarihi ile Batı tarihinin birçok başka örneği bulunan bir türün modeli
olduklarını anladım. Saydığım uygarlıklar 21’e kadar çıktı. Şimdi ise modele
uymayan birkaç örnek dışında 31 tane örnek sayabilirim. 20-30 örnek
karşılaştırmalı bir inceleme, için yeterlidir.”
Toynbee, tarihsel süreçler içinde benzer şekilde yaşanan olay ve olgular
arasındaki bu tür ilişkiler örüntüsünün raslansal bir pürüzden ziyade
genel-geçer olmaya yakın bir özellik ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Onun için
tarihte yaşanmış bu benzerlikler sadece maddi varlık sahasında görülen olay ve
Olgulara özgü olmayıp daha soyut olarak nitelendirilebilecek ve uzun süreli
büyük değişimler açısından da sözkonusu olabilmektedir. Toplumsal kültürlerin
ortaya çıkması ve çevresinden etkilenip çevresini etkilemesi bu bağlamda
görülmesi gerekli olan benzerliklerdendir. Toynbee bu düşüncesini şu sözleriyle
dile getirmektedir:
“1.Dünya Savaşı olağanüstüydü ama onun bu niteliği yeryüzünde ilk defa
görülmüyordu. Ansızın patlak veren birtakım başka olaylarda onun gibi dünyanın
tüm tarihi görünümünü değiştirmiştir. M.Ö. 221’de Çin’in politik bakımdan
birleşmesi, M.Ö 334’te İskender’in Çanakkale’yi geçişi, M.S. 633’te Arapların
ortaya çıkması, 13. yy’da Moğolların Kuzey Asya steplerinden dışarı taşmaları
gibi. Daha yavaş süreç içinde oluşan daha olağanüstü olaylarda vardır. Yunan ve
Çin felsefelerinin gelişmesi, Museviliğin tek tanrıcılığı, misyoner dinlerin,
tarımın ve sus gücünden yararlanmanın yaygınlaşması. Bizim yaşadığımız çağ,
bütün geçmişi şimdiden çok farklı gösteren değişiklikler meydana getirmesi
açısından ayrı bir özellik göstermez.”
Toynbee’nin burada zikredilmesi gerekli olan en önemli hususiyetlerinden birisi
de onun tarihe yönelik bütüncül bakışının bir neticesi olarak
değerlendirilebilecek olan tarihsel olay ve olguları analiz düzeyinde
incelerken yapılageldiğinin aksine ulus-devletlerden ziyade medeniyetleri
analiz düzeyine dâhil etmesidir. Toynbee için etnik temellerin sözkonusu olduğu
ulus-devlet temelli tarihsel araştırmaların gerçeği tam olarak ve gerektiği gibi
ortaya koyması özellikle bu araştırmaları yapan araştırmacılarında belli
bağlarla aidiyetlerinin olması dolayısıyla sözkonusu olmayacaktır. Bu nedenle
tarihsel araştırmalarda ulus-devlet yerine analiz düzeyi olarak daha bütünsel
bir yaklaşımın sonucu olan kültürler yani medeniyetlerin ele alınması daha
tutarlı ve bütüncül değerlendirmelerinde yapılmasını beraberinde getirecektir.
Kısacası bütünsel bir kültüre olan aidiyet bağı bir anlamda daha dar bir
aidiyet bağını oluşturan, aynı zamanda bunu zorunlu kılan ulus-devlet temeli
araştırmalardan daha nesnel bir özellik taşıyacaktır.
Tarihe temel analiz düzeyi olarak medeniyetleri dâhil eden Toynbee için temel
sorunlar medeniyetlerin nasıl varoldukları ve sona edikleridir. O bu konuda
şunları söyler: “Bana göre medeniyetler kurulduktan sonra tehditlere karşılık
vererek büyürler. Üstesinden gelemedikleri tehditle karşılaştıklarında yıkılır
ve parçalanırlar.” Burada Toynbee medeniyetlerin mevcudu korumaya yöneldikleri
zaman çözülme sürecine de girmiş olduklarını iddia eder. Ona göre bir
medeniyetin varlık sahasındaki yerini devam ettirebilmesi için ulaşması gereken
ideallerinin bulunması gerekir. Bu en geniş anlamıyla bir dünya hâkimiyetidir.
Fakat Toynbee, bu dünya hâkimiyetinin nasıl sağlanacağı ya da nasıl sağlanması
gerektiği konusunda ise idealist ya da realist görüşler arasında orta bir yol
izlemeyi daha tercih edilebilir bulur. O’na göre: “Dünyada siyasal birliği
zorla sağlama nasıl yıkıcı bir metotsa, işbirliği ile sağlama metodu da o kadar
zor bir metottur”
Burada şunu da belirtmek gerekir ki her ne kadar bu tür bir egemenliğin
sağlanması konusunda tarafsız bir noktada bulunduğunu söyleyebileceğimiz
Toynbee nihai aşamada dünyadaki medeniyetlerin bir araya gelmeleri, tek bir
aile gibi hareket etmeleri gerektiğini öne sürerek nihai aşamada oldukça
idealist bir perspektif geliştirmiş de oluyor. Toynbee’nin en büyük korkusu iki
dünya savaşının yıkıcı etkileri ortada iken dünyanın bir üçüncüsünü
kaldıramayacağı öngörüsüdür. Eğer medeniyetler arası ilişkiler mevcut seyrini
devam ettirirse insanlık kendi intiharınız hazırlıyor demektir. Ünlü tarihç bu
düşüncesini şu sözleriyle ifade ediyor: “İki dünya savaşı ve günümüzde de süren
dünya çapında yaygın endişe, bunalım, gerilim ve şiddet bütün hikâyeyi
anlatıyor. İnsanoğlu tek bir aile gibi bir şey meydana getirmeyi başaramazsa
mutlaka kendini yok edecektir. Birbirimizle bu nedenle yakınlaşmalıyız. Bu da
birbirimizin tarihiyle yakınlaşmak anlamına gelir, çünkü insan yalnızca şimdiki
an içinde yaşamaz. İnsanlar, zihni bir zaman akışı içinde, geçmişi hatırlayarak
geleceğe umut ya da korkuyla bel bağlayarak yaşarlar.”
Burada meseleyi birazda mizahi ve bir anlamda magazinsel bir bakış açsıyla ele
almak için şu tür bir yaklaşım faydalı olabilir. Hegel’in meşhur cümlesi,
“düşünce boşlukta oluşmaz” gerçeğini Toynbee için ele alacak olursak, O’nun
tarihsel olay ve olgular arasında tekerrür etmekten kaynaklanan benzerlikler
olduğunu öne sürmesinin altında kendisi iyi bir şair olan eşi Rosalind
Murray’ın fikirlerinden etkilenme ihtimali de sözkonusudur. Murray bir şiirinde
tarihsel olay ve olgular arası benzerlikleri şu şekilde dile getirmektedir:
Duyduğum hiçbir şeyde yalnız değilim,
En mutlu ya da yaslı anımda,
Hiç tanımadığım sayısız dost,
Sevinç ya da kederde yanı başımda,
Adı, yüzü belirsiz dostlarım benim,
Ben doğmadan bin yıl önce ölen.
Toynbee’mi eşinden etkiledi yoksa kendisi mi onu etkiledi bilinmez ama bir
tarihçi olarak Toynbee’nin ve bir şaire olarak Murray’ın tarihsel olay ve
olgulara bakış açılarının birebir örtüştüğü dikkatlerden kaçmaması gereken bir
ayrıntıdır.
Aslında olay ve olgular arası benzerlikler bulunduğu düşüncesi tarihçiler
arasında salt Toynbee’ye özgü olan bir fikir değildir. Tarihin babası olarak
kabul edilen Heredotos’da bu fikri taşımaktadır. Heredotos bu düşüncesini şu
şekilde ifade eder:
Tac da tahtta,
Bir gün gelir devrilir,
Tozun toprağın içinde eşitlenir,
Yoksul kürekle, kıvrık orakla.
UYGARLIK YAKLAŞIMI,
Uygarlık ya da diğer bir ifadelendirme ile medeniyet önceki kısımlarda
belirtmiş olduğumuz gibi Toynbee’nin tarih sistematiğinde temel analiz
düzeyidir. Düşünce boşluktan oluşmaz temel önermemizin burada da uygulanmasının
bir sonucu olarak bu sözcüğün özellikle daha köklü bir geçmişe sahip olan
medeniyet sözcüğünün kökenine inildiği takdirde medeniyet denilen olgunun
tarihsel süreç içinde hangi anlamları ihtiva ettiği ve en kısa ifadelendirme
ile ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir. Böylece Toynbee’nin temel analiz
düzeyi olarak medeniyetleri ele almasının temel nedenleri de daha açık bir
şekilde anlaşılabilir.
Medeniyet, kelimesinin lügat anlamları, kavramın seyrini izlemek bakımından
önemlidir. Medeniyet kelimesi, "me-de-ne" kökünden gelmektedir.
"Me-de-ne", "şehre gelmek" anlamına gelmektedir. Bu kökten
gelen "el-Medeniyye" kelimesi de "medeniyet, uygarlık"
anlamlarına gelmektedir
Medeniyetin kavramsal anlamları, oldukça karmaşık bir serüvene sahiptir.
Kavrama belki de ilk işaret edenlerden birisi olan İbn Haldun, Mukaddime adlı
eserinde, şehirlilik anlamında "hadarilik" kelimesini kullanır.
Hadarilik, bedevi toplumlara göre daha çok gelişmiş toplumları ifade eden bir
kelimedir. Buradaki gelişmeden kasıt, ekonomiktir. Ekonomik olarak gelişen
toplumlar da zamanla "hadari" hale gelebilirlerdi. Yani, bedevi-hadari
arasındaki fark göçebe ve yerleşik hayat değildi. Mesela köylerde yaşayanlar,
bedevi yerleşik hayatları olmasına rağmen bedevi sayılıyordu. Cemil Meriç,
medeniyeti "insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça
yükselmesi için lüzumlu olan kolektif araçların tümü" şeklinde tanımlar.
Bu kolektif araçlara da "Güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi"
diyerek açıklama getirir.
Bazıları ise bu hadaretin -kalkınmanın-, toplumun ya içeriden yani toplum
içindeki gruplar ve tabakaların birbiri ile olan çatışması ya da dış merkezli
olarak o toplumun diğer faklı toplumlarla çatışması yolu ile söz konusu toplum
içerisinde bir duyarlılığın ve toplumda bir hareketliliğin oluşması ile
doğacağını söylemişlerdir. Toynbee “Şüphesiz alem kendine özgü doğuş, olgunlaşma,
iniş, bölünme ve parçalanma- şeklinde çeşitli aşamaları olan kalkınmaların
yarattığı büyük iniş ve çıkışların, çalkantıların serüvenini oluşturduğu bir
yolu almaktadır.” Tarzında kalkınma sürecini yorumlarken Spengler ile
görüşlerinde paralellik arz ediyordu. Ancak Toynbee kalkınma fenomenine ilişkin
zikredilen farklı yorumu ilave etmektedir.” Hadaretlerin çöküşü ile ilgili
yorumda ise Toynbee, bu noktadaki etkenin, hadaretlerin sürekli olarak
karşılaştıkları tehditlere yönelik, ilk başlangıçta olduğu gibi, insanların,
söz konusu tehditlerin önünü sürekli olarak almaktan aciz kalmalarını başa
çıkılmaz oluşlarını görmektedir. Konu ile ilgili olarak Toynbee diyor ki:
"Toplumların herhangi birisinde, büyük çoğunluğun halkların yerine
jakoben/baskıcı bir uygulamayla merkezi yönetimi korumaya çalışan egemen
azınlıklar işbaşına gelir ise bu, hakim sınıftaki bu yanlış değişiklik hakim
azınlığın reflekslerinden uzak, kendini dokusu ve hürriyet alanlarına
çekmesinden sakınan bir halk yığınının, proleterya sınıfının gelişmesini
kamçılayacaktır. Böylece sadece, toplumun içindeki bir tabakanın mücadelesi,
hadaretinin gelişme dönemlerinde görülmesi mümkün olmayan bir parçalanmışlığı
ve ardından da o hadaretin(medeniyet) çöküşünü hazırlamaktadır.”
Toynbee’nin medeniyet tasavvurunda özellikle Anglikan Hıristiyanlığı’nın da
etkilerini görmek mümkündür. Bir bakıma Toynbee tarihsel bakış açısında kaderci
bir anlayışında temsilcisidir. Ona göre tarihsel olay ve olguların perde
gerisinde insanın iradesinden ziyade Tanrının iradesi vardır. Ve meydana gelen
olay ve olgular hep Tanrının bu dilemesinden kaynağını almaktadır. Cemil Meriç
İbn-i Haldun ve Toynbee hakkındaki değerlendirmelerinde bunu şu sözlerle
anlatır:
“Tarihte farklı istikametler takip eden, gayeleri başka medeniyetler vardır.
Kavimler ve medeniyetler bir rolü ifa etmek için tarih sahnesine çıkar bu rolü
oynar ve çekilirler. Toynbee, İbn-i Haldun bu kanaattedirler.”
Peki günümüzde kullanılan biçimiyle medeniyet ne anlama gelmektedir. Bu konuda
Toynbee’nin düşüncesi hayli özgün bir nitelik arzetmektedir. Toynbee'de bugünkü
medeniyet tartışmalarında daha çok kullanıldığını düşündüğümüz bir kavram
analizini görüyoruz. Toynbee medeniyeti, "belirli bir çağda var olan
kültürün belirli bir türü ya da evresidir," şeklinde tanımlamaktadır.
Sosyal Bilimler Sözlüğünde de benzer bir tanıma rastlanmaktadır: "Değişik
coğrafyalarda yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum,
inanç, sanat eseri, vb. maddi-manevi ürünlerin belirli bir zaman kesitindeki
genel adı."
Toynbee uygarlık/medeniyet anlayışını ünlü tarihçi ve tarih felsefecisi P.
Bagby’nin ve V. G. Child’in görüşleri ile kendi görüşleri arasında bağ kurarak
açıklamaya çalışıyor: “P. Bagby, uygarlığı; “kültürün kentlerde bulunan çeşidi”
olarak tanımlamamızı öneriyor. Kentleri de, çoğunda ya da daha doğrusu
çoğunluğunda oturan insanların yiyecek üretmekle uğraşmadığı barınaklar
topluluğu olarak tanımlıyor. P. Bagby doğruya çok yaklaşmasına rağmen tam
isabet ettirdiğini söylemek zor görünüyor. V. G. Child’in “uygarlık” adıyla
anılan kültür çeşidinin doğuşu ile eşanlamlı olmak üzere türettiği şehirleşme
devrimi de öyle. Şehirsiz olduğu halde uygarlaşma sürecine girmiş toplumlar
vardır. Onun için sanırım bir adım daha ileri gitmeli ve uygarlığı yalnız, yiyecek
üretmekten değil, toplum hayatını maddi anlamda uygarlık düzeyinde yürütebilmek
için gerekli başka iktisadi etkinliklerden de (endüstri ve ticaret gibi)
kurtulmuş bir azınlığın varolduğu toplum durumlarıyla eşitlemeliyiz. Bu iktisat
dışı uzmanlar, profesyonel askerler, yöneticiler, rahipler bildiğimiz
uygarlıkların çoğunda şüphesiz ki şehirliydiler. Toplumda iktisadi
etkinliklerden kendini kurtarmış bir azılığın varlığı, uygarlığın
tanımlanmasından çok uygarlığı tanımamızı ve tespit etmemizi sağlayan bir
işarettir. Bana göre uygarlık; insanlığın herkesi kapsayan bir ailenin (tek bir
ailenin) üyeleri olarak, tam bir uyum halinde yaşayabilecekleri, bir toplum
durumunu yaratmak için girişilmiş bir çaba şeklinde tanımlanabilir. Bilinen
bütün uygarlıkların, bilinçli değilse bile bilinçsiz bir şekilde amaçladıkları
hedefin bu olduğuna inanıyorum.”
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılabileceği gibi Toynbee’ye göre tüm
medeniyetlerin ortak tasavvuru bir dünya medeniyeti oluşturabilmektir. Bu da
siyasi alanda dünya hâkimiyetini zorunlu kılan bir düşünüş biçimi olarak
karşımıza çıkmaktadır. Toynbee dünyada bugüne dek oluşmuş bulunan
medeniyetlerin sınıflandırmasını ve adandırmasını da kendi tarih terminolojisi
bakımından değişik bir biçimde ele almaktadır.
Yaşadıkları yer ve zamana dikkat çekerek çok sayıda medeniyet adı vermek
mümkündür. Mesela, Toynbee, dünya üzerinde 21 medeniyetin varolduğunu
söyleyerek, bütün medeniyetleri, iki grup içinde değerlendirir; bunlar, tam
gelişmiş medeniyetler ve ölü doğan medeniyetlerdir. Tam gelişmiş medeniyetler,
kendi aralarında bağımsız medeniyetler ve uydu medeniyetler olmak üzere ikiye
ayrılır. Mesela, tam gelişmiş bağımsız medeniyetlere, Orta Amerika medeniyeti,
And Dağları medeniyeti, Ortadoks Hıristiyan ve İslam medeniyetleri örnek
verilir. Tam gelişmiş uydu medeniyetlere ise, Missisipi, Güney And, Elam,
Urartu, Japon, Tibet gibi medeniyetler örnek verilmektedir. Ölü doğan
medeniyetler ise, Mısır'ın gölgede bıraktığı İlk Suriye medeniyeti, İslam'ın
gölgede bıraktığı Nasturi Hıristiyan medeniyeti örnek verilebilir.13
Huntington'un aralarında kırılmaların yaşanacağını söylediği medeniyetler de bu
tanım çerçevesinde ele alınabilir. Huntington, çağdaş dünyada 7 veya 8
medeniyetin yaşayacağını söylemektedir. Bunlar Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm,
Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleridir. Bu
açıklamalarda da görüldüğü gibi, belli bir zaman ve yerde yaşayan medeniyetlere
çok sayıda örnek vermek mümkündür.
Toynbee, medeniyetlerin kaçınılmaz bir zorunlulukla değil, belirli nedenlere
bağlı olarak kurulup geliştiklerini, sonra da yıkılıp gittiklerini bildirir. Bu
nedenle de medeniyetler için yıkılış bir kader değildir. Tedbir alınırsa, uzun
süre ayakta kalabilirler.
Toynbee için bir medeniyetin doğması ve gelişmesi için bazı engelleyici
durumların varlığı da gereklidir.
Bütün milletler/toplumlar onların varlık alanı sayılan tarih içindeki
yürüyüşlerinde zaman zaman önemli sorunlarla karşılaşabilirler; bu doğaldır.
Toynbee'ye göre, toplumlar karşılaştıkları sorunların üstesinden geldiklerinde,
bu onları daha donanımlı hale getirmekte; potansiyellerinin aktüelleşmesini
sağlamakta ve özgüvenlerini perçinlemektedir.
Toynbee: “Bir uygarlığın doğup büyümesinde iklim, bitki örtüsü, komşu
kavimlerin baskısı.. gibi çevreden gelen etkilerin (yani meydan okumaların)
şiddeti çok belirleyicidir” der.
Eğer çevreden gelen meydan okumalar, o uygarlık tohumunun baş edemeyeceği kadar
şiddetliyse, mesela Antarktika’daki iklim koşulları böyledir, orada hiçbir
uygarlık hamlesi tutunamaz. Diğer taraftan, mesela Havaii’de olduğu gibi,
fiziki ve beşeri çevreden, insan topluluklarını elele verip müşterek düşmana
karşı koymaya sevkedecek hiçbir meydan okuma yoksa, orada ne doğru dürüst bir
mimari, ne silah sanayii, ne de bizi bölünüp parçalanmaktan, iç ve dış
tehditlerden koruyacak bir devlet organizasyonu kurulabilir. Öyle olunca da,
insanlar kollektif hatalarının cezasını, uçurumlara yuvarlanarak çekerler,
çünkü onları uçurumun kenarından çekip alacak bir kurtarıcıları bile yoktur. O
yüzden uygarlıklar, ancak makul, yani ‘gerekli çaba gösterilirse baş edilebilir
şiddette’ meydan okumaların olduğu ortamlarda yeşerebilir. İndus Vadisi,
Mezopotamya, Akdeniz Havzası ve tabii Avrupa işte böyle ortamlardır.
Toynbee’ye göre medeniyetleri yıkıma götüren ve birbiri ardı sıra gelen başlıca
üç sebep vardır:
1- Seçkinlerin, ahlaken bozularak otoriteyi ve hâkimiyeti temin için zora ve
baskıya başvurmaları.
2- Büyük kitlelerin, azınlığı oluşturan seçkinlere güvenlerini yitirmeleri.
3- Böylece toplumsal birliğin bozulması.
Bu durumda, egemen azınlıkla, küskün çoğunluk arasında çatışma ortaya çıkar.
Kendini yenileyemeyen toplumsal kurumlar, doğal olarak çökmek, ya da yerini
başkalarına terk etmek durumuyla karşı karşıya gelirler. Bu gelişmelerin
sonunda, ya arkaik (geçmişe hayranlık), ya da fütürist (geleceğe bağlanma)
şeklinde iki zıt yaklaşım ortaya çıkar ki her ikisi de özde aynıdır ve bir
kaçışın ifadesidir. Bu kaçış, ya "militarizm", ya "milliyetçilik",
ya "modernlik" veya "dinsel bağnazlık" şeklinde tezahür
eder. O’na göre, hiçbir medeniyet, diğerinden tamamen habersiz ve kopuk
değildir. Her medeniyet, kendinden öncekilerden bazı şeyler alır, kendinden
sonrakilere de bazı şeyler verir. Yaşamakta olan medeniyetler şunlardır: Batı
(Katolik-Protestan), Ortodoks, İslam, Uzak Doğu ve Hint. Fosilleşmiş olarak
nitelediği ölü medeniyetleri de şöylece sıralamaktadır: İran, Mısır, Yunan,
Suriye, Hint öncesi medeniyetler, Çin öncesi medeniyetler, Minos (Girit),
Sümer, Eti, Bâbil ve Güney Amerika uygarlıkları (Andeenne, Yucateque, Azteque
ve Maya).
Medeniyetlerin oluşmasının fiziksel temellerinin incelerken Toynbee göçebelik
ve çiftçilik arasında yapılması gerekli bir tercih de göçerliği tercih eder.
Onun için göçerlik çiftçilik ya da benzeri diğer uğraşlardan daha ziyade br
medeniyete temel olabilecek niteliklere sahiptir.
Atlı çobanların göçer hayat tarzları, onlara yerleşik tarımcı toplumlardan
farklı özellikler kazandırmıştır. Kültürlerin kıyaslanabilir olmadığına ilişkin
inancımız, yukarıdaki türden ilerlemeci bir tarih tezi karşısında ayak bağı da
değildir. Bu sayede, Toynbee'nin göçerlerin hayat tarzı hakkındaki görüşlerine
kulak vermek mümkün olmaktadır. Toynbee, göçerliğin birçok bakımdan
çiftçilikten üstün bir yetenek olduğunu düşünür. O'na göre; başta hayvanların
ehlîleştirilmeleri, yabanî bitkilerin ehlîleştirilmesinden daha üstün bir
uygulamadır. Ekonomik bakımdan ise; çiftçi, yetiştirdiği ham mahsulü doğrudan
doğruya tükettiği halde göçer, aslında yenmesi mümkün olmayan otları hayvanlara
yedirerek onları süte, ete ve yapağıya dönüştürür. Bunun için zorlu fizikî
şartlara uymak gerekir ki; bu etkenler çobanlık yeteneği yanında askerî
yeteneklerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fizikî ve
ahlâkî dayanıklılık bunun sonucunda tekâmül eder. Toynbee, "göçerin
hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir" der.
Bu egemenliğin uzun ömürlülüğünü araştırırken, Toynbee Osmanlı sistemini
peşinen göçebe imparatorluklarından biri olarak algılıyor ve onlarla
karşılaştırıyor. Bozkırdaki toplum yapısının, göçebelerle onların "insan
olmayan sürüleri"nin bileşimi olduğunu varsayıyor. Bu ortamda göçebenin,
sürüsünün sırtından geçinen bir parazit olmadığını belirtiyor, çünkü her iki
taraf birbirine muhtaçtır: Göçebe, sürüsünün ürünlerini kullanırken, onu
geçindirmek zorundadır; bu işi de özel olarak eğittiği evcil hayvanların
yardımıyla yapıyor. Ancak, göçebeler uygarlaşmış bir ortamda yerleşik düzene
geçtikleri zaman, bu toplum yapısı "yurtsuz kalmış göçebeler" ile
"yerli insan sürüsü" bileşimine dönüşüyor. Bu yeni yapıda eski göçebe
artık "sürüyü" geçindirmek zorunda kalmadığı gibi, üstelik
"üretmeyen bir egemen sınıf olarak ... Üretken bir halkın emeğinden"
geçinerek ekonomik bakımdan gereksiz hale geldiğinden, "sürü"nün
paraziti oluyor.
Göçebe devlet kuruluşlarının kısa ömürlü olmasını Toynbee işte bu çoban sürü
ilişkisindeki karşılıklı işlev bozulmasıyla açıklıyor. Göçebe kuruluşu olarak
dolaysız biçimde göçebe düzenine bağlandığını varsaydığı Osmanlı
İmparatorluğu'nun yanı sıra uzun ömürlü olabilmiş ve yine göçebe
imparatorluklarından saydığı Part Devleti ile Abbasî Halifeliği'nin başarısını
da, "yüksek göçebe sanatı" olarak adlandırdığı yardımcı hayvan
eğitimini "yerleşikliğin şartları"na uygulamış olmalarında görüyor:
Yardımcı hayvanların yerini, çobana (Padişaha) "insan sürüsünü"
(Reayayı) geçindirme ve yönetmede destek veren yardımcı insanlar (köleler)
almıştır. "Reaya" sözcüğünün dar anlamıyla "sürü" demek olması,
bu tezin ilham kaynağıdır.
Burada konuyla ilintili olduğunu düşündüğümüz bir sorunsal da temelinde
göçerlik olan Osmanlı’nın uzun ömürlü olmasının nedenleri üzrinde durmanın
Toynbee’nin medeniyet tasavvurunun anlaşılması bağlamında önemli ipuçları
sağlayabilecek olmasıdır. Birçok batılı tarihçi için “Osmanlı’yı kalıcı kılanın
ne olduğu” sorusunun doğru cevabını bulmak, Osmanlı’nın altı yüzyıllık
hâkimiyetinden çok daha zor olmuştur. Aslında bu durumu, zorlanmadan daha öte,
göz ardı etme olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu yaklaşımın
temsilcilerinden birisi de Arnold Toynbee’dir. Toynbee’ye göre; “Medeniyetlerin
bir kısmı gelişmeye müsait medeniyetlerdir, bir kısmı ise daha gelişmeden düşük
yapmış medeniyetlerdir, bir kısmı da bir şey bulup, o bulduğu şey etrafında
kendi kendini dondurmuş, mahkûm etmiş medeniyetlerdir.”
Toynbee medeniyetlerin kaçınılmaz olarak doğum, büyüme, çözülme ve yıkılma
süreçlerini yaşadığını böylece medeniyetlerin birbirlerinin üzerine oturdukları
tezini ileri sürer. Bu süreçte dinlerin konumu ilginçtir. Bu süreç dinleri
yükseltmekte; dinlerin basamak taşları olarak kullandıkları vahiy ortamını
medeniyetlerin yıkıntıları sağlamaktadır. Toynbee medeniyetleri insan
toplumlarını Batı, İslam, Uzak Doğu, Hint şeklinde sınıflandıran bir olgu
içerisinde algılamakta; bu isimlerin akılda, din, mimari, resim üslup ve
gelenek açısından farklı şeyler uyandırdıklarını düşünmektedir. Medeniyetler
sürekli bir etkileşim halindedir. Hıristiyanlık ve İslâm; Suriye ve Yunan
medeniyetlerinin etkileşiminden, Yahudilik ve Zerdüştlük ise Suriye ve Babil
medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuştur. Bu arada daha da ayrımlaştırılırsa
Toynbee’ye göre Hıristiyanlıkla İslam, Grek ve Romen medeniyetinin yaptığı
etkiye birer tepki olarak doğmuşlar; Hıristiyanlık yumuşak bir tepki iken İslam
sert bir tepki olmuştur. Bu tez medeniyetlerin diğer medeniyetleri hem
etkisiyle hem de onlara karşı olan tepkiyle doğduğunu ileri sürmektedir.
Toynbee İslam’a coğrafî ve zamansal bir mekân sunmaktadır. Kendi ifadesiyle
“Bizim üvey kardeşimiz İslâm da kıtada (Asya) iyice yetişmiş; İslâm’ın
sınırları Asya kıtasının Kuzey Batı Çin’deki merkezinden Asya’nın Afrika
yarımadasındaki Batı sahillerine kadar uzandığını” belirtmektedir.
Medeniyetlerin oluşumda teknikte meydana gelen değişimlerin yol açmış olduğu
değişimlerToynbee’nin medeniyet perspektifinde önemli bir yer tutmaktadır. O’na
göre küçük teknik değişiklikle büyük toplumsal ve bir anlamda kültürel
değişimleri de beraberinde getirebilme potansiyeline sahiptirler.
Tekniğin topluma etkisi açısından şu tespit önemlidir: İnsan toplumlarında
gerçekleşen bir tek teknolojik gelişme bile büyük sonuçlar meydana getirebilir.
Örneğin Avustralya adalarından birinde yaşayan Yir Yurent yerlilerine madenden
yapılmış balta veren misyonerler bunun kısa sürede taşa dayalı hayatı, sosyal
ilişkileri, hatta dini, inanç ve efsaneleri sarstığını, değiştirdiğini tespit
etmişlerdir. Teknik, burada kültür değişiminin önemli bir dinamiği olarak
karşımıza çıkmaktadır. Kültürler başka kültürlerle temasa geçerek, ekolojik alanların
değişmesiyle veya kendi içinde meydana gelen gelişmelerle değişmektedir ki bu
durumlar en fazla teknik değişimden etkilenmektedir.
Teknik toplumsal gelişmenin bir unsurudur. Toplumsal gelişme, bilim alanında ve
insanın doğaya hükmetmesi anlamına gelen teknoloji alanındaki etkinlik
derecesine bağlıdır. Ancak tekniğin katkısıyla üretilen yeni medeniyet,
sorunlara çözüm sunabilmekte midir? Görülüyor ki bu defa çözüm olduğu
zannedilen teknik yeni bir çözümsüzlüğün de kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.
Toynbee zihnin teknik ve yeteneklerine rağmen batılı insanın Âdem’den miras
kalan günahtan kurtulamadığı gibi yüz binlerce yıl önce ilk insan’ın bugün
bizim kendi içimizde bulduğumuz fiziksel ve ruhsal özelliklere sahip olduğunu
belirtmektedir. Daha da ötesi biz insanlar teknik makineler keşfettik; ama
annelerin bebeklerine bakmalarına yardımcı olacak iş gücünden bile mahrumuz.
Teknik, işsizlik kurumunu üretmiştir. Bir yandan ufkumuz evrene, ilk çağlara
kadar uzanmakta; ama diğer yandan aynı ufuk dar mekânımıza sıkışmış durumda
kalmaktadır.
Toynbee burada özellikle Batı medeniyetinde varlığı sözkonusu olan teknikle
ilgili paradoksun ilerde ne gibi tehlikeli sonuçlara sebeiyet verebileceği
konusunda oldukça karamsar bir tablo çizmektedir. Sözkonusu paradoksun sadece
medeniyetlerin ya da ulus-devletlerin içinde olmadığını insanın kendisinde dahi
mündemiç olduğunu ileri sürmektedir.
Toynbee Batı medeniyetini yargılarken “dünyamız beklenmedik bir şekilde
insancıl duygularla dolmuş durumda, ne var ki işitilmemiş derece bir sınıf
mücadelesinin, milliyetçiliğin ve ırkçılığın içine batmış durumda. Bu kötü
istekler soğukkanlı, bilimsel olarak hazırlanmış zulümlere batmıştır. Birbirine
zıt bu iki düşünceyi iki davranış biçimini yalnızca aynı dünyada değil, aynı
ülkede, hatta aynı ruhta bulabiliriz” demektedir.
Bugünün küresel hegemonyasında dünya nüfusunun çok az bir kısmının, gelirin
tamamına yakınına paylaşması bu adaletsizliğin katmerlenerek devam ettiğini
göstermektedir. Toynbee, bu noktaya değinirken, sınıf belasının teknoloji ile
güçlendiğini belirterek, insanın maddi durumu ne kadar düzelirse düzelsin, bu,
insanın sosyal hayatı isteyen ruhunu teskin etmeyecektir. Batılı insanın
teknolojik buluşlarıyla dünya kaynakları ayrıcalıklı bir azınlık ile
ayrıcalıksız bir çoğunluk arasında böyle adaletsiz dağıldıkça... demektedir.
Toynbee’ye göre de Batı uygarlığı çökmenin ve parçalanmanın bütün belirtilerini
ortaya koymuştur. Bu çöküntünün sebepleri ise; azınlıktaki yaratıcı gücün
kesilmesi, buna paralel olarak da çoğunluğun mimesisinin (taklit) durması ve
bütün bunların bir sonucu olarak da toplumun bütünündeki toplumsal birliğin
kaybolması. Fakat bütün bunlara rağmen Toynbee’ye göre, Batı uygarlığı bütün
şansını kaybetmiş değildir. Kendisini halen bir mucize kurtarabilir. Tanrıya
toplumumuzu bir kez bağışladığı ve nadim bir ruh ve kırık bir kalple yine
istersek reddetmeyeceği affı için dua edebiliriz, etmeliyiz de...
Batı medeniyetinin ürettiği çözümsüzlük insanları Afrika’da çözüm aramaya
itmiştir. Bunda da Batı’nın teknik anlamda gelişmesine rağmen ruhsal alanda
halen Ortaçağ karanlıklarında olması ve ruhunu arındıracak herhangi bir geçerli
fikr demetine sahip olmaması etkendir. Batı Hıristiyan olmasına rağmen bunun
kıymetini yeterince takdir etmekten aciz bir noktadadır. Örneğin Toynbee,
antropologlara göre Orta Afrika Negritolarının (yerli) tanrı-insan ilişkileri
konusunda saf ve yüce inanışlarının var olduğunu, bu inanışın korunması
gerektiğini ve bunların insanlığımıza yeni bir soluk verebileceğini ileri sürmektedir.
Tekrar etmemiz gerekirse Toynbee, uygarlıkların dinsel karakterin, bölgesel ve
siyasal niteliklerle birleşmesinden oluştuğunu, “yaratıcı azınlığın”
soysuzlaşmasının uygarlığın sonunu getireceğini yazmaktadır. Bu yüzden Batı
uygarlığının “çöküş” aşamasına geldiği sonucuna ulaşmıştır. Çöküşü önlemenin
yolu ise, “Tanrının krallığını aramaktan” geçmektedir. O’na göre, insanlık
tarihinin son ereği ve insanın yeryüzünde sahip olduğu en üstün iyilik ve en
yüksek ölçüt, Hıristiyanlıktı. “Tarih, Tanrıyı daha iyi tanımaya yaklaşmanın ve
onu daha çok sevmeye ulaşmanın gittikçe artarak gerçekleşmesidir.”
KÜLTÜR VE TOPLUM
Cemil Meriç’e göre Alman tarih felsefecileri kültürle medeniyeti ayırır.
Danilevsky "Avrupa ve Rusya"da her ülkenin kendine göre bir kültürü
olduğunu ileri sürer. Kültürler milletin ruhunda yaşayan bilgiler, inançlar ve
bedii telakkilerdir. Kültürler tarih sahnesine çıktıktan sonra 1000-2000 yıl
yaşarlar. Gerçekleştirecekleri mefkureyi gerçekleştirdikten sonra medeniyet
olurlar. Spengler, Toynbee aynı görüşü geliştirirler. Kültür canlıdır, olmakta
olan, oluş haline geldikten sonra taşlaşır. Fransız İhtilali'nden sonra Fransız
kültürü medeniyetleşir. Medeniyetler megalopolislerde (Londra'da, Paris'te, New
York'ta) ölümlerini beklemektedirler.
Don Kişot kültürdür, Sanso Panso medeniyettir. Don Kişot çöken bir devri kılıcı
ile yaratabileceğine inanır. Kalıplaşmayan, katılaşmayan, hayal için yaşayan
tam bir spontaneité (kendiliğindenlik) örneğidir. Sanso, 2 x 2 = 4'ten başka
inancı olmayanın bir timsalidir. Türkler Selçuk ve Osmanlı'ya kadar kültür
merhalelerini yaşarlar. Aynı ağaç Osmanlı'ya kadar çiçektir, Osmanlı'da meyve
verir.
Burada Tpynbee’nin kültür ve topluma bakışını daha iyi analiz edebilmek
gayesiyle diğer bir ünlü tarihçi Spengler’le aralarındaki bağıntıyı incelemek
yerinde olacaktır. Comte ve Marx’ın tarih felsefesiyle bütün dünya tarihini
birleşik bir hedefe yönelen süreç olarak kavrayan anlayışın devri kapanmıştır.
XIX. Yüzyılda ilk olarak güçlü teknik kazanımlarla büyük endüstri devletleri
tarafından temellendirilen, sarsıcı olmayan bir ilerleme inancı ortaya çıktı.
Bu yüzyılın başlangıcında bir kriz durumunun yaklaşması, I. Dünya Savaşı’nın
yeni sınırlar getireceğine dair kanaati uyandırdı. II. Dünya Savaşı’nda bu
tekrar etti. Toynbee ve Spengler ittifakla batıya bağımlı bir ‘Dünya Tarihi’
sürecini reddetme görüşündedirler ve genellikle birbirine benzer gelişme
kurallarıyla yükselen ve biten birçok bağımsız kültür çevrelerinin (Spengler’de
8, Toynbee’de 21) bulunduğuna karar verirler. Bunun yanında Gianbattista Vico
(1668-1744)’nun benzerini geliştirdiği antik çağa yönelik kültür devirleri
teorisini kurarlar. Kültürlerin üç gelişme aşaması Spengler’de sembolik erken
kültür, metafizik yüksek kültür ve uygar yüksek kültürdür. O, bu evreleri 8
yüksek kültürde algılamak ister, öyle ki ancak birbirine uyan safhalar arasında
enteresan karşılaştırmaların yapılması mümkündür. XVIII. Yüzyıldan itibaren
(Montesquieu, Gibbon vs.) erken antik devirle çağdaş devrin karşılaştırılması,
bu fikrin çıkış noktası olmuştur. Sürekli ilerleme öğretisi olarak Spengler,
bitkisel gelişmeyi yani çiçek açma ve solmayı kültürün karşılığı olarak görür.
Her şeyden önce Spengler’in başka bir kültüre her gerçek yönelim ve bağlantının
imkânsız olduğuna dair öne sürdüğü görüşe, tutarsızlığı dolayısıyla eleştirel
itiraz yapılabilir. Spenglerci kültür çevreleri öğretisinin diğer bir abartısı
da yine onun tarafından ileri sürülen yabancı kültürlerin anlaşılmasının
imkânsızlığı meselesidir. Nihayet Spenglerci tarih felsefesi, dünya tarihi
mantığına göre sorulan sorunun cevabını şöyle verir: kültürler (olgunlaşma,
gelişme ve solma), toprakta çiçekler gibi yüksek bir amaçsızlık içerisinde
gelişirler. Kaderciliği kabullenmeye ve uygarlık müessesesinden vazgeçmeye
davet etmek, nihilistçe görünüyor.
Arnold Toynbee, Spenglerci sistemi, kendi Anglikan dindarlığına uydurabilmek
için değiştirdi. O da dünya tarihini 21 farklı kültüre ayırdı, fakat
Spengler’in zıddına bu kültür çevreleri onda geçişsiz değildir, bilakis dar bir
bağımsızlık ilişkisi içinde dururlar ve ona göre gelecekte bir nevi dünya
kültürü sentezi mümkün olacaktır. Toynbee’nin araştırdığı 21 kültürden 15’i
–Germen-Helen uygarlığı gibi- öncü kültürler, 6’sı doğrudan doğruya iptidaî
durumdan doğan kültürlerdir. Kültürleri bitkiler gibi gören Spengler’a karşın,
Toynbee bir “kültür doğuş teorisi” geliştirdi. Ona göre yüksek kültürler, eğer
yaratıcı bir seçkinler grubu, özel bir meydan okumaya karşı, özel bir cevap
vermeyi bilirse ortaya çıkabilir. Bu tür meydan okumalar coğrafî-iklimsel veya
askerî-siyasî olabilir. Esasen belli bir ölçüyü aşmamalıdırlar, çünkü aksi
hâlde mevcut güçler, sadece varlıklarının devamı için harcanır (meselâ bu
yüzden yüksek bir kültür geliştiremeyen Eskimolar gibi). Kültür kurucu
azınlıktan yola çıkıp, kitlelere uyarak genişler ve kurucu seçkinler hüküm
sürdükçe pekişir. Toynbee, Avrupa’nın hâlihazırdaki durumunun geç Antik devirle
benzerliği konusunda yorumlar yapar. Bugün seçkinlerin görevi, bir Dünya
devletinin kurulmasıdır ki bunu Romalılar başka bir şekilde
gerçekleştirmişlerdir. Ona göre bu mutlaka olacaktır, görev sadece bunu savaş
yoluyla gerçekleştirmeyi önlemektir. Toynbee bununla birlikte Hıristiyanlıkta
esaslı bir değişmeyi de ummaktadır, ama diğer yüksek kültürlerin de (meselâ Hint
ve Çin kültürleri) içinde gelişebileceği bir Hıristiyanlık. Toynbee’nin
başarılı Hıristiyanlık kilisesi devleti böyle teşekkül edecektir. Raymond Aron,
Toynbee’nin tarih felsefesini şöyle karakterize eder: Toynbee, Spengler gibi
başlar, fakat Anglikanizme dönen Bossuet gibi bitirir.
O. Spengler’e göre, kültürler de organizmalar gibi doğar, büyür ve ölürler.
Teknik bakımdan korkunç bir gelişim gösteren Batı şehirlerinde Batılı insan bu
kültürün çöküşünün tregedyasının son perdesini hem seyrediyor, hem de oynuyor.
Bugün Batı sanatı katılaşmış, niceliksel, teknik, taklitçi, tekrarcı, çocuksu,
taşlaşmış bir aşamaya girmiştir. “Bugün sanat diye yapılan şey, iktidarsızlık
ve sahteciliktir... Bugün sergilere, konserlere, tiyatrolara gidiyor, halkın
tutacağı şeyler ortaya koymaktan zevk alan gürültücü çılgınlar, çalışkan
ayakkabı tamircileri görüyoruz. Spenglere göre bu bütün kültürlerin son
perdesinde böyle olmuş ve aynı durum bugün Batı kültüründe de olmaktadır.
Kısacası Batı kültürü piyesin son perdesinde, finişe gelmiş durumda...
Cemil Meriç’e göre Medeniyetler ölürler, ancak şekil değiştirerek yeniden
doğabilirler. Medeniyetler fanidir. İbn Haldun'dan Toynbee'ye kadar. Toynbee
yalnız Hristiyanlığı istisna eder ve Hristiyanları kiliseye duaya çağırır.
Bugün Avrupa çöküş halindedir, biz orada bir medeniyetin rüyasını yaşıyoruz.
Avrupa ilahinin yerine beşeriyi, beşerinin yerine maddiyi geçirdiği için
yıkılış içindedir. Biz bir yangını taklid etmek istiyoruz, der. O’nun bu
görüşleri bir çok bakımdan Toynbee ile paralellik arzeder.
Toynbee, medeniyet kavramında olduğu gibi topluma bakış açısında da yeni bir
şeyler getirmeye çalışır. Kendinden öncekilerin toplumun somutlaştıran
tavırlarına karşılık eleştirel bir tutum içine girer. Toplumun ne olduğu
konusunda Toynbee: “Toplum insanlar arasındaki toplam ilişkiler ağıdır. Toplumu
meydana getiren öğeler böylece insanlar değil insanlar arasındaki ilişkilerdir.
Bir toplumsal yapıda bireyler sadece toplumsal yapının odak noktalarıdır.
Hobbes’un Leviathan’ının ünlü kapak resmi, toplumu bir yığın normal boyda
oluşmuş dev bir insan biçiminde resmeder ama bu tek kelimeyle gerçekliğin
çarpıtılmasıdır. İnsanlardan, toplumun ya da toplumu meydana getiren
kurumlardan herhangi birinin üyesi olarak söz eden yaklaşımlarda böyledir (örneğin
bir kulübün, bir kilisenin, bir sınıfın, bir ailenin üyesi olarak). İnsanların
gözle görülür ve elle tutulur bir derlemesi bir toplum değildir, bir
kalabalıktır. Kalabalık, toplumun aksine toplanabilir, dağıtılabilir, fotoğrafı
çekilebilir ya da kılıçtan geçirilebilir.”
Her toplumsal ilişkiler ağı bir kültürün taşıyıcısıdır ve pratikte bir toplumla
o toplumun kültürünü birbirlerinden ayrı olarak incelemek mümkün değildir. Her
uygarlık bir toplumun ilişkiler ağında temellenir ve pratikte bir uygarlıkla
toplumunu birbirlerinden ayrı olarak incelemek mümkün değildir. Bir uygarlık
“anlaşılabilir bir inceleme alanı” olarak tanımlanabilir; belli sayıda değişik
halkların farklı eylem alanları arasındaki ortak zemin ve belirli bir toplum
türünün bir temsilcisi. Bir ilişkiler ağı, mekan boyutunda olduğu gibi zaman
boyutu içinde de yer alan bir olay olduğuna göre, belli evrelere sahip
olacaktır. Tarihleri şimdiye kadar kayda geçen uygarlıklar, ayrı ayrı doğumları
olan nesnel gerçekliklerdir, bunların çoğu ayrıca çeşitli dönemlerde, çeşitli
derecelerde serpilip büyümüşlerdir, bazıları çözülmüştür bazıları da erimeyle
sonuçlanan bir çözülme sürecinden geçmişlerdir. Uygarlıkların kalıplı
evrelerden meydana gelen bir tarihleri olduğunu söylerken bunları insanlaştırmıyorum.
İnsani olmayan bir anlaşılabilir inceleme alanında “örneğin bir kristal”
düzenli evre kalıpları inde değişen bir nesnel gerçeklik olabilir.
Uygarlıklar, tıpkı anayasalar, devletler, kiliseler gibi ve aynı nedenlerle
gözle görülmeyen varlıklardır. Ama uygarlıklarında gözle görülür tezahürleri
olur, Prusya devletinin altın taçlı kartalları ve dikenli miğferleri,
Hıristiyan kilisesinin çarmıhları ve cübbeleri gibi. Bir Mısır, bir Yunan bir
de Rönesans öncesi Avrupa heykelini yan yana koyun. Bunlardan hangisinin, hangi
heykel okulunun ürünü olduğunu görmemek imkânsızdır. Üç sanatsal üslubun
birbirinden ayrılığı sadece gözle görülebilir değildir; kesindir, herhangi bir
devletin ürün ya da amblemlerinden daha kesindir. Bir uygarlığın ayırıcı
sanatsal üslubunu, zaman ve mekân içinde araştırmak, bu üslubun dile getirdiği
uygarlığın zaman ve mekân sınırlarını da açığa çıkarır. Herhangi bir uygarlık
çevresi içindeki çeşitli üsluplar, kendi ararlında belirli bir tutarlılığa
yönelirler ve üsluplar uygarlık tarihinin girdiği dinamik biçimlerin ete kemiğe
bürünmesidir. Niteliği belirtilmemiş bir sanat eserini üslup dizisi içindeki
yerine yerleştirebilme yeteneğimizin, bir üslubun gelişmesinin tek yönlü bir
yol izlediğinin kanıtı olduğunu aşikârdır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, Toynbee için insanın maddi dünyası ne kadar
düzeltilirse düzeltilsin, bu insanın sosyal adalet isteyen ruhunu teskin
edemeyecektir. Batı insanının teknolojik buluşlarıyla dünya kaynakları
ayrıcalıklı bir azınlık ile ayrıcalıksız bir çoğunluk arasında böyle adaletsiz
dağıtıldıkça…