Arnold Toynbee ve Tarih Yaklaşımı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Arnold Toynbee ve Tarih Yaklaşımı
Yüzyılın yetiştirdiği en büyük tarihçilerinden birisi olarak kabul edilen Toynbee’nin tarih düşüncesinde temel analiz düzeyi olarak yapıla gelenin aksine devlet ölçekli
20 Kasım 2010 Cumartesi Saat 18:20

Yüzyılın yetiştirdiği en büyük tarihçilerinden birisi olarak kabul edilen Toynbee’nin tarih düşüncesinde temel analiz düzeyi olarak yapıla gelenin aksine devlet ölçekli bir yaklaşımın yerine medeniyetleri benimsemiştir. Onun tarih düşüncesinde kültür ve medeniyet kavramları önemli bir yerde konumlandırılmıştır.

Toynbee’nin Tarihin konusu olarak kültürleri kabul etmiş, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldıkları, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesini benimsemiştir. Bu bakımdan onun tarih anlayışı salt neden-sonuçtan ziyade tarihsel olay ve olgular arasındaki içsel bağlantıları da keşfetmek ve sözkonusu olay ve olgular arasındaki bu içsel bağlantıların şifrelerini çözmeye çalışmaktır.

Toynbee’ye göre Tarihin en yalın tanımı; tarihin zaman ve mekân içinde hareket eden insani olayların incelenmesi olduğudur. Fakat tarihçinin yaklaşımının özü, insani eylemleri zaman içinde yer alan olaylar gibi görmek değildir. “Olayların bütünlüğünü” korurken olayların kavramsal bütünlüğüne erişme çabasıdır. Bu analitik ve sınıflayıcı yöntemin antitezidir ama tarihin bu iki karşıt tanımı birbiriyle çatışmaz. Tarih bireysel olayların karmaşıklığını korumaya çalışmalı, aynı zamanda da belli bir anlam uyarlığı olan bir tasarım halinde onları inşa edebilmelidir. İşin doğrusu hiçbir bireysel olay ya da nesne, yüklemler ya da soyut tekrarlanabilir özellikler olmadan anlatılamaz, onun içinde geçmiş üstüne her önerme belli bir genelleme öğesi içerir.

Geçmişte yaşayan insanlar ile şimdi yaşayanlar arasında niceliksel farklılıkların çok yoğun bir biçimde olmasına rağmen bu farklılıkların niteliksel boyutlarda bu derece bir farklılığı ihtiva etmediği görülecektir. Bin yıl öncesinin insanı için de geçerli olan akli ve mantıki değerlerin fiziksel değişimler olmakla birlikte genel itibariyle şimdi içinde geçerli olduğunu belirtmekte yarar vardır. Tarihten ibret alınması ve bu alınacak dersler neticesinde bugünü açıklayıp, geleceği inşa edebilmek için geçmişte de benzer süreçlerin yaşanması kısacası tarihin tekerrür ediyor olması gerekir.

Evrende gerçek yenilik varsa, daha önceden hiç olamamış olaylar olabiliyorsa tarih, şimdiki zamanın eksik bir açıklaması olur. Geçmişten ders çıkarılabilmesi için hem geçmişte hem de geçmişle şimdi arasında tekrarlar ve benzerlikler bulunmalıdır. Tarihin bize bir dereceye kadar geçmişin hesabını vermesine ve şimdinin açıklanmasına yetecek kadar tekrar ve benzerlik vardır. Böylece yaptığımız seçimler hiç değilse kısmen aydınlanmış olur.

Toynbee tarihin konusu olarak kültürler ve medeniyetleri ele alırken burada dikkat edilmesi zorunlu olan bir tutum değişikliğinin de olması gerekliliğinden de bahsetmektedir. Ona göre tarih ile iştigal edecek olan araştırmacıların dünyanın sadece kendileri ve kendilerini aidiyet bağı ile bağlı olarak hissettikleri değerleri etrafında döndüğü zehabından kurtulmaları gerekliliği Toynbee için bir araştırmacıda olması gereken en zaruri özelliklerden birisidir.

Toynbee: “Tarihe coğrafi anlamda global bir biçimde bakmak, zamansal derinliği içinde bakmaktan daha kolaydır; ama dengeli bir global bakış için önce kendimizi bir yanlışlamadan kurtarmalıyız”, der. Belirli bir ülkenin, bir uygarlığın, bir dinin bizim olduğu için, sırf bu nedenle merkezi bir konumda ve üstün olduğunu düşünmek bir yanılsamadır. Bir tarihçi için, tarihe kendi atalarına duyduğu bağlılık açısından bakmak, onun, global panoramayı gerçek orantıları içinde görmesini zedeleyen raslansal bir pürüzdür.

Toynbee’nin zaman ve mekâna bakışının temel özelliği her ikisinin de bütüncül bir özellik arzetmesidir. Toynbee bu yönüyle tarihsel olayları sadece içinden çıktıkları ya da kaynaklandıkları şartların analiz edilmesiyle değil iç ve dış tüm etkenlerin varlığının hesaba katılarak ve zaman boyutunda da olay ve olguların varlığına etkilerin ilk başladığı ana kadar gitmeyi mekân olarak da neredeyse dünyayı bir bütün olarak ele almayı zorunlu kabul eden bilimsel bir anlayışın öncüsü olmuştur.

Zaman boyutunda nasıl İngilizlerin, Kuzey Amerika’ya ayak basışlarından başlayarak, Amerika’nın tarihini anlayamazsınız. İngilizlerin İngiltere’ye gelişlerinden itibaren başlayarak, İngiltere’nin tarihini anlayamazsınız. Aynı şekilde de mekân boyutunda da bir ülkenin tarihini o ülkenin sınırları dışında olanlara bakmaksızın yalnızca dünya haritasındaki yerini düşünerek anlamamız mümkün değildir.

Toynbee’nin tarihe bakışında geçerli fenomenlerden birisi de tarihin birikmeyle oluşmuş bir yığından ibaret olduğu görüşüdür. Fakat Toynbee bu yığının statik bir yapıda olduğu görüşüne de karşı çıkar, tarih birikerek değişen ve bir anlamda gelişen bir özelliğe de sahiptir. Fakat bu değişme bütünsel bir bakış açısı değişmesini de ihtiva etmekle birlikte kimyasal bir değişmeden daha çok fiziksel bir değişmedir. Tarihin asıl yapısı her zaman temelde varlığını devam ettirmekte, meydana gelen olgu ve olaylardaki değişmeler sadece biçimsel bir özellik sergilemektedir.

Biçim değiştirmek tarihin tabiatında vardır. Çünkü tarihin tabiatı, üzerine yeni şeyler ekleyerek devam etmektedir. Her ekleme bütünün kendisini değiştirir, çünkü biriken deneyimlerimizin ışığında geçmişin tümü birden değişik bir görünüm alır. Örneğin Tuchydides’in anlattığı Yunanistan bana 1914 Ağustos’unda 1914 Temmuz’unda olduğundan daha değişik gözüktü, çünkü aradan geçen zaman içinde 1. Dünya Savaşı patlak vermişti ve bu şüphesiz ki dünyanın eski toplamı üzerine eklenen olağanüstü uğursuz bir olaydı.

Toynbee’ye göre bu biçimsel farklılıklara rağmen özün aynı olması, değişik biçimdeki olay ve olguların genelde benzer/aynı nedenlerden neşet etmelerine sebebiyet vermekle, yüzyıl ya da bin yıl öncesi yaşananların sadece kabuk değiştirmiş biçimde yeniden yaşanmasını da beraberinde getirmektedir. Toynbee bu düşünceye sahip olmasını 1914 Ağustos’unda başlayan ve dünyanın o zamana kadar görmüş olduğu en büyük savaşlardan birisi olarak kabul edilen 1.Dünya Savaşı’nın başlangıcında, o gün yaşanan olaylarla Antik devirde yaşanan Pelopennes Savaşları arasında kurduğu bağa dayandırmıştır. Bunu kendisi şu şekilde ifade eder:

“1914 yılının Ağustos ayında beni yavaş yavaş saran yaşantının tıpkısının İ.Ö. 5.yy’da yaşamış bir tarihçi olan Tuchydides’in de başından geçmiş olduğu birden zihnimde aydınlandı. O da benim gibi dünyasını ikiye bölen büyük bir kardeş kavgasının etkisini duymuştu. Tuchydides bu kuşağın büyük savaşının o zamanın dünyasında çığır açıcı bir niteliği olacağını önceden görmüş ve zaman geçtikçe olaylar onu doğrulamıştı. Şimdi görüyorum ki Klasik Yunan tarihi ile modern Batı tarihi getirdikleri yaşantılar açısından çağdaştılar. İkisinin de akışında bir paralellik vardı. Karşılaştırmalı olarak incelenebilirlerdi. Çok geçmeden Yunan tarihi ile Batı tarihinin birçok başka örneği bulunan bir türün modeli olduklarını anladım. Saydığım uygarlıklar 21’e kadar çıktı. Şimdi ise modele uymayan birkaç örnek dışında 31 tane örnek sayabilirim. 20-30 örnek karşılaştırmalı bir inceleme, için yeterlidir.”

Toynbee, tarihsel süreçler içinde benzer şekilde yaşanan olay ve olgular arasındaki bu tür ilişkiler örüntüsünün raslansal bir pürüzden ziyade genel-geçer olmaya yakın bir özellik ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Onun için tarihte yaşanmış bu benzerlikler sadece maddi varlık sahasında görülen olay ve Olgulara özgü olmayıp daha soyut olarak nitelendirilebilecek ve uzun süreli büyük değişimler açısından da sözkonusu olabilmektedir. Toplumsal kültürlerin ortaya çıkması ve çevresinden etkilenip çevresini etkilemesi bu bağlamda görülmesi gerekli olan benzerliklerdendir. Toynbee bu düşüncesini şu sözleriyle dile getirmektedir:

“1.Dünya Savaşı olağanüstüydü ama onun bu niteliği yeryüzünde ilk defa görülmüyordu. Ansızın patlak veren birtakım başka olaylarda onun gibi dünyanın tüm tarihi görünümünü değiştirmiştir. M.Ö. 221’de Çin’in politik bakımdan birleşmesi, M.Ö 334’te İskender’in Çanakkale’yi geçişi, M.S. 633’te Arapların ortaya çıkması, 13. yy’da Moğolların Kuzey Asya steplerinden dışarı taşmaları gibi. Daha yavaş süreç içinde oluşan daha olağanüstü olaylarda vardır. Yunan ve Çin felsefelerinin gelişmesi, Museviliğin tek tanrıcılığı, misyoner dinlerin, tarımın ve sus gücünden yararlanmanın yaygınlaşması. Bizim yaşadığımız çağ, bütün geçmişi şimdiden çok farklı gösteren değişiklikler meydana getirmesi açısından ayrı bir özellik göstermez.”

Toynbee’nin burada zikredilmesi gerekli olan en önemli hususiyetlerinden birisi de onun tarihe yönelik bütüncül bakışının bir neticesi olarak değerlendirilebilecek olan tarihsel olay ve olguları analiz düzeyinde incelerken yapılageldiğinin aksine ulus-devletlerden ziyade medeniyetleri analiz düzeyine dâhil etmesidir. Toynbee için etnik temellerin sözkonusu olduğu ulus-devlet temelli tarihsel araştırmaların gerçeği tam olarak ve gerektiği gibi ortaya koyması özellikle bu araştırmaları yapan araştırmacılarında belli bağlarla aidiyetlerinin olması dolayısıyla sözkonusu olmayacaktır. Bu nedenle tarihsel araştırmalarda ulus-devlet yerine analiz düzeyi olarak daha bütünsel bir yaklaşımın sonucu olan kültürler yani medeniyetlerin ele alınması daha tutarlı ve bütüncül değerlendirmelerinde yapılmasını beraberinde getirecektir. Kısacası bütünsel bir kültüre olan aidiyet bağı bir anlamda daha dar bir aidiyet bağını oluşturan, aynı zamanda bunu zorunlu kılan ulus-devlet temeli araştırmalardan daha nesnel bir özellik taşıyacaktır.

Tarihe temel analiz düzeyi olarak medeniyetleri dâhil eden Toynbee için temel sorunlar medeniyetlerin nasıl varoldukları ve sona edikleridir. O bu konuda şunları söyler: “Bana göre medeniyetler kurulduktan sonra tehditlere karşılık vererek büyürler. Üstesinden gelemedikleri tehditle karşılaştıklarında yıkılır ve parçalanırlar.” Burada Toynbee medeniyetlerin mevcudu korumaya yöneldikleri zaman çözülme sürecine de girmiş olduklarını iddia eder. Ona göre bir medeniyetin varlık sahasındaki yerini devam ettirebilmesi için ulaşması gereken ideallerinin bulunması gerekir. Bu en geniş anlamıyla bir dünya hâkimiyetidir. Fakat Toynbee, bu dünya hâkimiyetinin nasıl sağlanacağı ya da nasıl sağlanması gerektiği konusunda ise idealist ya da realist görüşler arasında orta bir yol izlemeyi daha tercih edilebilir bulur. O’na göre: “Dünyada siyasal birliği zorla sağlama nasıl yıkıcı bir metotsa, işbirliği ile sağlama metodu da o kadar zor bir metottur”

Burada şunu da belirtmek gerekir ki her ne kadar bu tür bir egemenliğin sağlanması konusunda tarafsız bir noktada bulunduğunu söyleyebileceğimiz Toynbee nihai aşamada dünyadaki medeniyetlerin bir araya gelmeleri, tek bir aile gibi hareket etmeleri gerektiğini öne sürerek nihai aşamada oldukça idealist bir perspektif geliştirmiş de oluyor. Toynbee’nin en büyük korkusu iki dünya savaşının yıkıcı etkileri ortada iken dünyanın bir üçüncüsünü kaldıramayacağı öngörüsüdür. Eğer medeniyetler arası ilişkiler mevcut seyrini devam ettirirse insanlık kendi intiharınız hazırlıyor demektir. Ünlü tarihç bu düşüncesini şu sözleriyle ifade ediyor: “İki dünya savaşı ve günümüzde de süren dünya çapında yaygın endişe, bunalım, gerilim ve şiddet bütün hikâyeyi anlatıyor. İnsanoğlu tek bir aile gibi bir şey meydana getirmeyi başaramazsa mutlaka kendini yok edecektir. Birbirimizle bu nedenle yakınlaşmalıyız. Bu da birbirimizin tarihiyle yakınlaşmak anlamına gelir, çünkü insan yalnızca şimdiki an içinde yaşamaz. İnsanlar, zihni bir zaman akışı içinde, geçmişi hatırlayarak geleceğe umut ya da korkuyla bel bağlayarak yaşarlar.”

Burada meseleyi birazda mizahi ve bir anlamda magazinsel bir bakış açsıyla ele almak için şu tür bir yaklaşım faydalı olabilir. Hegel’in meşhur cümlesi, “düşünce boşlukta oluşmaz” gerçeğini Toynbee için ele alacak olursak, O’nun tarihsel olay ve olgular arasında tekerrür etmekten kaynaklanan benzerlikler olduğunu öne sürmesinin altında kendisi iyi bir şair olan eşi Rosalind Murray’ın fikirlerinden etkilenme ihtimali de sözkonusudur. Murray bir şiirinde tarihsel olay ve olgular arası benzerlikleri şu şekilde dile getirmektedir:

Duyduğum hiçbir şeyde yalnız değilim,
En mutlu ya da yaslı anımda,
Hiç tanımadığım sayısız dost,
Sevinç ya da kederde yanı başımda,
Adı, yüzü belirsiz dostlarım benim,
Ben doğmadan bin yıl önce ölen.

Toynbee’mi eşinden etkiledi yoksa kendisi mi onu etkiledi bilinmez ama bir tarihçi olarak Toynbee’nin ve bir şaire olarak Murray’ın tarihsel olay ve olgulara bakış açılarının birebir örtüştüğü dikkatlerden kaçmaması gereken bir ayrıntıdır.

Aslında olay ve olgular arası benzerlikler bulunduğu düşüncesi tarihçiler arasında salt Toynbee’ye özgü olan bir fikir değildir. Tarihin babası olarak kabul edilen Heredotos’da bu fikri taşımaktadır. Heredotos bu düşüncesini şu şekilde ifade eder:

Tac da tahtta,
Bir gün gelir devrilir,
Tozun toprağın içinde eşitlenir,
Yoksul kürekle, kıvrık orakla.
UYGARLIK YAKLAŞIMI,

Uygarlık ya da diğer bir ifadelendirme ile medeniyet önceki kısımlarda belirtmiş olduğumuz gibi Toynbee’nin tarih sistematiğinde temel analiz düzeyidir. Düşünce boşluktan oluşmaz temel önermemizin burada da uygulanmasının bir sonucu olarak bu sözcüğün özellikle daha köklü bir geçmişe sahip olan medeniyet sözcüğünün kökenine inildiği takdirde medeniyet denilen olgunun tarihsel süreç içinde hangi anlamları ihtiva ettiği ve en kısa ifadelendirme ile ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir. Böylece Toynbee’nin temel analiz düzeyi olarak medeniyetleri ele almasının temel nedenleri de daha açık bir şekilde anlaşılabilir.

Medeniyet, kelimesinin lügat anlamları, kavramın seyrini izlemek bakımından önemlidir. Medeniyet kelimesi, "me-de-ne" kökünden gelmektedir. "Me-de-ne", "şehre gelmek" anlamına gelmektedir. Bu kökten gelen "el-Medeniyye" kelimesi de "medeniyet, uygarlık" anlamlarına gelmektedir

Medeniyetin kavramsal anlamları, oldukça karmaşık bir serüvene sahiptir. Kavrama belki de ilk işaret edenlerden birisi olan İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde, şehirlilik anlamında "hadarilik" kelimesini kullanır. Hadarilik, bedevi toplumlara göre daha çok gelişmiş toplumları ifade eden bir kelimedir. Buradaki gelişmeden kasıt, ekonomiktir. Ekonomik olarak gelişen toplumlar da zamanla "hadari" hale gelebilirlerdi. Yani, bedevi-hadari arasındaki fark göçebe ve yerleşik hayat değildi. Mesela köylerde yaşayanlar, bedevi yerleşik hayatları olmasına rağmen bedevi sayılıyordu. Cemil Meriç, medeniyeti "insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kolektif araçların tümü" şeklinde tanımlar. Bu kolektif araçlara da "Güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi" diyerek açıklama getirir.

Bazıları ise bu hadaretin -kalkınmanın-, toplumun ya içeriden yani toplum içindeki gruplar ve tabakaların birbiri ile olan çatışması ya da dış merkezli olarak o toplumun diğer faklı toplumlarla çatışması yolu ile söz konusu toplum içerisinde bir duyarlılığın ve toplumda bir hareketliliğin oluşması ile doğacağını söylemişlerdir. Toynbee “Şüphesiz alem kendine özgü doğuş, olgunlaşma, iniş, bölünme ve parçalanma- şeklinde çeşitli aşamaları olan kalkınmaların yarattığı büyük iniş ve çıkışların, çalkantıların serüvenini oluşturduğu bir yolu almaktadır.” Tarzında kalkınma sürecini yorumlarken Spengler ile görüşlerinde paralellik arz ediyordu. Ancak Toynbee kalkınma fenomenine ilişkin zikredilen farklı yorumu ilave etmektedir.” Hadaretlerin çöküşü ile ilgili yorumda ise Toynbee, bu noktadaki etkenin, hadaretlerin sürekli olarak karşılaştıkları tehditlere yönelik, ilk başlangıçta olduğu gibi, insanların, söz konusu tehditlerin önünü sürekli olarak almaktan aciz kalmalarını başa çıkılmaz oluşlarını görmektedir. Konu ile ilgili olarak Toynbee diyor ki: "Toplumların herhangi birisinde, büyük çoğunluğun halkların yerine jakoben/baskıcı bir uygulamayla merkezi yönetimi korumaya çalışan egemen azınlıklar işbaşına gelir ise bu, hakim sınıftaki bu yanlış değişiklik hakim azınlığın reflekslerinden uzak, kendini dokusu ve hürriyet alanlarına çekmesinden sakınan bir halk yığınının, proleterya sınıfının gelişmesini kamçılayacaktır. Böylece sadece, toplumun içindeki bir tabakanın mücadelesi, hadaretinin gelişme dönemlerinde görülmesi mümkün olmayan bir parçalanmışlığı ve ardından da o hadaretin(medeniyet) çöküşünü hazırlamaktadır.”
Toynbee’nin medeniyet tasavvurunda özellikle Anglikan Hıristiyanlığı’nın da etkilerini görmek mümkündür. Bir bakıma Toynbee tarihsel bakış açısında kaderci bir anlayışında temsilcisidir. Ona göre tarihsel olay ve olguların perde gerisinde insanın iradesinden ziyade Tanrının iradesi vardır. Ve meydana gelen olay ve olgular hep Tanrının bu dilemesinden kaynağını almaktadır. Cemil Meriç İbn-i Haldun ve Toynbee hakkındaki değerlendirmelerinde bunu şu sözlerle anlatır:
“Tarihte farklı istikametler takip eden, gayeleri başka medeniyetler vardır. Kavimler ve medeniyetler bir rolü ifa etmek için tarih sahnesine çıkar bu rolü oynar ve çekilirler. Toynbee, İbn-i Haldun bu kanaattedirler.”
Peki günümüzde kullanılan biçimiyle medeniyet ne anlama gelmektedir. Bu konuda Toynbee’nin düşüncesi hayli özgün bir nitelik arzetmektedir. Toynbee'de bugünkü medeniyet tartışmalarında daha çok kullanıldığını düşündüğümüz bir kavram analizini görüyoruz. Toynbee medeniyeti, "belirli bir çağda var olan kültürün belirli bir türü ya da evresidir," şeklinde tanımlamaktadır. Sosyal Bilimler Sözlüğünde de benzer bir tanıma rastlanmaktadır: "Değişik coğrafyalarda yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum, inanç, sanat eseri, vb. maddi-manevi ürünlerin belirli bir zaman kesitindeki genel adı."

Toynbee uygarlık/medeniyet anlayışını ünlü tarihçi ve tarih felsefecisi P. Bagby’nin ve V. G. Child’in görüşleri ile kendi görüşleri arasında bağ kurarak açıklamaya çalışıyor: “P. Bagby, uygarlığı; “kültürün kentlerde bulunan çeşidi” olarak tanımlamamızı öneriyor. Kentleri de, çoğunda ya da daha doğrusu çoğunluğunda oturan insanların yiyecek üretmekle uğraşmadığı barınaklar topluluğu olarak tanımlıyor. P. Bagby doğruya çok yaklaşmasına rağmen tam isabet ettirdiğini söylemek zor görünüyor. V. G. Child’in “uygarlık” adıyla anılan kültür çeşidinin doğuşu ile eşanlamlı olmak üzere türettiği şehirleşme devrimi de öyle. Şehirsiz olduğu halde uygarlaşma sürecine girmiş toplumlar vardır. Onun için sanırım bir adım daha ileri gitmeli ve uygarlığı yalnız, yiyecek üretmekten değil, toplum hayatını maddi anlamda uygarlık düzeyinde yürütebilmek için gerekli başka iktisadi etkinliklerden de (endüstri ve ticaret gibi) kurtulmuş bir azınlığın varolduğu toplum durumlarıyla eşitlemeliyiz. Bu iktisat dışı uzmanlar, profesyonel askerler, yöneticiler, rahipler bildiğimiz uygarlıkların çoğunda şüphesiz ki şehirliydiler. Toplumda iktisadi etkinliklerden kendini kurtarmış bir azılığın varlığı, uygarlığın tanımlanmasından çok uygarlığı tanımamızı ve tespit etmemizi sağlayan bir işarettir. Bana göre uygarlık; insanlığın herkesi kapsayan bir ailenin (tek bir ailenin) üyeleri olarak, tam bir uyum halinde yaşayabilecekleri, bir toplum durumunu yaratmak için girişilmiş bir çaba şeklinde tanımlanabilir. Bilinen bütün uygarlıkların, bilinçli değilse bile bilinçsiz bir şekilde amaçladıkları hedefin bu olduğuna inanıyorum.”

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılabileceği gibi Toynbee’ye göre tüm medeniyetlerin ortak tasavvuru bir dünya medeniyeti oluşturabilmektir. Bu da siyasi alanda dünya hâkimiyetini zorunlu kılan bir düşünüş biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Toynbee dünyada bugüne dek oluşmuş bulunan medeniyetlerin sınıflandırmasını ve adandırmasını da kendi tarih terminolojisi bakımından değişik bir biçimde ele almaktadır.

Yaşadıkları yer ve zamana dikkat çekerek çok sayıda medeniyet adı vermek mümkündür. Mesela, Toynbee, dünya üzerinde 21 medeniyetin varolduğunu söyleyerek, bütün medeniyetleri, iki grup içinde değerlendirir; bunlar, tam gelişmiş medeniyetler ve ölü doğan medeniyetlerdir. Tam gelişmiş medeniyetler, kendi aralarında bağımsız medeniyetler ve uydu medeniyetler olmak üzere ikiye ayrılır. Mesela, tam gelişmiş bağımsız medeniyetlere, Orta Amerika medeniyeti, And Dağları medeniyeti, Ortadoks Hıristiyan ve İslam medeniyetleri örnek verilir. Tam gelişmiş uydu medeniyetlere ise, Missisipi, Güney And, Elam, Urartu, Japon, Tibet gibi medeniyetler örnek verilmektedir. Ölü doğan medeniyetler ise, Mısır'ın gölgede bıraktığı İlk Suriye medeniyeti, İslam'ın gölgede bıraktığı Nasturi Hıristiyan medeniyeti örnek verilebilir.13 Huntington'un aralarında kırılmaların yaşanacağını söylediği medeniyetler de bu tanım çerçevesinde ele alınabilir. Huntington, çağdaş dünyada 7 veya 8 medeniyetin yaşayacağını söylemektedir. Bunlar Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleridir. Bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, belli bir zaman ve yerde yaşayan medeniyetlere çok sayıda örnek vermek mümkündür.

Toynbee, medeniyetlerin kaçınılmaz bir zorunlulukla değil, belirli nedenlere bağlı olarak kurulup geliştiklerini, sonra da yıkılıp gittiklerini bildirir. Bu nedenle de medeniyetler için yıkılış bir kader değildir. Tedbir alınırsa, uzun süre ayakta kalabilirler.

Toynbee için bir medeniyetin doğması ve gelişmesi için bazı engelleyici durumların varlığı da gereklidir.
Bütün milletler/toplumlar onların varlık alanı sayılan tarih içindeki yürüyüşlerinde zaman zaman önemli sorunlarla karşılaşabilirler; bu doğaldır. Toynbee'ye göre, toplumlar karşılaştıkları sorunların üstesinden geldiklerinde, bu onları daha donanımlı hale getirmekte; potansiyellerinin aktüelleşmesini sağlamakta ve özgüvenlerini perçinlemektedir.
Toynbee: “Bir uygarlığın doğup büyümesinde iklim, bitki örtüsü, komşu kavimlerin baskısı.. gibi çevreden gelen etkilerin (yani meydan okumaların) şiddeti çok belirleyicidir” der.
Eğer çevreden gelen meydan okumalar, o uygarlık tohumunun baş edemeyeceği kadar şiddetliyse, mesela Antarktika’daki iklim koşulları böyledir, orada hiçbir uygarlık hamlesi tutunamaz. Diğer taraftan, mesela Havaii’de olduğu gibi, fiziki ve beşeri çevreden, insan topluluklarını elele verip müşterek düşmana karşı koymaya sevkedecek hiçbir meydan okuma yoksa, orada ne doğru dürüst bir mimari, ne silah sanayii, ne de bizi bölünüp parçalanmaktan, iç ve dış tehditlerden koruyacak bir devlet organizasyonu kurulabilir. Öyle olunca da, insanlar kollektif hatalarının cezasını, uçurumlara yuvarlanarak çekerler, çünkü onları uçurumun kenarından çekip alacak bir kurtarıcıları bile yoktur. O yüzden uygarlıklar, ancak makul, yani ‘gerekli çaba gösterilirse baş edilebilir şiddette’ meydan okumaların olduğu ortamlarda yeşerebilir. İndus Vadisi, Mezopotamya, Akdeniz Havzası ve tabii Avrupa işte böyle ortamlardır.

Toynbee’ye göre medeniyetleri yıkıma götüren ve birbiri ardı sıra gelen başlıca üç sebep vardır:
1- Seçkinlerin, ahlaken bozularak otoriteyi ve hâkimiyeti temin için zora ve baskıya başvurmaları.
2- Büyük kitlelerin, azınlığı oluşturan seçkinlere güvenlerini yitirmeleri.
3- Böylece toplumsal birliğin bozulması.

Bu durumda, egemen azınlıkla, küskün çoğunluk arasında çatışma ortaya çıkar. Kendini yenileyemeyen toplumsal kurumlar, doğal olarak çökmek, ya da yerini başkalarına terk etmek durumuyla karşı karşıya gelirler. Bu gelişmelerin sonunda, ya arkaik (geçmişe hayranlık), ya da fütürist (geleceğe bağlanma) şeklinde iki zıt yaklaşım ortaya çıkar ki her ikisi de özde aynıdır ve bir kaçışın ifadesidir. Bu kaçış, ya "militarizm", ya "milliyetçilik", ya "modernlik" veya "dinsel bağnazlık" şeklinde tezahür eder. O’na göre, hiçbir medeniyet, diğerinden tamamen habersiz ve kopuk değildir. Her medeniyet, kendinden öncekilerden bazı şeyler alır, kendinden sonrakilere de bazı şeyler verir. Yaşamakta olan medeniyetler şunlardır: Batı (Katolik-Protestan), Ortodoks, İslam, Uzak Doğu ve Hint. Fosilleşmiş olarak nitelediği ölü medeniyetleri de şöylece sıralamaktadır: İran, Mısır, Yunan, Suriye, Hint öncesi medeniyetler, Çin öncesi medeniyetler, Minos (Girit), Sümer, Eti, Bâbil ve Güney Amerika uygarlıkları (Andeenne, Yucateque, Azteque ve Maya).

Medeniyetlerin oluşmasının fiziksel temellerinin incelerken Toynbee göçebelik ve çiftçilik arasında yapılması gerekli bir tercih de göçerliği tercih eder. Onun için göçerlik çiftçilik ya da benzeri diğer uğraşlardan daha ziyade br medeniyete temel olabilecek niteliklere sahiptir.

Atlı çobanların göçer hayat tarzları, onlara yerleşik tarımcı toplumlardan farklı özellikler kazandırmıştır. Kültürlerin kıyaslanabilir olmadığına ilişkin inancımız, yukarıdaki türden ilerlemeci bir tarih tezi karşısında ayak bağı da değildir. Bu sayede, Toynbee'nin göçerlerin hayat tarzı hakkındaki görüşlerine kulak vermek mümkün olmaktadır. Toynbee, göçerliğin birçok bakımdan çiftçilikten üstün bir yetenek olduğunu düşünür. O'na göre; başta hayvanların ehlîleştirilmeleri, yabanî bitkilerin ehlîleştirilmesinden daha üstün bir uygulamadır. Ekonomik bakımdan ise; çiftçi, yetiştirdiği ham mahsulü doğrudan doğruya tükettiği halde göçer, aslında yenmesi mümkün olmayan otları hayvanlara yedirerek onları süte, ete ve yapağıya dönüştürür. Bunun için zorlu fizikî şartlara uymak gerekir ki; bu etkenler çobanlık yeteneği yanında askerî yeteneklerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fizikî ve ahlâkî dayanıklılık bunun sonucunda tekâmül eder. Toynbee, "göçerin hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir" der.

Bu egemenliğin uzun ömürlülüğünü araştırırken, Toynbee Osmanlı sistemini peşinen göçebe imparatorluklarından biri olarak algılıyor ve onlarla karşılaştırıyor. Bozkırdaki toplum yapısının, göçebelerle onların "insan olmayan sürüleri"nin bileşimi olduğunu varsayıyor. Bu ortamda göçebenin, sürüsünün sırtından geçinen bir parazit olmadığını belirtiyor, çünkü her iki taraf birbirine muhtaçtır: Göçebe, sürüsünün ürünlerini kullanırken, onu geçindirmek zorundadır; bu işi de özel olarak eğittiği evcil hayvanların yardımıyla yapıyor. Ancak, göçebeler uygarlaşmış bir ortamda yerleşik düzene geçtikleri zaman, bu toplum yapısı "yurtsuz kalmış göçebeler" ile "yerli insan sürüsü" bileşimine dönüşüyor. Bu yeni yapıda eski göçebe artık "sürüyü" geçindirmek zorunda kalmadığı gibi, üstelik "üretmeyen bir egemen sınıf olarak ... Üretken bir halkın emeğinden" geçinerek ekonomik bakımdan gereksiz hale geldiğinden, "sürü"nün paraziti oluyor.

Göçebe devlet kuruluşlarının kısa ömürlü olmasını Toynbee işte bu çoban sürü ilişkisindeki karşılıklı işlev bozulmasıyla açıklıyor. Göçebe kuruluşu olarak dolaysız biçimde göçebe düzenine bağlandığını varsaydığı Osmanlı İmparatorluğu'nun yanı sıra uzun ömürlü olabilmiş ve yine göçebe imparatorluklarından saydığı Part Devleti ile Abbasî Halifeliği'nin başarısını da, "yüksek göçebe sanatı" olarak adlandırdığı yardımcı hayvan eğitimini "yerleşikliğin şartları"na uygulamış olmalarında görüyor: Yardımcı hayvanların yerini, çobana (Padişaha) "insan sürüsünü" (Reayayı) geçindirme ve yönetmede destek veren yardımcı insanlar (köleler) almıştır. "Reaya" sözcüğünün dar anlamıyla "sürü" demek olması, bu tezin ilham kaynağıdır.

Burada konuyla ilintili olduğunu düşündüğümüz bir sorunsal da temelinde göçerlik olan Osmanlı’nın uzun ömürlü olmasının nedenleri üzrinde durmanın Toynbee’nin medeniyet tasavvurunun anlaşılması bağlamında önemli ipuçları sağlayabilecek olmasıdır. Birçok batılı tarihçi için “Osmanlı’yı kalıcı kılanın ne olduğu” sorusunun doğru cevabını bulmak, Osmanlı’nın altı yüzyıllık hâkimiyetinden çok daha zor olmuştur. Aslında bu durumu, zorlanmadan daha öte, göz ardı etme olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu yaklaşımın temsilcilerinden birisi de Arnold Toynbee’dir. Toynbee’ye göre; “Medeniyetlerin bir kısmı gelişmeye müsait medeniyetlerdir, bir kısmı ise daha gelişmeden düşük yapmış medeniyetlerdir, bir kısmı da bir şey bulup, o bulduğu şey etrafında kendi kendini dondurmuş, mahkûm etmiş medeniyetlerdir.”

Toynbee medeniyetlerin kaçınılmaz olarak doğum, büyüme, çözülme ve yıkılma süreçlerini yaşadığını böylece medeniyetlerin birbirlerinin üzerine oturdukları tezini ileri sürer. Bu süreçte dinlerin konumu ilginçtir. Bu süreç dinleri yükseltmekte; dinlerin basamak taşları olarak kullandıkları vahiy ortamını medeniyetlerin yıkıntıları sağlamaktadır. Toynbee medeniyetleri insan toplumlarını Batı, İslam, Uzak Doğu, Hint şeklinde sınıflandıran bir olgu içerisinde algılamakta; bu isimlerin akılda, din, mimari, resim üslup ve gelenek açısından farklı şeyler uyandırdıklarını düşünmektedir. Medeniyetler sürekli bir etkileşim halindedir. Hıristiyanlık ve İslâm; Suriye ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden, Yahudilik ve Zerdüştlük ise Suriye ve Babil medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuştur. Bu arada daha da ayrımlaştırılırsa Toynbee’ye göre Hıristiyanlıkla İslam, Grek ve Romen medeniyetinin yaptığı etkiye birer tepki olarak doğmuşlar; Hıristiyanlık yumuşak bir tepki iken İslam sert bir tepki olmuştur. Bu tez medeniyetlerin diğer medeniyetleri hem etkisiyle hem de onlara karşı olan tepkiyle doğduğunu ileri sürmektedir. Toynbee İslam’a coğrafî ve zamansal bir mekân sunmaktadır. Kendi ifadesiyle “Bizim üvey kardeşimiz İslâm da kıtada (Asya) iyice yetişmiş; İslâm’ın sınırları Asya kıtasının Kuzey Batı Çin’deki merkezinden Asya’nın Afrika yarımadasındaki Batı sahillerine kadar uzandığını” belirtmektedir.

Medeniyetlerin oluşumda teknikte meydana gelen değişimlerin yol açmış olduğu değişimlerToynbee’nin medeniyet perspektifinde önemli bir yer tutmaktadır. O’na göre küçük teknik değişiklikle büyük toplumsal ve bir anlamda kültürel değişimleri de beraberinde getirebilme potansiyeline sahiptirler.

Tekniğin topluma etkisi açısından şu tespit önemlidir: İnsan toplumlarında gerçekleşen bir tek teknolojik gelişme bile büyük sonuçlar meydana getirebilir. Örneğin Avustralya adalarından birinde yaşayan Yir Yurent yerlilerine madenden yapılmış balta veren misyonerler bunun kısa sürede taşa dayalı hayatı, sosyal ilişkileri, hatta dini, inanç ve efsaneleri sarstığını, değiştirdiğini tespit etmişlerdir. Teknik, burada kültür değişiminin önemli bir dinamiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Kültürler başka kültürlerle temasa geçerek, ekolojik alanların değişmesiyle veya kendi içinde meydana gelen gelişmelerle değişmektedir ki bu durumlar en fazla teknik değişimden etkilenmektedir.
Teknik toplumsal gelişmenin bir unsurudur. Toplumsal gelişme, bilim alanında ve insanın doğaya hükmetmesi anlamına gelen teknoloji alanındaki etkinlik derecesine bağlıdır. Ancak tekniğin katkısıyla üretilen yeni medeniyet, sorunlara çözüm sunabilmekte midir? Görülüyor ki bu defa çözüm olduğu zannedilen teknik yeni bir çözümsüzlüğün de kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Toynbee zihnin teknik ve yeteneklerine rağmen batılı insanın Âdem’den miras kalan günahtan kurtulamadığı gibi yüz binlerce yıl önce ilk insan’ın bugün bizim kendi içimizde bulduğumuz fiziksel ve ruhsal özelliklere sahip olduğunu belirtmektedir. Daha da ötesi biz insanlar teknik makineler keşfettik; ama annelerin bebeklerine bakmalarına yardımcı olacak iş gücünden bile mahrumuz. Teknik, işsizlik kurumunu üretmiştir. Bir yandan ufkumuz evrene, ilk çağlara kadar uzanmakta; ama diğer yandan aynı ufuk dar mekânımıza sıkışmış durumda kalmaktadır.

Toynbee burada özellikle Batı medeniyetinde varlığı sözkonusu olan teknikle ilgili paradoksun ilerde ne gibi tehlikeli sonuçlara sebeiyet verebileceği konusunda oldukça karamsar bir tablo çizmektedir. Sözkonusu paradoksun sadece medeniyetlerin ya da ulus-devletlerin içinde olmadığını insanın kendisinde dahi mündemiç olduğunu ileri sürmektedir.

Toynbee Batı medeniyetini yargılarken “dünyamız beklenmedik bir şekilde insancıl duygularla dolmuş durumda, ne var ki işitilmemiş derece bir sınıf mücadelesinin, milliyetçiliğin ve ırkçılığın içine batmış durumda. Bu kötü istekler soğukkanlı, bilimsel olarak hazırlanmış zulümlere batmıştır. Birbirine zıt bu iki düşünceyi iki davranış biçimini yalnızca aynı dünyada değil, aynı ülkede, hatta aynı ruhta bulabiliriz” demektedir.

Bugünün küresel hegemonyasında dünya nüfusunun çok az bir kısmının, gelirin tamamına yakınına paylaşması bu adaletsizliğin katmerlenerek devam ettiğini göstermektedir. Toynbee, bu noktaya değinirken, sınıf belasının teknoloji ile güçlendiğini belirterek, insanın maddi durumu ne kadar düzelirse düzelsin, bu, insanın sosyal hayatı isteyen ruhunu teskin etmeyecektir. Batılı insanın teknolojik buluşlarıyla dünya kaynakları ayrıcalıklı bir azınlık ile ayrıcalıksız bir çoğunluk arasında böyle adaletsiz dağıldıkça... demektedir.

Toynbee’ye göre de Batı uygarlığı çökmenin ve parçalanmanın bütün belirtilerini ortaya koymuştur. Bu çöküntünün sebepleri ise; azınlıktaki yaratıcı gücün kesilmesi, buna paralel olarak da çoğunluğun mimesisinin (taklit) durması ve bütün bunların bir sonucu olarak da toplumun bütünündeki toplumsal birliğin kaybolması. Fakat bütün bunlara rağmen Toynbee’ye göre, Batı uygarlığı bütün şansını kaybetmiş değildir. Kendisini halen bir mucize kurtarabilir. Tanrıya toplumumuzu bir kez bağışladığı ve nadim bir ruh ve kırık bir kalple yine istersek reddetmeyeceği affı için dua edebiliriz, etmeliyiz de...

Batı medeniyetinin ürettiği çözümsüzlük insanları Afrika’da çözüm aramaya itmiştir. Bunda da Batı’nın teknik anlamda gelişmesine rağmen ruhsal alanda halen Ortaçağ karanlıklarında olması ve ruhunu arındıracak herhangi bir geçerli fikr demetine sahip olmaması etkendir. Batı Hıristiyan olmasına rağmen bunun kıymetini yeterince takdir etmekten aciz bir noktadadır. Örneğin Toynbee, antropologlara göre Orta Afrika Negritolarının (yerli) tanrı-insan ilişkileri konusunda saf ve yüce inanışlarının var olduğunu, bu inanışın korunması gerektiğini ve bunların insanlığımıza yeni bir soluk verebileceğini ileri sürmektedir.

Tekrar etmemiz gerekirse Toynbee, uygarlıkların dinsel karakterin, bölgesel ve siyasal niteliklerle birleşmesinden oluştuğunu, “yaratıcı azınlığın” soysuzlaşmasının uygarlığın sonunu getireceğini yazmaktadır. Bu yüzden Batı uygarlığının “çöküş” aşamasına geldiği sonucuna ulaşmıştır. Çöküşü önlemenin yolu ise, “Tanrının krallığını aramaktan” geçmektedir. O’na göre, insanlık tarihinin son ereği ve insanın yeryüzünde sahip olduğu en üstün iyilik ve en yüksek ölçüt, Hıristiyanlıktı. “Tarih, Tanrıyı daha iyi tanımaya yaklaşmanın ve onu daha çok sevmeye ulaşmanın gittikçe artarak gerçekleşmesidir.”
KÜLTÜR VE TOPLUM

Cemil Meriç’e göre Alman tarih felsefecileri kültürle medeniyeti ayırır. Danilevsky "Avrupa ve Rusya"da her ülkenin kendine göre bir kültürü olduğunu ileri sürer. Kültürler milletin ruhunda yaşayan bilgiler, inançlar ve bedii telakkilerdir. Kültürler tarih sahnesine çıktıktan sonra 1000-2000 yıl yaşarlar. Gerçekleştirecekleri mefkureyi gerçekleştirdikten sonra medeniyet olurlar. Spengler, Toynbee aynı görüşü geliştirirler. Kültür canlıdır, olmakta olan, oluş haline geldikten sonra taşlaşır. Fransız İhtilali'nden sonra Fransız kültürü medeniyetleşir. Medeniyetler megalopolislerde (Londra'da, Paris'te, New York'ta) ölümlerini beklemektedirler.

Don Kişot kültürdür, Sanso Panso medeniyettir. Don Kişot çöken bir devri kılıcı ile yaratabileceğine inanır. Kalıplaşmayan, katılaşmayan, hayal için yaşayan tam bir spontaneité (kendiliğindenlik) örneğidir. Sanso, 2 x 2 = 4'ten başka inancı olmayanın bir timsalidir. Türkler Selçuk ve Osmanlı'ya kadar kültür merhalelerini yaşarlar. Aynı ağaç Osmanlı'ya kadar çiçektir, Osmanlı'da meyve verir.

Burada Tpynbee’nin kültür ve topluma bakışını daha iyi analiz edebilmek gayesiyle diğer bir ünlü tarihçi Spengler’le aralarındaki bağıntıyı incelemek yerinde olacaktır. Comte ve Marx’ın tarih felsefesiyle bütün dünya tarihini birleşik bir hedefe yönelen süreç olarak kavrayan anlayışın devri kapanmıştır. XIX. Yüzyılda ilk olarak güçlü teknik kazanımlarla büyük endüstri devletleri tarafından temellendirilen, sarsıcı olmayan bir ilerleme inancı ortaya çıktı. Bu yüzyılın başlangıcında bir kriz durumunun yaklaşması, I. Dünya Savaşı’nın yeni sınırlar getireceğine dair kanaati uyandırdı. II. Dünya Savaşı’nda bu tekrar etti. Toynbee ve Spengler ittifakla batıya bağımlı bir ‘Dünya Tarihi’ sürecini reddetme görüşündedirler ve genellikle birbirine benzer gelişme kurallarıyla yükselen ve biten birçok bağımsız kültür çevrelerinin (Spengler’de 8, Toynbee’de 21) bulunduğuna karar verirler. Bunun yanında Gianbattista Vico (1668-1744)’nun benzerini geliştirdiği antik çağa yönelik kültür devirleri teorisini kurarlar. Kültürlerin üç gelişme aşaması Spengler’de sembolik erken kültür, metafizik yüksek kültür ve uygar yüksek kültürdür. O, bu evreleri 8 yüksek kültürde algılamak ister, öyle ki ancak birbirine uyan safhalar arasında enteresan karşılaştırmaların yapılması mümkündür. XVIII. Yüzyıldan itibaren (Montesquieu, Gibbon vs.) erken antik devirle çağdaş devrin karşılaştırılması, bu fikrin çıkış noktası olmuştur. Sürekli ilerleme öğretisi olarak Spengler, bitkisel gelişmeyi yani çiçek açma ve solmayı kültürün karşılığı olarak görür.

Her şeyden önce Spengler’in başka bir kültüre her gerçek yönelim ve bağlantının imkânsız olduğuna dair öne sürdüğü görüşe, tutarsızlığı dolayısıyla eleştirel itiraz yapılabilir. Spenglerci kültür çevreleri öğretisinin diğer bir abartısı da yine onun tarafından ileri sürülen yabancı kültürlerin anlaşılmasının imkânsızlığı meselesidir. Nihayet Spenglerci tarih felsefesi, dünya tarihi mantığına göre sorulan sorunun cevabını şöyle verir: kültürler (olgunlaşma, gelişme ve solma), toprakta çiçekler gibi yüksek bir amaçsızlık içerisinde gelişirler. Kaderciliği kabullenmeye ve uygarlık müessesesinden vazgeçmeye davet etmek, nihilistçe görünüyor.

Arnold Toynbee, Spenglerci sistemi, kendi Anglikan dindarlığına uydurabilmek için değiştirdi. O da dünya tarihini 21 farklı kültüre ayırdı, fakat Spengler’in zıddına bu kültür çevreleri onda geçişsiz değildir, bilakis dar bir bağımsızlık ilişkisi içinde dururlar ve ona göre gelecekte bir nevi dünya kültürü sentezi mümkün olacaktır. Toynbee’nin araştırdığı 21 kültürden 15’i –Germen-Helen uygarlığı gibi- öncü kültürler, 6’sı doğrudan doğruya iptidaî durumdan doğan kültürlerdir. Kültürleri bitkiler gibi gören Spengler’a karşın, Toynbee bir “kültür doğuş teorisi” geliştirdi. Ona göre yüksek kültürler, eğer yaratıcı bir seçkinler grubu, özel bir meydan okumaya karşı, özel bir cevap vermeyi bilirse ortaya çıkabilir. Bu tür meydan okumalar coğrafî-iklimsel veya askerî-siyasî olabilir. Esasen belli bir ölçüyü aşmamalıdırlar, çünkü aksi hâlde mevcut güçler, sadece varlıklarının devamı için harcanır (meselâ bu yüzden yüksek bir kültür geliştiremeyen Eskimolar gibi). Kültür kurucu azınlıktan yola çıkıp, kitlelere uyarak genişler ve kurucu seçkinler hüküm sürdükçe pekişir. Toynbee, Avrupa’nın hâlihazırdaki durumunun geç Antik devirle benzerliği konusunda yorumlar yapar. Bugün seçkinlerin görevi, bir Dünya devletinin kurulmasıdır ki bunu Romalılar başka bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Ona göre bu mutlaka olacaktır, görev sadece bunu savaş yoluyla gerçekleştirmeyi önlemektir. Toynbee bununla birlikte Hıristiyanlıkta esaslı bir değişmeyi de ummaktadır, ama diğer yüksek kültürlerin de (meselâ Hint ve Çin kültürleri) içinde gelişebileceği bir Hıristiyanlık. Toynbee’nin başarılı Hıristiyanlık kilisesi devleti böyle teşekkül edecektir. Raymond Aron, Toynbee’nin tarih felsefesini şöyle karakterize eder: Toynbee, Spengler gibi başlar, fakat Anglikanizme dönen Bossuet gibi bitirir.

O. Spengler’e göre, kültürler de organizmalar gibi doğar, büyür ve ölürler. Teknik bakımdan korkunç bir gelişim gösteren Batı şehirlerinde Batılı insan bu kültürün çöküşünün tregedyasının son perdesini hem seyrediyor, hem de oynuyor. Bugün Batı sanatı katılaşmış, niceliksel, teknik, taklitçi, tekrarcı, çocuksu, taşlaşmış bir aşamaya girmiştir. “Bugün sanat diye yapılan şey, iktidarsızlık ve sahteciliktir... Bugün sergilere, konserlere, tiyatrolara gidiyor, halkın tutacağı şeyler ortaya koymaktan zevk alan gürültücü çılgınlar, çalışkan ayakkabı tamircileri görüyoruz. Spenglere göre bu bütün kültürlerin son perdesinde böyle olmuş ve aynı durum bugün Batı kültüründe de olmaktadır. Kısacası Batı kültürü piyesin son perdesinde, finişe gelmiş durumda...

Cemil Meriç’e göre Medeniyetler ölürler, ancak şekil değiştirerek yeniden doğabilirler. Medeniyetler fanidir. İbn Haldun'dan Toynbee'ye kadar. Toynbee yalnız Hristiyanlığı istisna eder ve Hristiyanları kiliseye duaya çağırır. Bugün Avrupa çöküş halindedir, biz orada bir medeniyetin rüyasını yaşıyoruz. Avrupa ilahinin yerine beşeriyi, beşerinin yerine maddiyi geçirdiği için yıkılış içindedir. Biz bir yangını taklid etmek istiyoruz, der. O’nun bu görüşleri bir çok bakımdan Toynbee ile paralellik arzeder.

Toynbee, medeniyet kavramında olduğu gibi topluma bakış açısında da yeni bir şeyler getirmeye çalışır. Kendinden öncekilerin toplumun somutlaştıran tavırlarına karşılık eleştirel bir tutum içine girer. Toplumun ne olduğu konusunda Toynbee: “Toplum insanlar arasındaki toplam ilişkiler ağıdır. Toplumu meydana getiren öğeler böylece insanlar değil insanlar arasındaki ilişkilerdir. Bir toplumsal yapıda bireyler sadece toplumsal yapının odak noktalarıdır. Hobbes’un Leviathan’ının ünlü kapak resmi, toplumu bir yığın normal boyda oluşmuş dev bir insan biçiminde resmeder ama bu tek kelimeyle gerçekliğin çarpıtılmasıdır. İnsanlardan, toplumun ya da toplumu meydana getiren kurumlardan herhangi birinin üyesi olarak söz eden yaklaşımlarda böyledir (örneğin bir kulübün, bir kilisenin, bir sınıfın, bir ailenin üyesi olarak). İnsanların gözle görülür ve elle tutulur bir derlemesi bir toplum değildir, bir kalabalıktır. Kalabalık, toplumun aksine toplanabilir, dağıtılabilir, fotoğrafı çekilebilir ya da kılıçtan geçirilebilir.”

Her toplumsal ilişkiler ağı bir kültürün taşıyıcısıdır ve pratikte bir toplumla o toplumun kültürünü birbirlerinden ayrı olarak incelemek mümkün değildir. Her uygarlık bir toplumun ilişkiler ağında temellenir ve pratikte bir uygarlıkla toplumunu birbirlerinden ayrı olarak incelemek mümkün değildir. Bir uygarlık “anlaşılabilir bir inceleme alanı” olarak tanımlanabilir; belli sayıda değişik halkların farklı eylem alanları arasındaki ortak zemin ve belirli bir toplum türünün bir temsilcisi. Bir ilişkiler ağı, mekan boyutunda olduğu gibi zaman boyutu içinde de yer alan bir olay olduğuna göre, belli evrelere sahip olacaktır. Tarihleri şimdiye kadar kayda geçen uygarlıklar, ayrı ayrı doğumları olan nesnel gerçekliklerdir, bunların çoğu ayrıca çeşitli dönemlerde, çeşitli derecelerde serpilip büyümüşlerdir, bazıları çözülmüştür bazıları da erimeyle sonuçlanan bir çözülme sürecinden geçmişlerdir. Uygarlıkların kalıplı evrelerden meydana gelen bir tarihleri olduğunu söylerken bunları insanlaştırmıyorum. İnsani olmayan bir anlaşılabilir inceleme alanında “örneğin bir kristal” düzenli evre kalıpları inde değişen bir nesnel gerçeklik olabilir.

Uygarlıklar, tıpkı anayasalar, devletler, kiliseler gibi ve aynı nedenlerle gözle görülmeyen varlıklardır. Ama uygarlıklarında gözle görülür tezahürleri olur, Prusya devletinin altın taçlı kartalları ve dikenli miğferleri, Hıristiyan kilisesinin çarmıhları ve cübbeleri gibi. Bir Mısır, bir Yunan bir de Rönesans öncesi Avrupa heykelini yan yana koyun. Bunlardan hangisinin, hangi heykel okulunun ürünü olduğunu görmemek imkânsızdır. Üç sanatsal üslubun birbirinden ayrılığı sadece gözle görülebilir değildir; kesindir, herhangi bir devletin ürün ya da amblemlerinden daha kesindir. Bir uygarlığın ayırıcı sanatsal üslubunu, zaman ve mekân içinde araştırmak, bu üslubun dile getirdiği uygarlığın zaman ve mekân sınırlarını da açığa çıkarır. Herhangi bir uygarlık çevresi içindeki çeşitli üsluplar, kendi ararlında belirli bir tutarlılığa yönelirler ve üsluplar uygarlık tarihinin girdiği dinamik biçimlerin ete kemiğe bürünmesidir. Niteliği belirtilmemiş bir sanat eserini üslup dizisi içindeki yerine yerleştirebilme yeteneğimizin, bir üslubun gelişmesinin tek yönlü bir yol izlediğinin kanıtı olduğunu aşikârdır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Toynbee için insanın maddi dünyası ne kadar düzeltilirse düzeltilsin, bu insanın sosyal adalet isteyen ruhunu teskin edemeyecektir. Batı insanının teknolojik buluşlarıyla dünya kaynakları ayrıcalıklı bir azınlık ile ayrıcalıksız bir çoğunluk arasında böyle adaletsiz dağıtıldıkça…

Etiketler: Arnold ToynbeeTarih Yaklaşımı
tarihsuuru.com
Bu yazı toplam 1946 defa okundu.
GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
Yorumlayan:
Salih Tuna
Tarih:01 Aralık 2011 Perşembe Saat 19:37
Batı Tarihçiliği Yanlı
Kamil Bey kesinlikle size katılıyorum. Zira Batı tarihçiliği külliyen yanlıdır. Ne yazık dünya tarihçiliği batı tarihçiliği etkisindedir. Yani tarih batı tarafından yazılıyor
Yorumlayan:
kamil kemal guller
Tarih:27 Kasım 2011 Pazar Saat 21:32
yakın tarihci olarak kim var dersiniz?
İngilterde yakın tarih olarak 2.cihan harbini ve sebeblerini arkasındaki gucleri yazan tarihci david İrving vardır ama adeta afaroz edilmistir,
Tonbee acaba İspanyada yahudilerin ticaret yapmasının yasaklanması ardından haclı seferlerinin baslamasını yazabildimi?Yoksa Romayı kimler yakıp Neronu sucladı ve arkasından Hak dini hristiyanların carmıha gerilisi ve yahudi fitnesini ve St.Paul yahudisinin hristiyanligı nasıl bozdugunu yazdımı?yazsa idi bu kadar buyuk tarihci zaten olamazdı.Dunya yahudileri ile hakikatı yazan hic bir kimseyi yuceltmezler.Yuce isimlerden uzak durun hak ve hakikate bakın.Nikolay Tolstoyun victims of Yalta kitabı tarihsel hazinedir.ortada yok.holakost ile ilgili yalan yanlıs kitaplar tercume ediliyor filmler yapılıyor.Kıymetli hocam Prof Roger Garaudy mahkemelerde surundu.Tarih kazanan tarafın kalemi ile yazılamaz,
GÜNDEM
ALINTI YAZARLAR
“ ‘Vurun’ dedi, vurduk!” mantığı
YAVUZ BAHADIROĞLU
Mısır`ın fethi Osmanlı`ya dünya hakimiyetinin kapılarını açmıştı.
ERHAN AFYONCU
M.Kemâl Paşa Ne Yazık ki Hakikati Anlatmamıştır!...
AHMET ANAPALI
Devrim tarihinde bir gezinti
AYŞE HÜR
Cahili Kuşatmaya Karşı Cemaleddin Afgani’nin Örnekliği
HAMZA TÜRKMEN
Türkiye, nasıl içeriden teslim alındı?
YUSUF KAPLAN
Kimliksiz Şehir: İslahiye
MUSTAFA YILDIZ
Kahire de sizin Saraybosna da..
İBRAHİM KARAGÜL
Sadece tekkeler mi kapatıldı?
D.MEHMET DOĞAN
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Cumhuriyet’te para-meta oyunu
ŞAMİL TAYYAR
Üniversite sınavında ter döken çocuklarımız...
SİBEL ERASLAN
Çanakkale'de Almanlara karşı savaşıyor da olabilirdik
MUSTAFA ARMAĞAN
Gündemden Notlar
AHMET VAROL
Devrimden çıkarılacak dersler
A. DİLİPAK
Mısır uleması ve 90'lık kahramanı
MUSTAFA ÖZCAN
Mübarek sonrası
SERDAR DEMİREL
AHMET KALKAN
Liberal eleştiri ve öneri
ALİ BULAÇ
Kıbrıs
HAKAN ALBAYRAK