AMERİKA SİZİ BÜYÜLEMİŞ ULAN
Konferans bitmişti. Kalabalığın arasında salonu terk etmedik tabi ki. Çünkü salonda Hakan Ağabey vardı. Enfes bir sunum gerçekleştirmişti. "Ben Kürtlere aşığım ben Arablara aşığım ben Farslara aşığım." diyerek inletmişti salonun hissiz duvarlarını. Daha ne söylenebilirdi ki? Ama onun daha söyleyecek çok sözü vardı anlaşılan. Türkiye ile Suriye'nin birleşme idealini ve bu birleşmenin Ortadoğu'da kurulacak büyük bir İslam birliğinin çekirdeği olabileceğini anlatmıştı. Arkadaşın biri bu muhtemel gelişmelere Amerika'nın kayıtsız kalıp kalmayacağını sordu ve olan oldu. Hakan Ağabey'in gözleri çakmak çakmaktı ve ünledi: " Ulan size Amerika büyü yapmış. Her sabah kalktığınızda bol bol Felak Nas Surelerini okuyacaksınız ve bana bir daha Amerika'yı sormayacaksınız."
Evet. Hakan Ağabey, Amerikasız bir dünyada yaşamanın provasını yapıyordu.
YAŞASIN KONFEDERASYON
Hakan Albayrak. En
olmayacak şeylerin olabileceğini iddia eden,
hiç gelmez zannedilen günlerin arifesinde olduğumuzu yıllardır samimi
dili ile haykıran bir isim. Alaya alındı, “hadi canım sen de!”cilerin ucuz
ithamlarına maruz kaldı ama belki son 10 yılın en bahtiyar stratejistlerinden
biridir Hakan Ağabey. Zira yıllar önce onun “aklını yitirdi” sözlerine muhatap
olmasına sebebiyet veren öngörüler/temenniler bugün –elhamdülillah- bir bir
gerçekleşiyor.
Peki, Hakan Albayrak ne diyor. Söyledikleri ne kadar
gerçekçi ve makul. Hemen ifade edeyim ki
“gerçekçilik” ve “ayağın yere basması” meselesine Allah’ın emriymiş gibi
bakanlar bir adım geri çekilsin. “Derviş
devrimcilerin kuru ekmeği yolumuzu aydınlatıyor.” diyen Ebuzerân beri gelsin.
Kilis 7 Aralık Üniversitesi’nde verdiği “Türkiye-Suriye
Birliği” konferansında şöyle başlıyor sözlerine: “Gaziantep ile Şanlıurfa arasına uluslar
arası bir sınır çizilse ve sınırın iki ucu da iki ayrı ülke olsa bunu nasıl karşılarız?
Bu durumu nasıl karşılamamız gerekiyorsa Türkiye-Suriye sınırını da öyle
karşılamalıyız. “
Bin yıllık bir tarih ve medeniyet havzası içinde beraberce
yaşadığımız insanlarla gün geliyor iki yabancı oluyoruz. Beraberce at
koşturduğumuz, ekin ektiğimiz, düğün yaptığımız, kan döktüğümüz, pınarlardan su
taşıyarak suladığımız toprakları birilerinin emri ile ayırıyoruz. Arasına tel
çekip kardeşimizi yabancı ilan ediyoruz.
Bu duruma akıl erdiren varsa ne olur bize bir açıklama yapsın.
Birinci Dünya Savaşı sonunda zorunlu olarak hapsolduğumuz bu
sınırları ilahi bir emir telakki ederek benimsedik ve zihinlerimize hiçbir
sahiciliği olmayan sunî teller ördük. O günlerin siyasi koşullarında kabul
etmek zorunda olduğumuz bu sınırların güçlü Türkiye ve İslam dünyası için
bağlayıcılığı yoktur. İtilaf
kuvvetlerinin hışmına uğramaktan çekindiğimiz için, Orta Asya’daki Türklerle ve
İslam dünyasıyla bağlarımızı koparmak durumunda kaldık ve bugünkü sınırlar
meydana gelmiş oldu.
“1919’da
Anadolu’yu ayağa kaldırmaktan başka bir şey düşünecek durumda değildik, bugün
ise dünyanın altını üstüne getirmeyi düşünebiliriz.”
ZİHİNLERİMİZDEKİ UTANÇ DUVARLARIMIZ
Nasıl ki Almanya ve Fransa, Avrupa Birliği’nin çekirdeğini oluşturuyorsa
Türkiye ve Suriye de Ortadoğu çapında bir birliğin temelini oluşturabilir diyen
hazret bakın daha neler söylüyor:
“Aslına bakarsanız Türkiye – Suriye sınırı, Almanya-Almanya sınırı gibidir. İkinci Dünya
Savaşı sonlarında Almanya işgale uğradı ve bu işgal neticesinde ikiye bölündü.
Ve Berlin “Utanç Duvarı” ile iki ayrıldı. 1945’te başlayan süreç 1990’ların
başında sona erdi. Peki Almanya nasıl birleşti? Siyasi çabalar ve uluslarası
konjonktür gibi etmenlerin yanında Almanya, hem batıdaki hem de doğudaki
Almanların bu duvarı, bu sınırı asla içine sindirememesi sayesinde birleşti.
Berlin Duvarı başkalarının çizdiği sunî sınırı kabul etmedikleri için yıkıldı.
Almanya’nın birliğini zihinlerde daima zinde tuttukları için… Eğer taraflar iki Almanya’nın olduğuna inansalardı,
80’lerin sonunda ülkenin birleşme ihtiyacı gündeme gelmeyecekti. Yani bizim
gibi olsalardı. Başkalarının çizdiği, bize karşı çizdiği ve bize rağmen
çizdiği, kendi menfaatleri için çizdiği bu sınırı içimize sindirmekle çok büyük
günah işlediğimizi düşünüyorum.”
BİRLİK
MESELESİ DAHA ÖNCE GÜNDEME GELDİ Mİ?
Hiç aklımızdan çıktı mı ki? İçimizde büyüttüğümüz
dileklerimizin belki en müstesnası en safı en ihlâslısı bağrımıza saplanan
ayrılık hançerini söküp atmak. Söküp atmak ve yeniden uçsuz bucaksız
coğrafyamıza dönmek. Sezai Karakoç’un ayağı yere basmayan, ayağı göğe basan
çağrısına kulak kesilelim: “Siz Fırat’ı
ve Dicle’yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası senin, burası benim diyebilir
misiniz? Oysa Fırat ve Dicle, şırıltılarıyla kendi mecralarında akarlarken bize
diyorlar ki, ‘sen nasıl parçalanmazsan, bir bütünsen, ben de bir bütün olarak,
yalnız türkün, yalnız arabın, yalnız kürdün değilim. Hiç kimse bana tek başına
sahip çıkmasın. Ben İslam milletinin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan
ibret alınız ve parçalanmayınız, bölünmeyiniz’. İşte bize coğrafya böyle
sesleniyor.”
FIRAT
– DİCLE FEDERASYONU
“Coğrafî şartlar, bize, artık bu
sınırların tartışma gününün geldiğini gösterdiği gibi, tarih de, tarihî şartlar
da bizi bu noktaya doğru zorlamaktadır. Çünkü ... ülkemiz, bugünkü ülkemizden
ibaret değildir. Çok daha geniştir. O geniş ülkede yaşayan bir millet vardır.
Bu millet, bir medeniyetin, İslâm medeniyetinin toplumudur. Bu medeniyette, ırk
unsuruna, tabii, reel bir gerçeklik olarak bakılır; ancak ırk esasına
dayanılmaz. Bu medeniyette, ırklar, renkler, diller, hepsi yanyana, kardeşçe
yaşarlar ve bir toplum oluştururlar. Nitekim bin seneden, hatta bin dört yüz
seneden beri, bu, Ortadoğu denilen bölgede, ırklar, bu medeniyet anlayışından,
bu insanlık anlayışından hareketle, birbirlerine karışmışlardır. Saf olarak bir
ırk kalmamıştır. Bazı bölgelerde dil sebebiyle bir takım toplaşmalar
görülüyorsa da, bunun, ırklar ayrıdır, birbirinden ayrı yaşamaktadır demek
mânasına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Suriye, araplardan ibaret değildir.
Suriye’de araplar, türkler, kürtler, çerkezler vardır. Ve bunlar, İslâm
toplumunun, İslâm medeniyetinin oluşturduğu toplumun, yani İslâm milletinin
fertleri olarak yanyana yaşamışlar, içiçe geçmişler ve birbirinden ayrılmaz
olmuşlardır. Aynı şey, Irak için de söz konusudur. Irak’a baktığımız zaman,
yine orda da kürt, türk ve arap ırkları vardır. Ve bunlar da yine geçmiş
zamanda birbirine karışmışlardır. Aynı gerçeklik, bizim için de söz konusudur.
Nüfusun büyük çoğunluğu türk olmakla birlikte, kürt, arap ve daha başka
ıraklardan, Kafkasya ırklarından gelmiş kardeşlerimiz vardır. Bütün bunlar, bir
milletin fertleridir ve hepsi birbirinin kardeşidir ve hepsi birbiriyle
kaynaşmıştır.” diyor Üstad Sezai Karakoç. Önce Türkiye-Suriye-Irak
arasında bir Fırat-Dicle Federasyonu, daha sonra da tüm Ortadoğu’da İslam
birliği kurulması gerektiğini vurguluyor diriliş
eri.
Kapitalist güçlerin
rahatça at koşturması için en uygun zemin olan mevcut durumun bir an evvel
tartışılması gerekmekte. Onların menfaatlerine hizmet eden bu ayrılık hali
ciddi ve samimi adımlarla yok edilmeli.
Bu birlik düşüncesine inanmayan, “olmayacak iş” diyenlere Almanya –
Fransa yakınlaşmasını hatırlatıyoruz. Yüzyıllar boyunca kanlı savaşlarla
birbirlerine kök söktüren iki ülkenin 1950’lerde birleşmesi gündeme geldiğince
tabir-i caizse kargalar bile gülmüştü. Fakat bu ülkeler Avrupa Birliği’nin
çekirdeğini oluşturdular. Türkiye – Suriye yakınlaşması da neden İslam birliğinin
temelini oluşturmasın?
Biz tel örgülerin bu yanından konuşurken karşı kıyıdan
bakalım ne tür sesler yükseliyor:
Suriyeli
mütefekkir Cevdet Said, Avrupa Birliği’nin insanlık tarihinde
mühim bir aşama olduğunu, büyük ülkelerin ilk defa olarak fetih yoluyla değil
karşılıklı rıza ile birleştiklerini, İslam dünyasının bu tecrübeden mutlaka
istifa etmesi gerektiğini söylüyor. Diyor ki: “Ben Arapların ve bütün
Müslümanların da zorlama olmaksızın benzeri bir birlik oluşturabilmelerini
bütün kalbimle temenni ediyorum. En azından ekonomik imkânlarımız boşa gitmemiş
olacaktır. Çoğumuz Avrupa Birliği’ni tev’il etmekten (okumaktan) aciziz. Ortak
çıkarlar üzerinde ittifak ettiklerini söyleyerek eleştiriyor ve küçümsüyoruz.
Çıkarlar üzerinde anlaşmak ayıp mıdır? Keşke Araplar ve bütün Müslümanlar da
ortak çıkarlar üzerinde anlaşabilseler ve zillet ve meskenetten
kurtulabilselerdi.” (Cevdet Said, el-Mecelle, Sayı 1084)
28 Kasım 2010 / Pazar