Ayşe Hür Şapka ve Kılık Kıyafet Kanunu'nu enine boyuna inceledi
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk yarısında
modernleşme projelerinde en büyük çatışmalar, fes ve şapka konusunda yaşandı.
Adını Fas’ın Fez şehrinden, kırmızı rengini kızılcık boyasından alan, tepesinde
bir püskül bulunan bu küçük aksesuar, Osmanlı döneminde modernliğin, Cumhuriyet
döneminde ise geriliğin simgesi oldu. Türkiye için gayet normal olan, ancak
adını duyan yabancıların yüzünde bir gülümseme yaratan ‘Şapka Devrimi’nin 85.
yılını idrak ettiğimiz bu hafta bu ilginç savaşın Cumhuriyet dönemindeki
hikâyesine göz atmaya ne dersiniz?
***
Nutuk’ta “Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın
üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında
duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu” diyen Mustafa Kemal’in fes
karşıtlığının genç yaşlarında yaşadığı iki olayla ilgili olduğu söylenir.
Bunlardan ilki 1908’de Mustafa Kemal’i Trablus’a götüren vapur Sicilya’ya
uğradığında yaşanmıştı. Mola sırasında üstü açık bir fayton kiralayıp şehri
dolaşmaya çıkan Mustafa Kemal, mahalle çocuklarının bu ‘fesli yabancı’yı limon
kabuğu yağmuruna tutması üzerine epey sıkıntılı anlar yaşamıştı. Daha sonraki
yıllarda “Sicilyalı çocukların terbiyesizliğine değil, neden böyle yabani bir
başlığa esir olduğuma kızmıştım” diyecekti.
İkinci olay ise 12-18 Eylül 1910’da Fransa’daki Picardie Askerî Manevraları
sırasında yaşanmıştı. Değişik ülkelerden gelen subayların tartışmaları sırasında
Kolağası Mustafa Kemal Avrupalı uzmanların savunduğunun aksi bir tezi savunmuş,
dinleyiciler bu sözlere dudak bükmüşlerdi. Oysa Mustafa Kemal’in haklılığı
ertesi gün manevralar sırasında anlaşılmıştı. O zaman bir yabancı albay bu dudak
bükmenin nedenini söyle açıklayacaktı: “Sizin görüşünüzün doğru olduğu dün
akşamdan belliydi. Fakat ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz? Başınızda bu
oldukça kafanıza kimse itibar etmez.”
Mütareke Dönemi’nde (1918-1922) Müslümanlar, İstanbul’daki işgalci İngiliz,
Fransız, İtalyan birliklere nefretlerini feslerine ve sarıklarına sarılarak;
gayrımüslim azınlıklar sempatilerini şapka giyerek gösterdiler. Festen hoşnut
olmayan Müslümanlar ise Kuva-yı Milliyecilerin başlığı olan kalpağı
giyiyorlardı.
Fes mi, kalpak mı?
23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk tartıştığı
konulardan biri “fes mi, kalpak mı?” meselesi olacaktı. O sırada henüz “şapka
mı” sorusu sorulmamıştı ama Mustafa Kemal, 4 Şubat 1923’te İzmir’de
gazetecilerle yaptığı toplantıda Hüseyin Cahit’e (Yalçın) şapka konusunda ne
düşündüğü sordu. Hüseyin Cahit, şapkaya taraftar olduğu ancak şimdilik böyle bir
şeyin imkânsız olduğunu söyledi. Halbuki aynı Hüseyin Cahit, 31 Mart (1909)
Olayı sırasında İstanbul’dan kaçarken kamufle olmak için başına şapka geçirmiş,
vapur Romanya’ya vardığında ilk iş olarak, şapkayı atıp fesini giymişti.
Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle birlikte devlet memurlarının giyim
kuşamlarında devletin denetimi başladı. Şapka ve kıyafet yeniliği ile ilgili ilk
görüşler 1924 şubatında Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazdığı bir makalede dile
getirildi. Mayıs 1925’te Donanma’da Alman tipi keplerin giyilmesiyle başlayan
modernleşme hamlesi Cumhurbaşkanlığı Muhafız Birliği’ne oradan da Kara
Kuvvetleri’ne geçti. Daha sonra Müdafaa-yı Milliye Vekâleti, çıkardığı bir
emirle aynı tip başlıkların diğer kıtalarda da giyilmesini emretti. 5 Ağustos
1925 tarihinde yayımlanan bir genelge ile bütün devlet memurlarının şapkayı
nasıl kullanacakları belli kurallara bağlandı.
Mareşal üniformasının gücü
Şapka giymenin ordudan başlatılması rastgele bir şey değildi. Mustafa Kemal,
II. Mahmut’un yolunu izleyerek halkın üniformaya ve üniformalıya saygısını
modernleşmeci projeleri için kullanıyordu. Bu yöntemin doğruluğu 1925 yazında
İstanbul sokaklarında panama şapkalı gençlerin görülmeye başlamasıyla anlaşıldı.
Mustafa Kemal ilk denemesini Gazi Çiftliği’nde, beyaz bir panama şapka giyerek,
traktör üstünde resim çektirerek yapmıştı.
Meclis, 1925 yılında tatile erken girmişti. 23 Ağustos 1925’te Çankırı,
İnebolu ve Kastamonu’yu kapsayan bir gezi için yanında Fuat (Bulca), Nuri
(Conker), iki yaveri ve bir kâtiple sessiz sedasız ayrılan Mustafa Kemal,
dönemin CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’a Kastamonu’yu seçmesinin nedenini
şöyle açıklamıştı: “Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile veya fesli,
kalpaklı veya sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk
önce nasıl görülürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet
halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişler, itaatlidirler, munistirler.
Adları gericiye çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada
giyeceğim.”
Şapka medeniyettir!
Geziyi izleyenlerin anılarına göre Mustafa Kemal, gri renkte sade bir elbise
giymişti. Elinde panama şapkası vardı ama yol boyunca başı açıktı. Kastamonu’ya
yaklaşırken eline şapkayı almıştı. 24 ağustosta Kastamonu’daki incelemelerine,
üzerinde Mareşal üniformasıyla kışlayı ziyaret ederek başlayan Mustafa Kemal,
teftiş sırasında birkaç erin başlığını çıkarttırarak incelemiş, “Fikrimiz,
kıyafetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır” diyerek gezinin hedefini
açıklamıştı.
Mareşal üniformasının da etkisiyle, durumun hassasiyetini hemencecik kavrayan
Vali Kıbrıslı Fatin Bey ile Kastamonu Milletvekilleri Mehmet ve Ali Rıza Beyler
başta olmak üzere, bazı memurlar alelacele terzilere haber saldılar ve ertesi
gün beyaz renkte kumaştan şapkaya benzeyen başlıklarla Gazi’nin huzuruna
çıktılar.
Redingot, smokin, frak gibi
Mustafa Kemal, 28 ağustos gecesi İnebolu Türk Ocağı’nda “Bizim kıyafetimiz
medeni ve beynelmilel midir. Milli midir” sorusu ile başladığı ünlü ‘Şapka
Nutku’na, halkın “hayır!” sedaları arasında şöyle devam etmişti: “Size iştirak
ediyorum. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade
olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. (…) Turan
kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet
bizim için çok cevherli ve milletimiz için layık bir kıyafettir. Onun için
iktisa edeceğiz (giyeceğiz). Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon,
yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere
başta siper-i şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine
“şapka” denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi…”
Mustafa Kemal, 30 ağustosta yine Kastamonu’da “Efendiler ve ey millet iyi
biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. En
doğru yol gerçek medeniyet yoludur” cümleleriyle zihinlerimize kazınmış nutkunu
attıktan sonra Ankara’ya dönerken Kalecik’te kendisini Cumhuriyet
gazetesinin Başyazarı Yunus Nadi karşıladı. Mustafa Kemal Yunus Nadi’nin
başındaki geniş kenarlı fötr şapkayı görünce “Ne güzel şapka! Nereden buldun”
demiş, Yunus Nadi de “Hemen hiç giymiş değilim paşam, sizin o nefis panamanızla
değiştirmek lütfunda bulunursanız!” diye cevap vermişti.
Rıfat Efendi’nin fesi nerede?
Heyet 1 eylülde Ankara’ya vardığında Mustafa Kemal’in elinde işte bu şapka
vardı. Ama Ankaralıların hepsi ‘Şapka Devrimi’ne ayak uyduramamıştı. Örneğin
vaktiyle şapka giydiği için Vakit gazetesi muhabirini hapsettirmeye
kalkışan İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali Bey’in (Çetinkaya) başında şapka
değil, kalpak vardı. Aynı şekilde Fevzi (Çakmak) Paşa’nın başında da Milli
Mücadele’de giydiği başlık vardı. Mustafa Kemal’in tavrını en çok merak ettiği
şahsiyet olan Diyanet İşleri Reisi Rıfat (Börekçi) Efendi ise Falih Rıfkı
Atay’ın deyimiyle “mütevazı, temkinli ve vakarlı hali ile sarıklı fesini
koltuğunun altına almıştı.” Bu munis tavır Gazi’yi çok sevindirmişti. Hocayı
otomobiline aldı. Mustafa Kemal’in başında panama şapkası vardı. Rıfat Hoca’nın
başı ise açıktı. Şehre böyle girildi.
2 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu toplandı ve “Tekke ve Zaviyelerin
Kapatılması”, “İlmiye Kisvesi ve Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri
Hakkında Kararname”ler çıkarıldı. Sonunda nihai adım atıldı ve 15 Kasım 1925’te
Konya Milletvekili Refik (Koraltan) Bey ve arkadaşlarının verdiği önerge ile
başlayan ateşli tartışmalar 25 kasımda “Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu” ile
sonuçlandı.
Kadın şapkası takanlar
Bu tarihten itibaren halkın şapka ile imtihanı başladı. Durumun nezaketini
anlayanlar telaşla başlarına koyacak uygun bir başlık arayışına girdiler. Ancak
ülkede henüz yeterli sayıda şapka yoktu. Kimi başına kâğıt şapka, kimi kadın
şapkası takmak zorunda kalırken, namaz kılarken düşmeyen kopçalı kasketler
yapmak gerekti. Bazıları şapkaları görünmesin diye şemsiye ile gezdi.
İstanbul’da Şapka Kanunu çıkar çıkmaz Haliç Köprüsü’nün iki başı ile anayol
kavşaklarına yerleştirilen polisler, fesleri ve feslileri toplamaya başladılar.
Hamallar feslerini toplayarak Boğaz’a attılar. Ankara’da Kızılay da fes toplama
kampanyasına girişerek topladığı fesleri yoksullara terlik yaptırdı. Fes
giymekte ısrar edenler cezalandırıldı ya da hapse atıldı. Hatta pazara gelen
köylülerin fesleri kafalarından çekilip alındı.
Memurlara şapka avansı
Bu zorlayıcı tedbirlerin de etkisiyle tüketim o kadar çok artmıştı ki,
dünyaca ünlü fötr şapka imalatçısı İtalyan Borsalina Kardeşlere ait bir gemi
dolusu şapka Karaköy Limanı’nda ânında satılmıştı. Eylülün ilk haftalarında
çeşitli Avrupalı şapka imalatçıları da İstanbul’a “Şapka seferleri” düzenleyip,
fötr, panama, kasket gibi şapka türlerini İstanbul’a getirdiler. Sonunda,
fiyatlar çığırından çıktı ve şapkaya ‘narh’ konması gerekti. Hükümet, Bozok
(Yozgat) Mebusu Ahmet Hamdi’nin önerisiyle, şapka almakta zorluk çeken memurlara
“şapka avansı” adıyla bir yıl vadeli olmak ve ilerde maaşlarından kesilmek üzere
borç vermeyi kabul etti. Ardından yerli üretim teşvik edildi. Bugünkü Vakko’nun
nüvesini oluşturan Şen Şapka Firması bu teşviklerin sonucu ortaya çıktı.
Ancak herkes böyle ‘uyumlu’ değildi. Başta Erzurum, Rize, Sivas, Maraş,
Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane olmak
üzere pek çok yerde, “din elden gidiyor”, “gavur memur istemeyiz”, “şapka
istemeyiz” sloganlarıyla gösteriler başladı.Çoğu küçük olaylardı ama 25 Kasım
1925 günü Erzurum’da İskilipli Atıf Hoca adlı din adamının başını çektiği
olaylar ancak silah zoruyla bastırıldı. Rize’de İmam Şaban ve Muhtar
Yakup Ağa’nın öncülüğündeki bir grubun “Din elden gidiyor” diyerek başlattıkları
protesto gösterileri 10 gün sürdü ve köylere kadar sıçradı. Olayları bastırmak
üzere görevlendirilen Balkan Savaşları’nın ünlü Hamidiye Zırhlısı, Rize’de
isyancıların yığınak yaptığı noktaları iki gün boyunca bombaladı. Bu olayın
mirası “Atma Hamidiye atma / Lahana tarlalarını bompoh edeysun / Vergi de
vereceğuz, serpuş da giyeceğuz…” diyen halk türküsü oldu.
Şapka mı, kelle mi?
Devletin bu tepkilere cevabı sert oldu. 23 Kasım 1925 sabahı Ankara’dan yola
çıkan İstiklal Mahkemesi heyeti 1926 şubatına kadar Kayseri, Erzurum, Rize,
Giresun ve Ankara’da binlerce kişiyi yargıladı, resmî rakamlara göre 20, gayrı
resmî rakamlara göre 78 kişi idam edildi, yüzlerce kişiye 15 yıla kadar uzanan
hapis ve kürek cezaları, sürgün cezaları verildi. Tahmin edileceği gibi bu
tarihten itibaren şapka giymeye itiraz eden olmadı çünkü sonunda kelleyi
kaybetme ihtimali vardı.
Ancak cezalar “gerici ayaklanma çıkarmak”, “Türkiye Devleti’nin şeklini
tebdil ve tağyir etmek”, “dini kullanarak halkı isyana teşvik etmek”, “vatana
ihanet etmek” gibi gerekçelere bağlandığı için, bugün resmî tarihçiler, “o
dönemde kimse şapka giymediği için idam edilmedi” iddiasında bulunabiliyorlar.
Şapka Kanunu’nu da içine alan kanunlar, “Devrim Kanunları” adı altında 1961
Anayasası’nın 153. maddesiyle; “İnkılâp Kanunları’ adı altında 1982
Anayasası’nın 174. maddesiyle koruma altına alındı ve tek tek sayılarak Anayasa
hükmü haline getirildi. Yani “Şapka Kanunu” hâlâ yürürlükte. Benden
hatırlatması…
İskilipli Atıf Hoca ve Mehmet Akif
Şapka Kanunu’na yönelik en büyük tepki Erzurum’da yaşandı. Gayrı resmî
kaynaklara göre 30 kişinin idamı ile biten olayları İslam Teali Cemiyeti
yöneticilerinden İskilipliAtıf Hoca adlı din adamının kışkırttığı iddia
edilmişti. Halbuki Hoca o sırada İstanbul’da idi. İttihatçılarla arası iyi
olmayan Atıf Hoca, Milli Mücadele’nin başında yazarı olduğu Alemdar
gazetesinde Mustafa Kemal hakkındaki yazılar ve Kuva-yı Milliye hareketine
katılmaları önlemek için İstanbul’da çıkarılan Dürrizade Fetvası’nda adının yer
alması yüzünden Ankara tarafından mimlenmişti. Ama hocanın başını, Şapka
Kanunu’ndan 1,5 yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı 32 sayfalık
risale ve Süleyman Nazif’le şapka konusunda yürüttüğü polemik yaktı. Risalede
Hz. Muhammed’in “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır” hadisine dayanılarak
eğer bir kişi severek, isteyerek şapka giyiliyorsa bunun “küfrün kendisi” olduğu
fikrine varılıyordu. Atıf Hoca’ya göre, şapka Tanrı tanımayan, dinsizlerin
sembolü olduğu için yalnızca Müslüman olmayan Yahudiler ve Mecusiler
giymeliydiler. Atıf Hoca’ya göre zina ve hırsızlık suçlarını bile şapkaya oranla
daha hafif bir günahtı.
Şapka Kanunu çıktıktan sonra bu risale çeşitli yerlerde çoğaltılıp
dağıtıldığı için 7 Aralık 1925’te yakalanıp yargılanıp beraat eden Atıf Hoca,
salıverilmedi ve Ankara’ya getirildi.
Hocam, giyiver gitsin
İskilipli Atıf Hoca, mahkeme heyetini oluşturan Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip
Ali’den dolayı “Üç Aliler Divanı” diye ünlenen Ankara İstiklal Mahkemesi’nde
yargılandı. Suçlama “Şapka Kanunu’na muhalefet”ti. Her ne kadar risalede yer
alan düşünceler Kemalist devrimlere açıkça ters düşüyorsa da, risale kanundan
önce yayımlandığı için, “yasaların geriye işlemeyeceği” şeklindeki temel hukuk
ilkesinin çiğnendiği ortadaydı. Duruşmalar İstiklal Mahkemeleri’nin ününe layık
sertlikte geçti. Rivayete göre son duruşmada hâkimler ellerindeki şapkayı Atıf
Hoca’ya göstererek “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” demişler,
ancak Hoca “hayır” cevabını vererek idam hükmünü imzalamıştı. Atıf Hoca 4 Şubat
1926’da idam edildikten sonra “Şapka Devrimi”ne karşı olanların sembolü haline
gelecekti.
Mürteci Akif’ten Gâvur Akif’e
‘İstiklal Marşı Şairi’ Mehmet Akif Ersoy’un, 1926’da Mısır’a göçmesinin de
Şapka Devrimi ile ilgisi olduğu iddia edilir ancak Akif, 1922’den beri kışlarını
Mısır’a geçirmektedir. Üstelik Milli Mücadele’nin başında İslamcı unsurları
davaya kazanmak için Meclis’e davet edildiği, bu tür bir desteğe ihtiyaç
kalmayınca gözden düştüğü anlaşılan Mehmet Akif, Ankara’da “Arap Akif”, “mürteci
Akif” diye alaya alınırken, Mısır’da entari giymeyip ceket, pantolon ve
frenkgömleği giydiği için “Hıristiyan Âkif”, “Gâvur Âkif” diye anılacaktır.
Ve diğerleri
1925-1939 arasında Balıkesir, Kastamonu, Bursa, Konya, Samsun gibi illerde
yaşayan bazı muhafazakâr gruplar ise o yıllarda önce Fransız denetiminde olan
Hatay’a (o sıralar adı Sancak’tı): Hatay’ın 1939’da ‘anavatana dâhil edilmesi’
üzerine Suriye’ye göçtüler ve bir daha geri dönemediler.
Özet Kaynakça: Kamuran Özdemir, “Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimine
Tepkiler” Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 2007, Cevdet
Kırpık, “Fes-Şapka Çatışması”, Toplumsal Tarih, S. 162, Haziran 2007, s.
14-21; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, 2007; Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri,
Milliyet Yayınları, 1998; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Maarif
Matbaası, Ankara 1945.
***
Ayşe Hür Taraf